Ders Notları

Ateş Hz. İbrahim’i Neden Yakmadı? Ya da “Ateş, Yaratıcısına İnananları Yakmaz!”

Ateş Hz. İbrahim'i Neden Yakmadı? Ya da “Ateş, Yaratıcısına İnananları Yakmaz!” | Ha-Mim

Hz. İbrahim’in ateşe atılması ve ateşin onu yakmaması kıssasını bilmeyen yoktur. Kıssa Kur’an’da Enbiya suresinde geçiyor. Hz. İbrahim, kavmini putlara tapmaktan vazgeçip alemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmeleri için çağrıda bulunuyor. Onlar ısrarla “biz atalarımızı böyle bulduk” diyerek bu daveti reddediyor. Hz. İbrahim kimse yok iken tapınaklarına girip – en büyüğü dışındaki- tüm putları kırıyor, sorduklarında, “bunu belki de büyük olanı yapmıştır, ona sorun” diyor. Onlar da “bunların böyle konuşamayacağını sen de biliyorsun” diye cevap vermeleri üzerine, “Öyle ise yazıklar olsun size, göklerin ve yerin Yaratıcısı, Rabbi olan Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere mi ibadet ediyorsunuz” diye karşılık veriyor. Hepsi çok öfkeleniyor, içlerinden birisi “onu yakın” diye teklifte bulunuyor. Bu teklif kabul ediliyor ve Hz. İbrahim’i ateşe atıyorlar. Bunun üzerine, ayette geçtiği üzere Cenab-ı Hak ateşe, قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰىٓ اِبْرٰه۪يمَۙ: Ey ateş! İbrahim’e serin ve esenlikli ol, dedik” diye aktarımda bulunarak onu ateşin yakmasından kurtardığını ifade ediyor (21: 51-70).

Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan Kur’an Çalışmaları dersinde, söz konusu ayetle ilgili olarak hem klasik tefsirlerdeki açıklamalar hem Risale-i Nur’daki yaklaşımlar üzerinden çok verimli ve faydalı müzakereler gerçekleşti. Klasik tefsirlerde, özellikle rivayet tefsirlerinde kıssa ile ilgili olarak Kur’an’da bulunmayan ve nereden alındığı da belli olmayan çok ayrıntılı bilgilere yer veriliyor. Olayın nerede gerçekleştiği, “ateşte yakın” teklifini kimin yaptığı, ateş için kaç gün odun toplandığı, ateşte ne kadar süre kaldığı… gibi Kur’an’ın vermek istediği mesaj ile hiçbir ilgisi olmayan detaylar paylaşılıyor. Derste, bunların ne kadarının doğru olduğunu tespite imkan olmadığı, ayrıca bu detayları bilmenin pratik hayatımıza katkı da yapmayacağı belirtildi. Dirayet tefsirlerinde ise özellikle olayın sebep-sonuç ilişkisi açısından nasıl anlaşılması gerektiği, ateşin gerçekten yakma özelliğinin bulunup bulunmadığı, ayette “berden” yani “serinlikli ol” sözü yeterken bir de “selâmen” yani “esenlikli ol” denmesinin hikmeti gibi konularda açıklamalar yapıldığı dile getirildi. İşarî tefsirlerde de, ayetin sarih anlamına ilaveten, mesela bazılarında, Hz. İbrahim”in “insan kalbi”ni, ateşin “insan nefsini”, serinlikli ve esenlikli olmanın ise “seyri sülukta yaşanabilecek hal ve makamları” temsil ettiği anlatıldı.

Daha sonra aynı ayetin Risale-i Nur’da geçen parçaları okunup doğrudan hayatımıza bakan boyutlarıyla ilgili tefekkürler paylaşıldı, bazı Kur’an ve hadis okuma usullerine atıf yapıldı. Ben paylaşılan bu tefekkürlerden birkaçına değinmek istiyorum. Bir müzakereci rivayet tefsirlerinde, Hz. İbrahim’in ateşe atılması sırasında sair hayvanların, -kendilerince-, ateşi söndürmek için çabalamalarına karşılık “keler”in tam tersi bir tutum sergilediğinin ifade edildiği, bu nedenle bazı hadis kaynaklarında “keler öldürmenin sevabına” dair rivayetler bulunduğunu aktardı. Ardından şöyle söyledi: “Bu hadisle ilgili olarak yapılan bir lisansüstü çalışmaya baktım. Araştırmacı yaptığı incelemeler sonucunda söz konusu kelerin o gün sıklıkla evlere giren, zehirli bir keler türü olduğunu, Peygamber’in söz konusu rivayetinin bununla ilgili olduğunu anladığını söylüyor. Ne var ki bu ayrıntıyı bilmeden bu rivayete yaklaştığımızda Peygamber’i (asm) Allah’ın yarattığı bir hayvanı öldürmeye teşvik eden bir insan olduğu sanılıyor. Halbuki onun hayvanlara iyi davranmak ile ilgili söz ve uygulamalarına bakınca bunun tersi olduğu görülüyor…”

Dolayısıyla ‘maddenin özellikleri’ tabiri yerine ‘bizim sanki maddenin kendisine özgü gibi gördüğümüz özellikler’ şeklinde ifade kullanmamız daha uygun olur. Bir sanat eserinin maddesi ile o maddeyi kullanarak bir sanatkarın ona sanat özelliği kazandırması ilk bakışta sanki maddenin kendisine aitmiş gibi algılanabilir. Mesela, mürekkep kullanarak yazılmış güzel, anlamlı bir cümle gördüğümüzde, ‘mürekkep bu cümlenin varlık kaynağıdır’ iddiasında bulunmak ne kadar anlamsızsa, ateşin yakma özelliğinin de varlık kaynağının ateş olduğunu iddia etmek o kadar anlamsızdır.

Bunun üzerine bir müzakereci hadisleri anlama konusunda şu usulî notu tekrar gündeme getirdi: “Peygamber’e (asm) ait bir sözü onun ‘peygamberlik’ makamını dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Kainatın Yaratıcısının insanların cevabını bulmaya muhtaç oldukları ve fakat kendilerine öğretilmezse bilemeyecekleri sorularına cevap vermesi beklenir. Hem sorular soracak ve cevabını bilmediği takdirde varlığını anlamsız bulacak duygularla yaratıp, sonra da bu gereken cevabı verecek vesileler yaratmazsa çelişkili bir durum ortaya çıkar. Halbuki evrende anlamsız ve çelişkili hiçbir şey görünmüyor. O halede denebilir ki, peygamber, evrenin Rabbinin insanlara var olmanın anlamını, dünyaya niçin geldiklerini, kimin gönderdiğini, dünyadaki görevlerinin ne olduğunu, ölümden sonra ne olacaklarını vs. öğretmek üzere gönderdiği bir öğretmendir. Onun sözlerini anlamaya çalışırken bu noktanın daima hatırda tutulması gerekir. Kur’an’da temsilî anlatım, mecazî ifadeler olduğu gibi hadislerde de temsilî ifadeler, mecazlar vardır. Dolayısıyla onun görünüşte bize farklı gibi gelen sözleriyle karşılaştığımızda bunları onun peygamberlik misyonuna uygun şekilde tevil ederek anlamaya çalışmamız zorunludur. Aksi halde böyle bir yoruma gitmeden yapılan hadis okumaları, -manevi anlamda- cinayet olabilir, dikkat etmek lazım. Daha önceki Ha-mim derslerinde vurgulandığı gibi Peygamber’i (asm) sıhhiye memuru durumuna düşürmemeliyiz.”

Daha sonra bir katılımcı söz konusu ayetle ilgili olarak şunları söyledi: “Hz. İbrahim kıssasının bu parçası Risale-i Nur’da, başlıca birisi çok kısa, diğeri nispeten uzun iki yerde zikrediliyor. İlki müellifin “besmele”ye tahsis ettiği Birinci Söz’de geçiyor. Nursi burada her şeyin kendine has bir dille bismillah dediğini örneklendirirken şu cümleye yer veriyor: ‘…Ve o sigara kağıdı gibi ince, nazenin yapraklar birer a’zâ-yı İbrahim (as) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا ayetini okuyorlar…’ Burada açık biçimde müellif bitkilerin yapraklarının yazın güneşten gelen sıcaklığa yani bir anlamda ateşe karşı yeşilliğini kaybetmediğini, İbrahim (as)’ın yanmayan organları gibi canlılığını koruduğunu söylüyor. Böylece hem gözümüzün önünde cereyan eden bir mucizeye (yani Yaratan evrenin düzenini öyle kurmuş ki, güneşten gelen ateş, yaprakları yakmadığı gibi aksine hayatın devamına hizmet edecek bir mahiyete dönüşüyor) işaret ediyor hem de bu mucizeyi nasıl tasdik edebileceğimize dair akıl ile onaylanabilecek deneyime dayalı (ampirik) bir argümanı önümüze koyuyor.”

Başka bir müzakereci de şunları ekledi: “Müellif burada ayetin tamamını almıyor, yani hem ‘İbrahim’e söyledik’ anlamındaki ‘kulnâ’ ifadesini hem ‘alâ İbrahim’ ifadesini nakletmiyor. Neden? Çünkü bu ayeti müellif kolayca anlayabileceğimiz şekilde, -tabir caizse-, bir senaryo içinde sunuyor. Hepimizin rahatlıkla gözlemlediği bu senaryoda güneş ışınları ‘ateş’, bitki yaprakları ‘İbrahim’ oluyor. Müellifin tabiriyle ‘Sigara kağıdı gibi nazenin, incecik yapraklar bu ayeti okuyor’ yani bu hakikati ilan ediyor, ifade ediyor. Ne güzel bir Kur’an okuma usulü değil mi? Müellif böyle bir senaryo içinde bu ayeti sunarak benim olayı ‘tarihi’ yahut ‘lokal’ olarak okumamdan çıkarıyor, evrensel sonuçların çıkarıldığı bir muhtevaya dönüştürüyor. Madem ki Kur’an ‘mutlak’tan gelen bir konuşmadır, dolayısıyla evrensel bir nitelik taşıması gerekir…”

Hepimizin deneyimler ile öğrendiği gibi, Yaratıcının koyduğu yaratılış kurallarına göre ateş ile temas eden beden yanar yani yanmış olarak yaratılır. Fakat o yakma özelliğini vereni tanıyan kişi, yaratma kurallarına göre bedenini ateşten uzaklaştırmadığı veya uzaklaştıramadığı için yandığını bilir. Yanmanın sorumlusunun kendisi olduğunu anlar. Bedenini yakan ateş değildir, ateş ile bedeninin yanyana gelmesiyle yanma işlemi yaratılmıştır. Ateşin bağımsız olarak kendi başına bir iş yapma özelliğinin olmadığını anlayıp ateşin ve ondaki yakma özelliğinin Yaratıcısını tanıyan kişi doğal kanunların mahkumu olarak yaşamaz, yalnız ateşin değil bu evrenin tümümün ve kendisinin bir sahibi olduğunu anlar. Bedeni yansa bile aklı, ruhu, duyguları, anlamsızlığın, amaçsızlığın ateşinden kurtulur.

Bundan sonra bir müzakereci “Ateş bizim ilk bakışta gördüğümüz şekliyle ‘yakıcı maddenin özelliği mi, biz mi öyle görüyoruz, yakma özelliği ile yakıcı madde arasındaki ilişki nedir?’ gibi soruları gündeme getirdi. Diğer bir katılımcı bu konuda şunları paylaştı: “Biz maddeye baktığımızda, alışkanlığımızın sonucunda ‘maddede böyle bir özellik var’ diye zannettiğimiz şeyleri ciddi şekilde sorguladığımızda, bunların maddenin kendinden kaynaklanmadığını anlıyoruz. Maddede irade yok, maddede bilinç yok, maddede kasıt yok, maddede kendisine bir özellik kazandırma kabiliyeti yok, o özelliğe varlık verme ise değil o maddenin kendisinde, evrende böyle bir özelliğe sahip hiçbir şey olamaz. Her şey ancak kendisinin evrenin içinde var edildiği gibi olmadan başka alternatifi yok… Bunlar nereden gelmiş olabilir diye sorguladığımızda, o maddede görülen özellikler -hani derler ya, ona ârız olan özellikler diye-, bunların kaynağı nedir dediğimizde maddenin kendisinin kaynak olmadığını kolaylıkla anlıyoruz. Dolayısıyla ‘maddenin özellikleri’ yerine ‘bizim sanki maddenin kendisine özgü gibi gördüğümüz özellikler’ şeklinde ifade kullanmamız daha uygun olur. Bir sanat eserinin maddesi ile o maddeyi kullanarak bir sanatkarın ona sanat özelliği kazandırması ilk bakışta sanki maddenin kendisine aitmiş gibi algılanabilir. Mesela, mürekkep kullanarak yazılmış güzel, anlamlı bir cümle gördüğümüzde, ‘mürekkep bu cümlenin varlık kaynağıdır’ iddiasında bulunmak ne kadar anlamsızsa, ateşin yakma özelliğinin de varlık kaynağının ateş olduğunu iddia etmek o kadar anlamsızdır.”

Sonra söz konusu ayetle ilgili olarak Risale-i Nur’dan paylaşım yapan katılımcı müellifin Yirminci Söz’de naklettiği pasajı okudu. Katılımcının da belirttiği üzere, müellif peygamber mucizelerini sosyal hayata bakan yönüyle çalıştığı bu bölümde üç ince noktaya işaret ediyor. İlkinde “ateşin de diğer esbâb-ı tabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla koru körüne hareket etmediğini, emir tahtında vazife yaptığını” ifade ediyor. İkinci nüktede söz konusu ayette “berden: serin ol” kelimesiyle yetinilmeyip “selâmen: esenlikli ol” kelimesinin kullanımında görülen inceliğe dikkat çekiyor; ateş gibi soğuğun da “yakıcı” olduğunu, bu emirle “soğukla yakma”nın da devre dışı bırakıldığını ifade ediyor. Üçüncü nüktede ise şu ifadelere yer veriyor: “Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve emân verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslamiyet gibi bir zırh olduğu misillü, dünyada yaratılan ateşinin dahi tesirini men edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizâsıyla, bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle, esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı; ve ateşe karşı mukavemet hâletini vermiştir. İbrâhim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor…”

Derste, okunan parçada dile getirilen hususlarla ilgili olarak çarpıcı noktalar paylaşıldı. Parçayı sunan katılımcı metnin, ana konunun yanı ayetlerin aynı zamanda insanları yaratılış düzenini inceleyerek benzerlerini yapmak için çalışmaya teşvik bağlamında yer aldığını söyleyerek söz konusu ayetin de insanları dünyevi ateşin yakmasından koruyacak çalışmalar yapması gerektiğine işaretlerde bulunduğunu sözlerine ekledi. Nitekim ateşe karşı dayanıklı bu tür materyaller, bazı özel koruyucu elbiseler yapılabildiğini hepimiz biliyoruz. Parçanın başında imanın insanı cehennem ateşinden uzak kılacak “madde-i maneviye” tabiri ile, keza İslam’ın “manevi bir zırh” olarak tasvir edildiğini, akabinde de yine insanı dünyadaki ateşten uzak kılacak “madde-i maddiye”den bahsedildiğini, bunun dikkat çekici olduğunu vurguladı. Ardından metinde devam eden şu cümlelerin herkes için faydalı mesajlarla yüklü olduğunu söyledi:

“İşte bu işaretin remziyle, mânen şu âyet diyor ki: ‘Ey millet-i İbrâhim! İbrâhimvârî olunuz; tâ gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imani giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr ettiği bazı maddeler var, onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.’ İşte, beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş. Ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise, ona mukabil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak ‘Hanîfen Müslimen’ tezgâhında dokunacak bir hülleyi gösteriyor” (Sözler, İstanbul, YAN, s. 245-246). Daha sonra da metnin son cümlesinde geçen “Hanifen Müslimen” terkibinin geçtiği ayetlerden örnekler verdi. Mesela şu ayeti paylaştı:

مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Yani, “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif bir müslüman yani Allah’ı tanıyıp Ona teslim olan bir kimse idi. Aynı zamanda o, müşriklerden yani Allah’a ortak koşanlardan değildi” (3: 67). Bunun üzerine bir müzakereci özetle şunları söyledi: “Müellifin bir Kur’an kıssasında geçen ayeti başka ayetlere de gönderme yaparak pratik hayatımız açısından nasıl ele aldığını görüyoruz. Müellif burada ‘ruhumuza iman giydirdiğimizde bunun bizi cehennemden kurtaracağını’ söylerken yaratılış düzeni içinde bizi maddi ateşin yakıcılığından kurtaracak maddi elbiseler de yapılabileceğini, ayetin bu konuda teşvik içerdiğini kaydediyor. Cehennem ateşinden kurtaracak manevi elbiseden söz ederken bunun ‘Hanifen Müslimen’ tezgahında dokunması gerektiğini zikrederek de çok inceliklere işaret ediyor. Özetin özeti şu diye düşünüyorum: Cehennem ateşinden kendimizi nasıl koruyacağız? ‘Hanifen müslimen’ olarak. Yani Yaratıcıyı tanıyarak ve Ona teslim olarak.”

“Hepimizin deneyimler ile öğrendiği gibi, Yaratıcının koyduğu yaratılış kurallarına göre ateş ile temas eden beden yanmış olarak yaratılır. Fakat o yakma özelliğini vereni tanıyan kişi, yaratma kurallarına göre bedenini ateşten uzaklaştırmadığı veya uzaklaştıramadığı için yandığını bilir. Yanmanın sorumlusunun kendisi olduğunu anlar. Bedenini yakan ateş değildir, ateş ile bedeninin yanyana gelmesiyle yanma işlemi yaratılmıştır. Ateşin bağımsız olarak kendi başına bir iş yapma özelliğinin olmadığını anlayıp ateşin ve ondaki yakma özelliğinin Yaratıcısını tanıyan kişi doğal kanunların mahkumu olarak yaşamaz, yalnız ateşin değil bu evrenin tümümün ve kendisinin bir sahibi olduğunu anlar. Bedeni yansa bile aklı, ruhu, duyguları, anlamsızlığın, amaçsızlığın ateşinden kurtulur. Evrenin Yaratıcısının misafiri olarak bu dünyada huzur ve güven içinde yaşar. Bedenin ölümünden sonra ise misafiri olduğu Rabbinin daha nice nimetlerine kavuşacağı bir hayata layık olur. Ateşin kendisinin yaktığına inananlar, yani akılsız, bilinçsiz, iradesiz maddenin kendisinden medet umanlar ise arzularının, ihtiyaçlarının hiçbirinin inandıkları madde tarafından karşılanmadığını apaçık bir şekilde anlayacakları ahiret hayatında duydukları pişmanlık ve yoksunluk ateşiyle yanacaklar. Ateşin Yaratıcısının emrinde olduğuna inanların ise gerçekten onun yakma özelliğinin olmadığını ahiret hayatında açıkça görecekler. Herkes inandığı ile başbaşa kaldığı ahiret hayatında, ateşin yakma özelliği olduğuna inananlar ateşin temsil ettiği yanmanın acısıyla baş başa kalarak yaşarlar. Ateşin Rabbini tanıyanlar ise, Rabb’lerine kavuşmanın mutluluğu ile başbaşa yaşarlar. Ateşin sahibini tanımak ‘Ona teslim olmak’ demek, yalnız ateşin değil, her şeyin, tüm varlığımızın Ona ait olduğunu bilmek demektir…”

Ders, bu çerçevede devam eden tefekkürlerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın