Kur’an’daki tasvirleri okuduğumuzda, Yaratıcımızın insanı hem ruhundaki duyguları hem de fiziki alemdeki örnekleri göstererek terbiye ettiğini akılda tutmak gerekir. Bu dünyada Yaratıcıyı nasıl tanıdıysak yeni yaratılışta bu tanımanın fiziki tecellileriyle karşılaşacağız. Bunların işaretleri dünyadayken bize mutluluk veya mutsuzluk biçiminde görünür. Neyi tercih edersek ruhumuzda onun yansımasını hissederiz. Kur’an’da söylendiği gibi insan, hakikate bizzat şahittir. Başka bir şahide ihtiyacımız yoktur fakat Yaratıcımız merhametinden dolayı ayrıca hatırlatıcı sözleri ve elçilerini görevlendirir. Sadece varlığımızdaki özellikleri nasıl kullanacağımızı bilmemiz gerekiyor. Bu hakikati kendi içimizde deneyimlemek ve dış dünyayla uyumluluğunu görmek için kendimiz ve diğer varlıkların nasıl var edildiği hakkında sorgulamalara ihtiyacımız var. Bu sorgulamalar sonucunda hem kendimiz hem de diğer varlıkların bilinçli bir Varlık tarafından bu kâinat koşullarına uyumlu bir şekilde var edilmiş olduğunu fark ederiz. Hem kâinat hem de insanın kendisi mükemmel bir uyum içinde var edilmiştir. Kur’an’ı böyle okumak gerekir. Yani Kur’an, kâinatın bir özelliğinden söz ettiğinde kendimizde bu özelliğin olup olmadığına bakmalıyız. Çünkü Kur’an’ın mesajı kâinat ve insani özelliklerle uyumlu olmalıdır. Tüm kutsal metinler insan ve kâinat arasındaki bu uyumluluktan bahseder. Ancak, Yaratıcı tarafından vahyedilen kutsal mesajların çoğunun orijinalliği korunmamıştır. Kur’an’ın tercümeleri ise tam olarak İlahi Kelamı karşılamaz. Zira İlahi Kelam Mutlak olduğu için herhangi bir tercüme orijinal manaların tam karşılığını veremez. Okuyucu bir insan olarak tüm insani duygularının şahitliğiyle o tercümeleri okuyarak ancak kabiliyetini geliştirdiği kadar faydalanabilir.
ٱلْقَارِعَةُ
101:1.” Ansızın gelip kapıyı çalan Felaket!”
Arapçada kari’a, gece ansızın, hiç beklenmedik bir anda, uyurken kapının sertçe vurulması ve bunun sonucunda uyanmaya neden olan bir gürültü veya felaket manasına gelir. Bu kelime, filmlerde gece veya şafak baskını yapan bir özel timin bir evin kapısına vurup kırarak içeriye girmesi ve içerdekilerin üzerine ışık tutması gibi bir durumu tasvir eder. Böyle bir anda içerdekiler şaşkınlıkla uyanır ve teslim olur. Bu ayet, insanı tüm hayat endişelerinden uzaklaştırıp yalın bir varlık gerçeğine uyandırarak bilincini, iradesini sürekli ikaz eder. Yaşlılık ve hastalıklar aracılığı ile insan acziyetini hatırladığı zaman bu gerçek onun duygu dünyasının kapısını aniden çalan ve uyanmaya davet eden bir sestir. Yaratılmışlık gerçeğini kabul etmemekte direnenler için bu bir felaket haberidir. Gurura kapılmayıp acizliklerini idrak ederek hakikate teslim olanlar için ise Yaratıcıyı tanımaya çağıran bir davettir.
مَا ٱلْقَارِعَةُ
101:2. “Nedir o kapıya vuran Felaket?”
Kari’a, insanın gözünde canlandırabileceği fiziki bir olayın tasviri değildir. İnkârcıların ruh halinin bu fiziki koşullarda yapılmış bir tasviridir. İnsanın, kâinatın Yaratıcısına teslim olmadığında yani kendisini bilinçsiz maddenin veya tabiatın bir ürünü olarak gördüğünde, tesadüfen, öylesine var olduğunu sandığında ruhen karşılaşacağı müthiş boşluk, anlamsızlık ve yokluk korkusunu ifade eder. Bu his ancak bu ayette olduğu gibi fiziken tasvir edilebilir. İnkârda direnenlerin nasıl bir işkence çektiğini anlamak isteyenler bazı filozofların şahsi hayatını anlatan eserleri okuyabilirler. Kur’an bu türden ifadeler ve mecazlarla insana, böyle bir seçim ve muhakemenin sonuçlarının ne kadar korkunç olacağını idrak etmesi için yardım eder. Kâinatın Sahibini tanımamanın insanı inciteceğini, bilincini, zekâsını ve tüm duygularını korkunç biçimde sarsacak bir felakete sebep olacağını haber verir. İnsanın yaşadığı rahat şartlarda bu felaketin boyutlarını asla tahmin edemeyeceğini söyler.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْقَارِعَةُ
101:3. “Kapıya vuran Felaket nedir bilir misin?”
Ayet, muhatabına tekrar kari ’anın ne olduğunu sorarak dikkatini çekiyor. Bu ayet, kâinatın ve kendinin nasıl var olduğunu merak edip düşünmeyenleri duygu dünyalarında yasadıkları hallere dikkat etmeye davet eder. Arayış içinde olan ve varlığını sorgulayanları ise acizliklerini idrak edip Varlık Kaynağını tanımaya, böyle dehşetli bir hale düşmemeye ve tam teslimiyete davet eder. Onlara böylece ruhen emniyete kavuşabileceklerini haber verir. Kâinatta her şeyin Varlık Kaynağının var ettiği düzene göre mükemmel bir şekilde işlediğini bilebilecek kapasitede yaratılan insana, kendi ruhunda olup bitenlere dikkat etmesini hatırlatır. Böylece insan kendi varlığını anlamlandırma sürecinde sorularına cevaplar arama ihtiyacı duyar.
يَوْمَ يَكُونُ ٱلنَّاسُ كَٱلْفَرَاشِ ٱلْمَبْثُوثِ
101:4. “O gün insanlar, ateşin etrafında şaşkınca uçuşan kelebekler gibidir.”
İnkârcılar, felaket olarak gördükleri ölüm haberini alınca ruhen kendilerini anlamsız, amaçsız, tamamen çözülmüş, umutsuz ve dağılmış zayıf hayvanlar veya ateşin etrafında uçuşan çaresiz kelebekler gibi hissederler. O an hiçbir varlığın gücü, tutarlılığı, direnci ve amacı yokmuş gibi görünür. İnsan, varlığının Bilinçli Bir Yaratıcı, İrade ve Kudret Sahibine ait olduğunu idrak etmediğinde kendisini böyle bir halde bulur. Hayatta keyif aldığı herhangi bir şeyin bir süre sonra ve aniden biteceği yani öleceği haberi gelince tüm umutları suya düşer. Dünyada yaşarken sadece kendini kandırdığını ve bu anların kendisini ebediyen terk edeceğini anlar ve umutsuzluğa düşer.
Bu dünya hayatı bir eğlence, her an ortadan kalkmaya hazır bir sahne ve geçici bir süreden ibarettir. Hakikaten bu fena hissiyle insanın tüm umutları çöker ve kendini ayakta tutamaz. Çünkü var olmak için hiçbir dayanak noktası yoktur. Hiçbir şey insanı varlıkta tutamaz ve diğer tüm varlıklar gibi o da ölecek. Ancak dünyada varlığına biçtiği anlam doğrultusunda ruhu yeni bir var oluş alemine geçecek ve bedeni terk edecek. Ruhun terk ettiği bir beden ise berbat kokar. İnsan bundan tiksinti duyar ve onu toprağa gömmek ister. Gömülen beden, çürür ve gözle görünmez hale gelerek toprağa karışır. İşte insan, varlığının Bilinçli Bir Yaratıcıya ait olduğuna inanmazsa bu kaçınılmaz tiksinti ve umutsuzluğu hisseder. Bunu tecrübe etmek için ölmek gerekmez, hayattayken de insan her an ölmektedir. Her geçen gün bir ölüm ve her yaşanan gün bizim için yeni bir yaratılıştır.
وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ ٱلْمَنفُوشِ
101:5. “Ve dağlar yumuşak yün topakları gibi olur.”
Kari ’anın sebep olduğu duygusal hal Yaratıcıya inanmayanlarda gerçekleştiğinde, dağlar gibi çok sağlam ve sabit görünen devasa varlıklar bile Mutlak Kudret karşısında un ufak olur ve yün topakları gibi atılıp saçılır. Çünkü onlar da eskimekte ve onlar da yenilenmektedirler. Bütün varlıklar Yaratıcının kâinatta yansıyan İrade ve düzeniyle ayakta durmaktadır. Varlıkların hepsi Mutlak Var Edicinin düzenine tabi olarak birbirlerini destekleyecek şekilde yaratılmıştır. Her şey, düzenin Sahibinin istediği şekilde yaratılmıştır. Yıkılan dağların tasviri insanı dehşete düşürür. Bu suredeki tasvirler insanları ikaz etmek içindir. Nübüvvetin üçüncü senesinde nazil olan Kari’a suresindeki bu tasvirler özellikle İlahi mesajı kabul etmemekte direnen inatçılara hitap ediyor. Kur’an, Peygamber’in (SAV) ağzından bu mesajı iletti. İnsaniyetini sorgulayan herkes mesajdaki gerçekliği yani insanın aciz olduğu hakikatini kabul eder. Çünkü bu durum insanın apaçık gerçeğidir. İnsanlar isterlerse gözlerini ve kulaklarını kapatabilirler, ancak insani duygularını ve ruhlarını asla kapatamazlar. İnsanın ruhu ve bilinci daima uyanıktır ve insana acziyetini hatırlatır. Bu nedenledir ki, kendi gerçekliklerinin bilincinde olan inkârcılar ölümü hatırlamak istemezler ve ölümü düşünmeyerek sürekli kendilerini bir şeylerle meşgul edip uyuştururlar.
Acziyetini fark edip Mutlak Varlık Kaynağına teslim olmayan bir insan çıkmaza girer. Her şeyin bittiğini, her an hayatın sonuna ve ölüme yaklaştığını görür. Hayat standartlarını yükseltmek için çok çalışıyor olsa da bedeninin çürüyerek atomlara indirgeneceği mezarında yalnız kalacak olması onu derinden etkiler. İnsan bu müthiş umutsuzluktan, hiçbir zevk alamadan çaresizce yaşamaktan kurtulmak ister. Bu noktada insana, Ruhun Sahibi’nden başka hiçbir varlık umut veremez. İnsan, Kâinatın Sahibi, Cömert Varlık Kaynağı tarafından korunduğunu ve var edildiğini anladığı kadarıyla bu çaresizlikten kurtulmaya başlar. Eğer bu gerçekliği yani tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek Bir Var Edici tarafından var edildiğini kabul etmezse bu dehşetli ruh halinden kurtulamaz. Kur’an’a göre bu Mutlak Varlık Kaynağı insana şunu vaat ediyor: “Burada ihtiyaçlarını kısmen ve geçici olarak karşıladığım gibi, ebedi beklentilerinin ve umutlarının karşılığını da var ederim. Zaten size bu ebedi mutluluk ihtiyacını bu amaçla verdim. Ruhundaki ebedi talepleri var eden Ben olduğuma göre, bunların karşılığını var eden de Benim”.
Kur’an’ın ilk muhatapları bu mesajı inkâr etmeye çalıştılar ve elçiyi, bu gerçeği hatırlattığı için engellemek istediler. Zira inkâr, kişiyi sadece korkutmakla kalmaz aynı zamanda umutsuzluğa da sürükler. İşte bu yüzden Mekke’yi yöneten Kureyşliler, Peygamberi (SAV) tehdit ettiler. Allah’ın Kelamı olan mesajı yaymayı bırakmadığı takdirde fiziksel güç kullanacaklarını ifade ettiler. Esasen bu hakikate karşı hiçbir dayanakları ve argümanları da yoktu. Bu sure, insanın kendi gerçekliğini inkâr etmesi halinde nasıl dehşetli bir ruh hali yaşayacağını canlı bir tablo çizerek anlatıyor. İnsan gaflet halindeyken, sadece bedenini doyurmak için planlar yaparken ve egosunu tatmin etmek için gurur duyarken ansızın bu felaket haberi gelip bilinç kapısını çalıyor. Dün nereye gitti? Anılar nerede? Geçmişe dağılmış, fiziksel bir formda erişimi olmayan ve cansız anılar ve görüntüler dışında bir daha geri getirilmesi imkânsız olan o anlar nerede? Bir gün, ben de tamamen bu anılardaki gibi şimdiki andan kopmuş olacağım. Bu durumda ne yapıp, nereye gideceğim, kime sığınacağım? Neyim ben, nasıl var oldum, nerden geldim, nereye gidiyorum? Bu sorulara cevabım var mı? İşte kari’a ansızın insanın zihin kapısına vurarak gafletten uyandıran bu uyanma anını tasvir ediyor.
Geleneksel tefsir kaynaklarında kari’anın Kıyamet Günü anlamına geldiği de ifade edilir. Fakat ayete muhatap olan okuyucunun o mesajdan şimdi ve burada kendisine düşen bir payı olmalıdır. Değilse, “ben öldükten sonra olacak bir olay beni neden ilgilendirsin ki?” der ve dikkate almaz. Bu bakımdan kari’a insanın duygularına hitap ediyor. İnsanın aciz, zayıf, var edilmek zorunda olan, akıbetinin ne olacağından habersiz bir varlık olduğunu fark etmesi onu derinden sarsar. Tıpkı bir felaket anı gibi hayattaki alışkanlıklarından dehşetle uyanır. Kari’a bu anlama geliyor olmalıdır. Aksi halde Kıyametin ne olduğunu bilmeyen biri için onun dehşetinden söz etmek pek anlamlı olmaz. Çünkü insan mantığı mukayeseler yaparak bir şeyleri anlar. Kıyameti neyle mukayese edecek ki? Elinde hiçbir delili yok. O zaman ayetin vermek istediği mesajdan uzaklaşabilir veya mesaja muhatap olmaz. Şu anda yaşadığı, hissettiği halleri analiz etmeye ihtiyaç duymaz ve böylece de bu ayetlerin mesajı insanların günlük hayatında karşılık bulmaz. Gerçek şu ki, bu evren insanın sonsuz mutluluk beklentisini karşılamıyor. Fakat insan bu beklenti gerçek anlamda karşılansın ister. İnsan, ahiretteki yaratılışın nasıl olacağını bilmez ama mantıken bu ebediyet beklentisine cevap verecek nitelikte olması gerektiğini anlar.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Qari’ah –01/18/21” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




