Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (19. 01. 2026) Muhakemat dersinde Dördüncü ve Beşinci Mukaddeme okundu, Kur’an’ı anlama çalışmalarında dikkate alınması gereken hususlara dair kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben dersin tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=MPmmsKKrIq4) bunlardan Dördüncü Mukaddemeye dair yapılan tefekkürlere değinmek istiyorum.
“Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder” cümlesi ile başlayan Dördüncü Mukaddemede müellif özetle şunları söylüyor: İnsanlar bazen ya güzel bir sözü veya davranışı layık gördükleri birilerine izafe ederler, yani bu sözü ancak bu kişi söyleyebilir diye düşünerek o kişi söylemiş gibi naklederler veya kıymetli bir şeyi kıymetli göstermek yahut kendi sözlerinde kuvvet vermek için o şeyle ilgili olarak öne çıkmış şahsiyetlere atıfta bulunur, onların söylemediği sözleri onlara isnat ederler. Bunu daha inanılır kılmak için de bu tür kişilere zaman zaman insan üstü özellikler nispet ederler. Bunun bir örneği Fars dünyasından Rüstem’i Zal’dır. “Yalan yalana mukaddeme olduğu” için Rüstem’e akıl dışı, gerçek dışı pek çok kahramanlıklar ihdas edilmesi bundan dolayıdır. Tefsir çalışmalarında hurafelere yani asılsız, uydurma olaylara buradan kapı açılmıştır. Bu kapıyı kapatmanın yolu da “tahkik” yani akıl ve mantığa başvurmaktır. Nitekim Nasrettin Hoca’ya izafe edilen yüzlerce fıkranın kırkta biri bile ona ait değildir.
Müellif bir sayfalık hacim içinde, yoğun cümlelerle konuyu açıkladıktan sonra “Hâtime” yan başlığı altında şu cümlelere yer veriyor: “İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlâhî ile tavsifte kanaat etmek farzdır. Cemiyete dahil olan, cemiyetin nizamını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi neslinde değildir, zatındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal-velev kıymetli de olsa-karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebep olur” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 19). Her biri altın suyuyla yazılmaya layık olan bu cümlelerin ardından ise bu Mukaddemenin özü olarak şunu dile getiriyor: “Şimdi bu noktalara istinaden derim ki: Terğib veya terhib için avamperestane terviç ve teşvikle bazı ehâdis-i mevzuayı İbn-i Abbas gibi zatlara isnad etmek, büyük bir cehalettir. Evet, hak müstağnîdir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir. Müfessir-i Kur’ân olan ehadis-i sahiha bize kifayet eder. Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz” (Aynı yer).
Derste, moderatörün metni okumasından sonra bir müzakereci şunları söyledi: “Müellif, bir önceki Mukaddemede teşbihî bir ifade kullanarak ‘ilim mebusları’ndan oluşan bir meclis kurulmasını, bu meclisteki temsilcilerin tefsirlerde İsrailiyattan ve Yunan felsefesinden gelen izahları ayıklamaları gerektiğine işaret ediyordu. Bu Mukaddeme de aynı meclisin yine tefsirlerde, sözlere üstünlük ve güven vermek için bazı meşhur kimselere nispet edilen sözleri ayıklamaları gerektiğine dair bir tembihe dikkat çekiyor diye anlıyorum. Tefsirlerde özellikle şöhretli insanlara nispet edilen sözler var, ‘bunlar nereden geliyor, bu sözler meşhur kimselerin şöhretinden hareketle onlara dayandırılan sözler olabilir, dikkat edilmeli’ diyor sanki bu metin.” Başka bir müzakereci de şunu ekledi: “Evet, bu Mukaddeme ilim ehline dikkat çağrısı yapıyor. Hangi konuda? İçeriden yani İslamî bünyeden gelen rivayetleri muhakeme etme konusunda. Önceki Mukaddeme ‘dışarıdan intikal eden yani İsrailiyattan ve Yunan hikmetinden gelen nakillere dair uyarı var, bu Mukaddemede ise Müslümanların kendi içlerinden gelen nakillere karşı uyanık olma tembihi var. Çünkü İsrailiyattan ve Yunan hikmetinden gelen izahlar Kur’an’ın özgünlüğünü perdelediği gibi iç bünyeden gelen birtakım nakiller de Kur’an’ın sahih bir şekilde anlaşılmasını perdeleyebilir imasında bulunuyor bu metin diye anlıyorum.”
Daha sonra diğer bir müzakereci söz alarak şunları paylaştı: “Metin son kısımlarında insanları özendirmek ve dikkatli olmaya sevk etmek için bazı asılsız nakilleri İbn Abbas gibi zatlara isnat etmenin büyük bir cehalet olduğunu söylüyor. Vakıayı biliyoruz: İbn Abbas (ra) kendisini iyi yetiştirmiş birisi. Kaynakların yansıttığı bilgilere göre Resulullah (asm) vefat ettiğinde 13 yaşında idi. Bazı rivayetlerde Peygamber (asm)’ın kendisine özel dua ettiği belirtiliyor. Fakat zaman içinde kendisi sanki Peygamber’den tefsir dersi almış gibi bir anlayış içinde düşünüldü, büyük bir hata yapıldı. Çok güzel izahları olduğu gibi İsrailiyat kökenli bazı nakillerin kendisine izafe edildiği de biliniyor. İbn Abbas, Hz. Aişe, Hz. Ali, İbn Mes’ûd gibi zatlar Kur’an’ın anlaşılmasında özel gayretleri olan şahsiyetler. Bunlar ilim ehli olarak sonraki nesle yani tâbiîne de bir anlamda hocalık yaptılar. İbn Abbas’ın ince anlayışları ve ibadetteki hassasiyeti, Hz. Ayşe’nin hür ve cesaretli tefekkürleri ile Kur’an ayetlerinin Resulullah’ın hayatına nasıl yansıdığını gösteren tefsirleri çok önemli diye düşünüyorum. Ama ne yazık ki metinde ifade edildiği gibi İbn Abbas’ın bu özellikli durumu dolayısıyla kendisine çok yükleme yapıldı. Elbette ona atfedilen görüşler arasında bizzat onun söylediği sözler de var. Ama bunların ne kadarının tam olarak ona ait olduğu bilinmiyor. Ayrıca şurası da gerçek ki, İbn Abbas’a dayandırılan görüşlerin tümü onun Resul-i Ekrem’den aldığı açıklamalar değil. Çünkü çocukluk yaşını yeni geçmiş bir çağda idi. Hz. Enes de küçük yaşta Peygamber’in hanesine katıldı. Ama o peygamberle birlikte yaşadığı için Resul’ün hallerini belli oranda gözlüyor ve biliyordu. Dolayısıyla onun bu gözlemlerini nakletme hakkı vardı. Nitekim ondan gelen nakillere bakıldığında da bu nakillerin Peygamber’in genel tutumlarıyla örtüştüğü görülüyor. Okuduğumuz Dördüncü Mukaddemenin konusu, benim anladığım kadarıyla, başta İbn Abbas olmak üzere meşhur sahabilere atfedilen görüşlerin değerlendirilmesinde dikkatli olmak gerektiğidir.”
Başka bir katılımcı da şunları zikretti: “İşaret edildiği gibi tefsirlerde İbn Abbas’a birçok görüş nispet edilmesinde Peygamberin ona dua ettiğine yönelik rivayetin büyük payı var. Bizzat kendisi şöyle aktarıyor: ‘Bir gün Peygamber beni şefkatle kucakladı ve ‘Allah’ım, ona Kitabı öğret’ diye dua etti (Buhari, “İlim”, 17). Diğer taraftan o hadisçiler tarafından ‘müksirûn’ yani çok hadis rivayet edenler arasında sayılır. 1660 dolayında hadis naklettiği belirtiliyor. Bunların bir kısmını bizzat kendisi Peygamber’den işitmiş, bir kısmını da diğer sahabilerden duyduğunu söyleyerek aktarmıştır. Diğer taraftan Peygamber’in hanımı Meymune annemiz onun teyzesi olduğu için zaman zaman Resulullah’ın evinde bulunarak ondan nakiller yapmıştır. Ne var ki, az önce de ifade edildiği gibi-, bu nakillerin tamamının ona aidiyeti önemli bir soru işareti olarak duruyor. Müellif de bize bu konuda dikkatli olma ikazında bulunuyor.”
Bunun üzerine önceki müzakereci şunları paylaştı: “İbn Abbas’ın Resulullah’ın evine gittiği, onun duasını aldığı muhakkak olmakla beraber tefsirlerde ona izafe edilen pek çok rivayetin sağlamlığı ciddi bir problem olarak önümüzde duruyor. Ona nispet edilen görüşlere bakınca bunların en azından bir kısmının ‘Kuran anlaşılmasına ayna olacak’ görüşler olduğu görülüyor ama bunun yanında -uzmanların da belirttiği üzere-, İsrailiyat kokan sözleri de vardır. Şu tespiti tekrarlamak gerekiyor: Resulullah (asm) İbn Abbas’a tefsir ders vermedi. Sonraları İbn Abbas da dahil olmak üzere ilim ehli sahabiler özel çaba göstererek ayetlerin anlaşılması ve yorumlanmasında büyük çaba harcadılar. Ne var ki tefsir tarihinde çalışmalarını daha çok nakiller üzerinden yapan kimseler İbn Abbas ve benzeri meşhur kimselerin, -tabir caizse- ününden yararlanarak birtakım zayıf veya asılsız görüşleri onlara yamadılar. Müellifin bu Mukaddemede altını çizdiği husus bu, diye anlıyorum.”
Bir katılımcı söz alarak şunu sordu: “Bir kimse sözünü güçlendirmek için başka bir kimsenin adını kullanarak söylemediği bir şeyi söylemiş gibi ona isnat etmesi aslında suç değil midir, müellif nazik bir dil kullanarak bunu cehalet olarak ifade ediyor ama yapılan cehaletin ötesinde değil midir?” Katılımcıların aktif bir şekilde kanaatlerini paylaştıkları bu derste bir müzakereci şunları ifade etti: “Hadis ilminde rivayetlerin alanı ile ilgili bir değerlendirme var. Mesela senet açısından sorunlu bir hadis eğer anlam bakımından ahlaka, terbiyeye yönelik mesajlar içeriyorsa, bu tür rivayetlere daha mutedil yaklaşırlar. Mesela İmam Gazzalî halka dönük eserlerinde bu tür rivayetlere yer verir. Ama yine hadisçilerin altını çizdiği bir prensip var: Âhad hadisler inanç konularında hüccet olmaz! Eğer âhad hadisler ahlakî, toplum yararına, insanları ubudiyete teşvik eden bir içeriğe sahipse, bu hadis kayıtlarının kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir. Ama ne olursa olsun biz nakiller konusunda temkini elden bırakmamalıyız. Çünkü kimilerinin ‘ne varsa koy torbaya’ şeklindeki anlayışları Kur’an’ın anlaşılmasını perdelerken bir kısım nakiller insanları dinî konularda şüpheye düşürücü mahiyet taşıyabiliyor…”
Başka bir müzakereci de şunları paylaştı: “Ben önceki Mukaddemelerde söylenenler ile birlikte hem bu Mukaddemede söylenenleri hem de konuşulanları dikkate aldığımda şöyle bir sonuca ulaştım: Müellif diyor ki, a) Kur’an’ı anlama ve yorumlama çalışmalarında İsrailiyattan intikal eden açıklamalara itibar etmeyin, b) Aynı şekilde hikmet-i Yunaniyeden gelen aktarımlara da itibar etmeyin, c) Hangi meşhur sahabiye isnat edilirse edilsin nakiller konusunda da dikkatli olun, d) Kur’an’ı yine Kur’an’la anlayın, Kur’an’ı kainatla anlayın, Kur’an’ı insaniyetinizle anlayın, hadis nakillerinin içeriklerini de Kur’an ile anlayın, nihayet Kur’an’ı mantık ölçüleri içinde çağınızın ilmi birikimi ile anlayın. Müellifin Risale-i Nur’da yaptığı çalışmalarının da esasen böyle olduğu görülüyor…” Bunun üzerine diğer bir müzakereci şöyle dedi: “Bu çıkarımlar metnin mesajının özeti gibi geldi bana. Demek ki nakiller konusunda ‘sorgulayıcı’ olmak gerekiyor. Nakilleri cahilce savunma yoluna gitmemek gerekiyor. Nakiller konusunda tereddüdü olanları anlamaya çalışmak ve onlara karşı ‘hakkaniyet’li bir tutum sergilemek gerekiyor. Hatta yardımcı olmaya çalışmak gerekiyor. Çünkü görüyoruz, kimi zaman cahilce savunma yapanlar şüphe içinde olanların şüphesini artırıcı tablolar ortaya koyabiliyorlar. Denildiği gibi Risale-i Nur’un izlediği usulü takip etmek gerekiyor. Risale-i Nur Kur’an’ı çağın ihtiyaçlarına göre tefsir eder. Nakillere yer vermez. İki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki nakilleri de muhatapların itimadını kazanmak için verir. Bunun istisnası müellifin Sikke-i Tasdik-i Gaybî isimli eseridir. Bu eser de o günkü şartlarda müellifin çevresiyle ilişkilerinin gerektirdiği ihtiyaçlara bağlı olarak kaleme alınmış bir eserdir.”
“Tekrar metne dönersek eğer, müellifin bu Mukaddemenin sonunda söylediği cümle hayatımızda kılavuz olması gereken bir tespiti içeriyor: ‘Evet, hak müstağnîdir. Hakikat ise zengindir. Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir. Müfessir-i Kur’ân olan ehadis-i sahiha bize kifayet eder. Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz.’ Yani bizim Kur’an’ın, Kur’an’dan sonra ikinci müfessiri olan hadislerle ilgili olarak ‘sahih rivayetler’ yeterlidir. İlave olarak ‘mantığın mizanıyla tartılmış olan sahih tarihi bilgiler’ yeterlidir. Abartmaya, başka nakillerle güya mesajı güçlendirmeye gerek yoktur. Belirtmek gerekir ki, müellifin burada mantığa vurgu yapması ve mantık ölçülerini önümüze koyması çok önemlidir. Varsın birileri, biz mantık ölçülerinden söz ettiğimizde ‘modernist’ veya ‘rasyonalist’ veya ‘aklı vahyin önüne koyuyor’ veya ‘felsefeci’ gibi yaftalamalar ile damgalasınlar. Bizzat Kur’an pek çok ayetinde akla, düşünmeye, muhakeme etmeye teşvikte bulunmuyor mu?”
Bundan sonra bir müzakereci de şu notu düştü: “Baktığımızda nakiller konusunda bazı kişi ve kesimlerin ifrat ya da tefritte yani alt ve üst uçlarda dolaştığını görüyoruz. Kimileri her türlü rivayeti neredeyse kayıtsız şartsız benimsemeye ve savunmaya çalışırken kimi şahıs yahut çevrelerin ‘Kur’an bize yeter’ mantığı ile bütün rivayetlere arkasını dönen bir tavır sergiliyor. Oysa müellif, denildiği gibi tefsir çalışmalarında nakillere yer vermeyen, ayetleri insaniyet ve varlık düzleminde açıklayan bir yol izlerken, hadis konusunda temel usulleri zikrettiği yerde (24. Söz, Üçüncü Dal), ilk bakışta bizi zorlayan hadislerle ilgili olarak ‘Ya bir tefsiri ya bir tevili ya bir tabiri vardır de, ilişme’ diyerek istikamet dersi veriyor. Baktığımızda, öyle uçlarda savrulan kimseler görüyoruz ki, mesela ‘hadislere gerek yok, ben Kur’an’ı okuyarak detay konularda da ne yapılacağını bilebilirim, söz gelimi namazı kılabilirim’ diyor. Oysa Kur’an açık bir şekilde Peygamber’e referansta bulunarak, ‘Sana tebyin’ yani açıklama görevi verdik’ (Nahl 44) diyor. Bu mesajı bizim kendimizle de ilişkilendirerek Kur’an’ı evrensel şekilde açıklamaya çalışmak gibi bir görevimiz olduğunu bilmeliyiz. Öte yandan ‘Kuran bize yeter’ diyenlerin en azından bir kısmının namaz kılıp kılmadıkları da tartışmaya açıktır. Ne var ki, onlar bu tür sözleri ekran karşısında söyleyerek dinî alt yapısı zayıf olan kişilerin kafasını karıştırıyorlar, peygambere itimatlarını zedeliyorlar. Nursi’nin bir taraftan çağın Kur’an tefsirini yazarken sergilediği fiili tutum bir taraftan da hadisler konusunda ihtiyatlı tavrı ‘istikamet’in ta kendisi olarak görülüyor.”
Bunun üzerine bir müzakereci özetle şunları dile getirdi: “Kur’an’a referansta bulunanların tutarlı olmaları gerekir. Kur’an birçok ayetinde Peygamber’e itaatten söz eder. Mesela bir ayette, ‘Peygamber’e itaat eden Allah’a itaat etmiş olur’ (Nisa 80) buyrulurken başka bir ayette, ‘Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve onlara itaatsizlikten sakının…’ (Mâide 92) buyruluyor… Sonuç olarak okuduğumuz metinde vurgulandığı üzere hadisler konusunda sahih olanlarla yetinmek, diğer nakiller konusunda ise ‘mantık mizanlarını’ devreye sokan bir yol izlemek zorunlu görünüyor. Hem kendimizin doğru İslam’a ulaşması hem başkalarına din takdiminde bulunurken tasdike uygun sunum yapabilmek için…”
Ders bu çerçevede zengin tefekkürlerle devam etti. Allah razı olsun.


