Ders Notları

“Allah Kainatı Yarattı” Önyargısından “Kainatın bir Yaratıcısı Olmalıdır” Muhakemesine…

“Allah Kainatı Yarattı” Önyargısından “Kainatın bir Yaratıcısı Olmalıdır” Muhakemesine… | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (26. 01. 2026) Muhakemat dersinde, Beşinci Mukaddemenin “Hâtime” alt başlıklı kısmı ile Altıncı Mukaddemenin ilk yarısı okundu, verimli müzakereler gerçekleşti. Ben bunların tamamını ilgili video kaydına (link) havale edip “Hatime”de yer alan aşağıdaki paragraf vesilesi ile gündeme getirilen tefekkürlerden bir kısmına değinmek istiyorum:

“Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantıkla hikmettir. Evet, hikmet derim, çünkü hayr-ı kesirdir. Şerri vardır, fakat cüz’îdir. Usul-u müsellemedendir ki: Serr-i cüz’î için hayr-ı kesiri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesiri işlemek demektir. Ehvenüşşerri ihtiyar elzemdir.” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 21)

Moderatör Birinci Mukaddemeden başlayarak Beşinci Mukaddimeye kadar müellifin takip ettiği fikri silsileyi paylaştıktan sonra “Hâtime”yi okudu, katılımcılar söz konusu paragraflarla ilgili notlarını paylaştılar. Bir katılımcı yukarıdaki paragrafa dair özetle şunları söyledi: “Bu Mukaddemenin ana konusu ‘mecaz’. Müellif Mukaddeme’nin başında ‘Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakikate inkılap eder, hurafâta kapı açar’ diyor, devam eden paragraflarda bunu bir örnekle açıklıyor. Hâtime’de ise önce ayet ve hadislerde mecazî ifadelerin bulunduğunu, bu konuda dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Ayet ve hadislerdeki mecazı görmeyerek zahire göre anlamanın yanlış olduğu gibi her ayet ve hadisleri bâtinî anlayış içinde tevil ederek anlamaya çalışmanın da yanlış olduğunu, ilkinin tefrit, ikincisinin ise ifrat olduğunu dile getiriyor. Sonra da ‘vasat’ı yani ifrat ve tefriti kıracak dört ölçüyü dikkatimize sunuyor: Felsefe-i şeriat, belagat, mantık ve hikmet. Buradaki felsefe-i şeriat terkibini, şer’î hükümlerin arkasındaki ‘makâsıd’ diye anlıyorum. Kaynaklarda ‘makâsıd-ı Şeriat’ diye sayılan hususlar. Belagat ile ‘beyan, maânî ve bedi’ ilimlerinin kuralları, ‘mantık’ ile mantık ilminin esasları, ‘hikmet’ ile de sanıyorum felsefe, özellikle de günümüz açısından fen bilimlerinin verileri kast ediliyor diye düşünüyorum. Geçmişte ‘hikmet’ klasik düşünce sistemleri idi ama bugün buna hem fen bilimlerinin verileri hem de bu verilerin yorumlarını ekleyebiliriz, gibi geliyor bana. Sonuç olarak müellif ayet ve hadisleri anlamada ve sağlıklı yorumlamada birbiriyle bağlantılı, birbirini ikmal eden ölçüler olarak şeriatın temel amaçlarını, belagat kurallarını, aklî ilkeleri ve ilmi çalışmaları dikkate almayı tavsiye ediyor.”

Usul konusunda çok dikkatli olmak gerekir. ‘Kur’an’ın ölçüleri ile kainatı yorumlayalım’ anlayışı usul olarak yanlış bir yaklaşımdır. Kainat sessizce konuşan bir mahiyete sahiptir. Diğer bir ifade ile kainat kendi gerçeğini varlığı ile ifade eder. Kainat, -iyi düşünülüp analiz edilirse anlaşılır ki-, yaratıcının mutlakiyetine delalet eder. Bu, peşin hüküm değildir. ‘Aç, bak, incele görürsün’ demektir. Çünkü karşı görüşü dile getirenlerin dayandığı hiçbir delili yoktur.

Bunun üzerine bir katılımcı “hikmet” ile ilgili olarak klasik felsefenin tarihi seyrine işaret ettikten sonra günümüzde ontoloji yani varlığı anlama çalışmalarında gözlem ve laboratuar çalışmalarının öne çıktığını, kainat çalışması yapanların maddeyi madde ile açıklayan bir usul takip ettiklerini ve çoğunun kendi anlayışına bağlı olarak maddenin varlığı ile gösterdiği “var edicisine ait özellikler”i örttüklerini yahut inkar ettiklerini söyledi: “Günümüzde soyut düşünceler peşinde olan felsefî görüşler yahut felsefi ekoller pek görülmüyor. Peki ne var? Şunu diyorlar mesela: ‘Efendim hücre var, hücreler çoğalıyorlar, hayat oluşuyor, canlılar meydana geliyor’ vs. Açıkça spekülasyon yapıyorlar, uyduruyorlar. ‘Maddede sanki bilinç var’ diyorlar. ‘Deliliniz nedir, deliliniz var mı?’ diye sorduğunuzda delil gösteremiyorlar. Kimse de gösteremez. Çünkü delil yok. ‘Olması lazım, vardır, var olmalıdır’ diyorlar. Bunların söyledikleri tamamen kendi dünya görüşleri, -tabiri caizse-, Yaratıcıyı kabul etmemek için inatlaşarak uydurmak zorunda kaldıkları yorumları. Ne yazık ki, bugün düşünce dünyasında söz söyleyenlerin ağırlıklı kısmı ‘materyalist’. Onun için bütün var oluşu, olay ve olguları materyalist anlayışa göre yorumluyorlar. Maalesef bu konuda yani şu anda var olan şeylerin Yaratıcısı hakkında Hıristiyan dünyada kayda değer ses çıkmıyor. Çünkü onlara göre iman esaslarını kainatın şahitliğinde delillendirme diye bir gelenek yok; ancak ‘başlangıçta evreni yaratan birisi olmalıdır’ inancını delillendirmek için varlıkları kaynak olarak kullanan ve çalışan ve ‘Yaratılışçılar’ diye bilinen bir grup bilim adamı var. Yahudiler zaten kendi derdindeler, adam öldürüyorlar. Devlet terörünün bir parçası haline gelmiş durumdalar. Ayrıca Yahudilik inancında Hakkı tebliğ diye bir şey yok, Yahudi bir anneden doğmuşsanız, ‘seçilmiş kullardansınız, eğer Yahudi bir anneden doğmamışsanız artık seçilmişler arasına girme imkanınız yok, demek siz layık değilsiniz ki Allah sizi seçmedi’ anlayışı esas. Geriye Müslümanlar kalıyor. Müslümanların elinde inanç esaslarını kainatın şahitliğinde gösteren Kur’an gibi çok önemli bir doküman var. Metodoloji olarak çok sağlam bir iç tutarlılığa sahip doküman. Varlık alemine referansta bulunarak, varlık okuması yaparak temellendirme yapan bir doküman…”

“Burada soru şu: Müslümanlar bu dokumanın hakkını veriyorlar mı? Bu dokümanın usulüne uygun çalışmalar yapıyorlar mı? Ne yazık ki bu sorulara çok olumlu cevap veremiyoruz. Şimdi ilmi çalışmaların felsefî arkaplanına bakıyoruz, neredeyse her şeyi evrimle açıklamaya yönelik bir eğilim görüyoruz. Hatta birçok ülkede bu eğilimin eğitim sistemine zorla dayatıldığı da biliyoruz. Sadece biyolojinin alanına giren konuları açıklarken değil, sosyolojinin alanına giren konuları da evrim teorisine zorla uyarlamaya çalışıyorlar, psikolojinin alanına giren konuları da insan bedenin maddesinin evrimleşerek ürettiği iddialarına dayandırıyorlar vs. Evrime bağlı gelişme teorisi neredeyse bütün ilim dallarını sarmış durumda. Piyasada durum bu! Ama olması gereken ise özgür, peşin hükümlere dayanmayan insanî bir varlık okuması yapan, kainatın tanıklığı altında ilerleyen metodolojiye dayalı bir usulün hakim olması. Bence çıkar yol yalnız bu! Kur’an’ın yolu da bu! ‘Yalnız’ kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum, başka bir usul çağımızda geçmez çünkü. Yok hadislerin sıhhatini irdeleyelim, yok fıkhî düzenlemelere ağırlık verelim demenin anlamı yok. Onlar büyük ölçüde çalışıldı, halledildi, kitaplara geçti, bitti. Ezbere dayanarak tekrar etmenin bir anlamı kalmadı. İnsanlığın genel problemleri de bu alanda değil artık. Bugün Kur’an’ın prensipleri ile kainatı çalışan, varlığı okuyan çalışmalara her şeyden çok daha fazla ihtiyaç var. Denebilir ki bu tür çalışmaları yapmak Kur’an talebelerinin birinci derecede görev ve sorumluluğunu teşkil ediyor!”

Daha sonra bir katılımcının konuyu biraz daha açması talebi üzerine aynı müzakereci konuşmalarına şöyle devam etti: “Bazıları ‘fen bilimlerinin sunduğu verileri Kur’an’ın ayetleri ile buluşturalım, böylece ikisinin kaynağının da aynı olduğunu gösterelim’ gibi bir anlayışa sahiptir. Usul konusunda çok dikkatli olmak gerekir. ‘Kur’an’ın ölçüleri ile kainatı yorumlayalım’ anlayışı usul olarak yanlış bir yaklaşımdır. Kainat sessizce konuşan bir mahiyete sahiptir. Diğer bir ifade ile kainat kendi gerçeğini varlığı ile ifade eder. Daha açık söylemek gerekirse kainat, -iyi düşünülüp analiz edilirse anlaşılır ki-, yaratıcının mutlakiyetine delalet eder. Bu, peşin hüküm değildir. ‘Aç, bak, incele görürsün’ demektir. Çünkü karşı görüşü dile getirenlerin dayandığı hiçbir delili yoktur…”

“Yeri geldiği için, daha önce birçok kez verdiğim örneği tekrarlayayım: Bir sanat eserine bakıldığında, sanat eserinin üzerindeki sanat özelliklerine yani sanatsal değerlere, o eserin maddesinin kaynaklık edecek hiçbir özelliğinin bulunmadığı çok açık olarak görülür, anlaşılır. Kimse bu konuda o eserin maddesinde böyle bir özelliğin var olduğuna dair bir delil gösteremez! Kainata bakıldığında, kainatın malzemesinde yani maddesinde de, kainattaki özelliklere kaynaklık edecek bir niteliğin bulunmadığı kesin şekilde anlaşılır. Ama maalesef birtakım insanlar, hiçbir delil olmadığı halde ‘hayır vardır veya var olmalıdır’ diye spekülasyona dayanan iddialarla, evrenin Yaratıcısının özelliklerini göstermesini, sanki maddenin kendisinde bu özellikler varmış gibi yorumlarla, -derinlikli düşünmeyen kişileri-, kandırıyorlar. ‘Peki göster o zaman’ dediğinizde ise hiçbir tutarlı cevap veremiyorlar. Sürekli ‘Bekle, bilim bulacak’ iddialarıyla geçiştiriyorlar. Bu hakikati birçok temsille anlatmak mümkün ve bence günümüz insanına anlatmak lazım. Basit bir örneği ‘resim tablosu’dur! Çeşitli boyalar kullanılarak yapılmış bir resim tablosuna bakıyoruz. Çok sanatlı, çok anlamlı, çok renkli, çok estetik özellikler var. Peki tabloda gördüğümüz bu güzelliğe, bu estetik özelliklere tablonun malzemesi yani boya yahut tuval kaynaklık etmiş olabilir mi? Asla! Hiçbir akıl buna evet demez, diyemez. Kainattaki maddenin de kainatta gördüğümüz düzenlilik, amaçlılık, ölçülülük vs. gibi özelliklerine kaynaklık edecek hiçbir niteliği yok, görmüyoruz, kimse de gösteremiyor.”

“Tekrar usul konusuna gelirsek, biz Kur’an’dan bir ayeti alıp kainata yapıştırmıyoruz. Yani, ‘Kur’an kainatta olan her şeyi Allah yarattı diyor, öyleyse Kur’an’ın dediği gibi kainatı ve içinde olan her şeyi Allah yarattı’ demiyoruz. Ya ne yapıyoruz? Kainatın kendi gerçeğinden delil çıkarıyoruz. Buradan bir muhakeme ile bir sonuca ulaşıyoruz. Ulaştığımız bu sonucun Kur’an’daki kainatın gerçeği hakkında yaptığı açıklamaları içeren ayetlerini okuduğumuzda, ikisinin örtüştüğünü anlayınca Kur’an’da konuşanın kainatı yaratan olduğunu onaylıyoruz. Kur’an’ın kainatın gerçeğini anlama konusunda öğrettiği usul de budur. Buna ‘Kur’an’a iman’ denir. Yoksa Kur’an’ı alıp yapıştırdığımızda -fıkıhçılar, mecburen öyle yaparlar, ayrı bir konu-, bir şeye iman etmiş olmuyoruz. Bilgi aktarımının alanını değiştiriyoruz. Dediğimiz gibi fıkıhçılar böyle yaparlar ama imanî konularda ‘yapıştırma’ yapılamaz!”

Nedir bu usul? Şu: Kainatı inceleyiniz, sonunda onun kendi kendini var edecek özelliğe sahip olmadığını göreceksiniz. Rastgele oluştuğuna veya oluşacağına dair de hiçbir delil bulamazsınız, yok. Ancak böyle bir incelemeyi yapıp kainatta yaratma özelliğine sahip hiçbir şey yok ise, o takdirde ulaşacağınız sonuç ‘kainatın tümünün -kainat cinsinden olmayan- Mutlak bir yaratıcısının olması zorunludur’ yargısıdır. Tıpkı bir resim tablosunun, tablo cinsinden olmayan bir ressamının olmasının zorunlu olması gibi.

“Unutmamak lazım, Kur’an ‘Allah’tan başka yaratıcı varsa gösterin’ (Lukman 11) diye meydan okur. Evet, incelediğimizde kainatta yaratma özelliğine sahip bir şeyin bulunması mümkün değildir. Her bir şey doğrudan kainatın varoluş prensiplerine (bazı kişiler kasıtlı olarak bunu ‘doğal kanunlar’ diye ifade ederler) uymak zorunda olduğunu görürüz. Hem kainatın içinde olup ve hem de kendi özgür iradesi ile seçim yapabilen bir varlığı hayal dahi edemeyiz, yoktur. Kainatın varoluş prensiplerinin istisnasının olmaması gerçeği, insanların bilimsel çalışma yapmalarına imkan verir. Hem bilimsel çalışmalar yaparak genel geçer kurallar tespit edip ve hem de evrende kendi özgür iradesiyle seçim yapan bir maddenin varlığı iddiasında bulunan kimse, ancak kendi yaptığı bilimsel çalışma ile iddiası arasındaki çelişkiyi göstermiş olur. Kendine ait dilediğini var etme veya seçme özelliğine sahip olan veya olması mümkün olan bir şeyi iddia ederek varlık alemi hakkında yorum yapan bir kişinin yorumunun gerçeklikle hiçbir ilişki olamaz. O zaman biz ‘Allah inancı’ dediğimizde bunun gerçekte neyi ifade ettiğini iyi anlamamız gerekiyor. Kafamızda bir ‘Allah telakkisi’ var da, o inancı buraya giydirmek şeklinde bir yol izlemiyoruz. Ya? Kainat ve içindeki her bir varlık diyor ki, ‘Ben kendimin yaratıcısı olamam. Kendimde böyle bir özellik yoktur. Ama varım ben. Şimdi ne yapacaksın? Benim varlığımı nasıl izah edeceksin?’ Meydan okuma var! Bu suretle zamanımızda, varlığı Kur’an’ın öğrettiği usul ile okumanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Nedir bu usul? Şu: Kainatı inceleyiniz, sonunda onun kendi kendini var edecek özelliğe sahip olmadığını göreceksiniz. Rastgele oluştuğuna veya oluşacağına dair de hiçbir delil bulamazsınız, yok. Ancak böyle incelemeyi yapıp kainatta yaratma özelliğine sahip bir şey yok ise, o takdirde ulaşacağınız sonuç ‘kainatın tümünün -kainat cinsinden olmayan- Mutlak bir yaratıcısının olması zorunludur’ yargısıdır. İşte bu yaratıcı ‘Allah’tır diyeceğiz. Kur’an, ‘önce kainata bak, göreceksin ki hiçbir yaratıcı olacak özellikte varlık yoktur, olamaz’ der yani bunu kısaca ‘lâ ilahe’ (kainatta ilah yoktur) lafzıyla ifade eder. Öyleyse kainatın bir yaratıcısı olmalıdır, bu mantıkî sonucu da ‘illallah’ ifadesiyle dile getirir. Yani bir resim tablosunun kendi maddi yapısının özelliklerinde resim sanatını gerçekleştirecek hiçbir parça bulamazsınız, -diğer bir ifadeyle-, ‘resimde sanatkar yoktur, o halde resim tablosu cinsinden olmayan bir ressamının var olması gerektiği mantıkî bir zorunluluktur.’ İşte biz Kur’an’ın öğrettiği bu metot ile Allah inancına ulaşırız.”

“Ama maalesef biz Kur’an’ın bize öğrettiği bu metot ile inancımızı ifade etmiyoruz. Biz inancımızı ‘Allah kainatı yarattı’ diyerek ifade ediyoruz. Niyetimiz doğru olsa da metot olarak çok yanlış bir usul bu! ‘Allah kainatı yarattı’ diye bir düşünce geliştirmeye başladığımızda daha baştan kaybediyoruz demektir. Sonucu başa koyuyoruz demektir. Mantıkî bir çelişkidir bu! Onun için iyi dikkat etmemiz lazım. ‘Allah’ dediğimizde bu mantığımızın zorunlu kıldığı imanî bir sonuçtur, başlangıç değildir! Meşhur bir kıyasla, ‘Allah kainatı yarattı, filanca şey de kainatın bir parçasıdır, o halde onu da Allah yarattı’ şeklinde yaklaşım saçma bir mantıktır. Ama maalesef bizim kitaplarımız bu tür kıyas örnekleriyle doludur. Artık biz zamanımıza göre, çağımızın ihtiyacına göre konuşacağız. Vurgulu söylemek gerekirse, bu anlamda biz eskiyi terk etmekle kalmayacağız, onu reddetmemiz de gerekiyor. Farkında olmak lazım; Kur’an ‘lâ ilahe’ ile başlıyor, ‘illa Allah’ diye başlayan ayetler yoktur. Ama maalesef biz inananlar ‘illa Allah’ ile başlıyoruz. O zaman da kaybediyoruz, nitekim kaybettik. Birçok insan imandan yoksun kaldı, yoksun kalıyor. Bu bence çok önemli bir konu. Düşününce yüreğim sızlıyor… Gençler, sorgulayan insanlar, iletişim vasıtalarıyla her türlü fikre, her türlü düşünceye, her türlü itiraza maruz kalan insanlar bu yanlış metodun kurbanı okuyorlar. Zira ‘Allah kainatı yarattı’ diye konuşmaya başlamak önyargıdır, cinayettir! Maalesef hâlâ öyle başlamaya devam ediliyor. Uyanık olmak lazım. Önce elinde Risale-i Nur gibi evrensel metotla varlık okuması yapan kişilerin uyanık olması lazım. Önce onların uyanması lazım. Onlar uyanırsa umulur ki alem-i İslam da uyanır…”

Ders, eserin adı ve ağırlığına uygun müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın