Ders Notları

Önyargılarımızdan Kurtuluş Çaresi ya da “Çok Boyutlu Bakış”

Önyargılarımızdan Kurtuluş Çaresi ya da “Çok Boyutlu Bakış” | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (22. 06. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene” dersinde, kalınan yerden başlanarak metnin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Moderatör önceki hafta gündeme getirilen konu ve müzakereleri özetledikten sonra aşağıdaki metni kısa açıklamalar ve küçük dokunuşlarla okudu:

“Kendimi bir sahrâ-i azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat -hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum; git gide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte’l-arz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bâzılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayali ile benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise ehl-i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo  Hâşiye gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bâzı sözlerini, kanunlarını bâzı yerlerde görüyordum; sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş.” (Sözler, İstanbul 202, YAN, s. 515)

Moderatörün de işaret ettiği üzere metin, Fatiha suresinin sonunda zikredilen üç grubun mesleklerini kıyaslamak üzere, müellifin, vaktiyle yaşadığı “vâkıa-i hayaliye” üzerinden ilk meslek olan “tabiatçılık”ı tahlil etmeye yönelik açıklamalara değiniyor. Bu meslek açısından insanın her yeri “canavarlar ve muzır mahluklar” tarafından kaplamış olarak gördüğü, yer yüzünün bir tünel gibi algılanarak insana korku ve kaygı verdiği ifade olunuyor. Bu mesleği takip eden insanların alemin işleyişine dair bazı açıklamaları veya bazı kanunlara dikkat çeken beyanları olmakla beraber insana tam olarak bir ruh aydınlığı veremediği belirtiliyor ve nitekim bu yolu takip eden bazı isimlerin bir yere kadar gelmiş görünmekle beraber, daha ileri gidemeyerek boğuldukları dile getiriliyor.

Moderatörün de dikkat çektiği üzere metin şu mesajı veriyor: “Tabiatçılar ya da metindeki ifade ile ‘felsefe-i tabiiyye’ mensupları varlığın anlamını ve arkaplanını anlamaya ve açıklamaya çalışırken tabiattan yola çıkıyorlar yani maddeyi hem kendisinin ve hem de kendindeki özelliklerin kaynağı olarak görüyorlar. Maddenin varlığında gerçekleşen özelliklerine dikkat ederek bu özelliklerle var olmak zorunda olan maddenin, bizzat kendisinin var olmak için muhtaç olduğu bu özelliklerin varlık kaynağının maddenin kendisi olduğunu iddia edecek kadar çelişkili bir anlayışa saplanıp kalıyorlar. Oysa tabiata, tabiattaki varlıklara, var oluşlara baktığımızda, onlarda gördüğümüz düzenlilik, sanatlılık, ölçülülük, kasıtlılık gibi özelliklere kaynaklık edecek bilgi, tasarım, irade ve güçlerinin olmadığı çok açık olarak görülüyor. Bu noktada tabiatta bulunan küçük-büyük her şey kendilerinde görünen bütün özelliklerle bir Yaratıcıyı, Onun varlığını, mutlaklığını gösteriyor. Bu yoldan gidenler tabiattaki işleyişe yani yaratılış düzenine ait açıklamalar yapmaya çalışıyorlar. Fakat maddenin ve özelliklerinin varlığını açıklama çabaları, var olmak için maddenin muhtaç olduğu özellikleri, maddenin kendisinin ürettiği gibi muhakeme tutarsızlıkları ile dolu izahlar getirme yolları arıyorlar. Bazıları maddenin bir önceki varlığının bir sonraki varlığına neden olduğu gibi bir silsile ile varlığı açıklamaya çalışırken, en nihayet bir Yaratıcının bulunduğunu kabul etmek zorunda kalsalar bile, belli aşamalarda yine maddeyi maddenin kendisi ile irtibatlandıran yaklaşımları, hem insan aklına ve hem de insan duygularına ters düşüyor. Hiçbir normal, peşin hükümsüz düşünen insan, maddenin bir sonraki halinin varlığını ve varlığındaki değişen özelliklerini maddenin bir önceki halinin tercih ettiğini ve gerçekleştirdiğini kabul etmenin mümkün olmadığını anlar. ”

İnsanın kapasitesi sınırsız denecek kadar geniştir. Kainatın yaratılışında ne kadar çeşitli özellikler yansımışsa, buna karşılık insan da bu özelliklerin hepsini araştıracak ve onların kaynağını tanıyacak aletlerle donatılmıştır. Böyle mucizevi bir yaratılış ile Yaratıcımızın bize, bizzat Kendisinin yarattığı ve hizmetimize sunduğu bu kainat aracılığı ile Kendisini tanıma imkanı verdiğini anlıyoruz.

Moderatör, özetle şunları dile getirdi: “Tabiatçılık, en kısa haliyle, eşyanın varlığını yine eşyanın kendisi ile açıklama düşüncesi olarak tanımlanabilir. Bu anlayışa sahip olanlar eşyanın kendinden kaynaklanan ve kendisine ait bir özelliği olan ve ‘tabiat’ diye isimlendirilen farazi bir şeyi, sanki bir matbaa gibi görüp, her şeyi bu matbaa basıyor, bu matbaa, çoğaltıyor, bu matbaa hem kendisinin ve hem de diğer eşyanın varlığının devamını sağlıyor, diyor ya da demeye getiriyorlar. Burada ‘felsefe okuma’ tabiriyle ‘felsefî okuma’ tabirini de ayırmak gerekiyor. Yanlış olan felsefe okumak değil, felsefî okumaktır. Felsefî okuma olay ve olguları vahiysiz olarak okumaktır. Yani varlığın bizi götürdüğü mutlak Yaratıcıyı, Onun mesajını hesaba katmadan yapılan okumadır. Başına bu gözlüğü takan bir kimse kendisini, tabiatı hatta Kur’an’ı böyle okuyabilir. Ne olur böyle okuyunca? Metnin işaret ettiği üzere, insanı bir bütün halinde teşkil eden ‘akıl-ruh-vicdan’ üçlüsü tatmin olmaz. Varlığı ve hayatı anlamlı bir şekilde açıklayamayız! Görünüşte birçok şey hakkında bilgi sahibi gibi zannedebiliriz kendimizi. Ama bu bilgi bizde ‘itminan’ oluşturmaz, güven oluşturmaz. Oysa tabiat, madde, yaratılış, varlık kısaca her şey, kendilerine yansıyan özelliklerle mutlak bir Yaratıcının varlığına tanıklık eder. Elbette O mutlak Yaratıcı kendisinin varlığını, yarattığı eşya ile insana bildiriyorsa, o eşyayı ve insanı Yaratan olarak ayrıca bir de insanı ve kainatı niçin yarattığı ve insanın duygularını nasıl kullanması gerektiği gibi sorularına cevap veren bir mesajı da olmalıdır. Dolayısıyla bu mesajı devre dışı tutarak yapılacak her varlık okuması kördür, topaldır. Hatta işaret ettiğimiz gibi insanî sorulara cevap veren bir kitap değil de ‘kutsal’ bir kitaptan ibaret ve bize ansiklopedik bilgiler veren bir kitap gibi yapılan Kur’an okuması da kördür, topaldır. Hepimiz biliyoruz, öyle müsteşrikler var ki Kur’an çalışmalarında veya hadis yahut siyer çalışmalarında çok büyük bilgi, enformasyon birikimine sahipler. Ne var ki ulaştıkları bilgiye; Yaratıcının insanın sorularına cevap veren bir konuşması olduğuna inanarak bakmadıkları için ‘ubudiyet’lerine katmıyorlar, dolayısıyla Yaratıcıya bağlanmak demek olan ‘iman’dan nasipsiz kalıyorlar. Demek istediğim, kainat hakkında veya Kur’an hakkında bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Bu bilginin yahut bilgilerin bizi götürdüğü gerçekliğe ulaşmak, bunları Yaratıcının insana Konuşmasını ifade eden mesajlarıyla yoğurup hayatımıza taşımak gerekiyor. ‘Ubudiyet’ dediğimiz de budur! Hakikatin bilgisi ile olmak, hakikatin bilgisi ile donanmak, hayatımızı hakikatin bilgisi üzerine kurmak…”

Moderatörün bu çerçevedeki müzakereleri katılımcıların söz alarak veya konuşma kutusuna yazarak paylaştıkları düşüncelerle zenginleşerek devam etti. Bir müzakereci konuşulanların çağrışımı çerçevesinde şunu sordu: “Her birimiz hayatımızda farklı yönlere kanalize olabiliyoruz. İşimizle ilgili olarak yahut hayat şartları bakımından yahut eğitim imkanlarımız itibariyle belli alanlara daha çok odaklanıyoruz. Bu bizim kainata bakışımıza da yansıyor. Mühendislik eğitim almış olan birisi varlığı daha çok bu boyutuyla anlamaya çalışıyor, tıp eğitimi almış birisi insan anatomisini daha derinden düşünebiliyor, sosyal bilimler arkaplanına sahip olan birisi de yine kendi bakış açısına göre anlama çabasına giriyor. Bu farklılıkları nasıl değerlendirmek lazım?”

Moderatör bu soruya -özetle- şöyle cevap verdi: “İnsanın kapasitesi sınırsız denecek kadar geniştir. Kainatın yaratılışında ne kadar çeşitli özellikler yansımışsa, buna karşılık insan da bu özelliklerin hepsini araştıracak ve onların kaynağını tanıyacak aletlerle donatılmıştır. Böyle mucizevi bir yaratılış ile Yaratıcımızın bize, bizzat Kendisinin yarattığı ve hizmetimize sunduğu bu kainat aracılığı ile Kendisini tanıma imkanı verdiğini anlıyoruz. Fakat her bir insan bu kapasitesini çok sınırlı bir alanda kullanabiliyor. Bu da insanın yaratılmışlığının kaçınılmaz sonucudur. İnsanların mizacına, eğilimine, eğitimine, mesleğine göre birçok farklılıklarının olması gayet normaldir. Herkes kainata, olaylara kendi birikim, anlayış ve meslekleriyle bağlantılı olarak bakar. Burada bence en önemli hususlardan birisi ‘indirgemecilik’ten kaçınmaktır. Ben inşaat mühendisliği eğitimi almışsam kainatı ağırlıklı olarak bu açısından bakarak anlamaya çalışırım, bu gayet normaldir. Ama ben bu bakışı merkeze yerleştirir, başka bakışları yadsıyan bir tutum içinde olursam bu doğru değildir. Aynı husus vahye muhatap olma açısından da geçerlidir. Psikoloji birikimine sahip olan bir kimse elbette bazı ayetleri bu alanın verdiği birikim ve gözlükle okur, anlar ve açıklar. Ama bu, ayetlerin başka boyutları olmadığı anlamına gelmez. Öte yandan önemli olan kendi bilgi havuzumuzu temiz olduğunu gördüğümüz her türlü suyla doldurmaya çalışmak gereğidir. Biz kendi sondaj imkanlarımızla elde ettiğimiz sular yanında, başka bakışların, başka sondaj aletlerini kullanarak su elde edenlerin suyunu da kendi havuzumuza doldurabilmeliyiz.”

Arkasından başka katılımcılar da söz alarak aynı soru etrafında görüşlerini belirttiler. Mesela bir müzakereci şunu paylaştı: “Gerek moderatörün gerekse müzakerecilerin değerli tefekkürlerini dinleyince, soruyla ilgili olarak bir ifade aklımdan geçti: ‘Küllî bakış’! Yani eşyaya, varlıklara, mahlukata ‘bütüncül bir bakış’la bakmak. Aldığımız eğitim, mizacımız, yoğunlaştığımız alan ne olursa olsun her şeyden önce insanız. İnsan, -müellifin başka yerlerde söylediği ifade ile-, ‘câmî’ bir varlıktır. Dolayısıyla her ne kadar mühendis olan bir kimse mühendislik eğitimi, doktor olan bir kimse tıp eğitimi, psikolog olan bir kimse psikoloji eğitimi almış olsa da hepsi de insandır. Kainat temel mesajlarını, keza kainatın Yaratıcısının ‘insanlara yaratılışlarının amacına uygun yaşamaları için rehberlik yapmak üzere yaptığı konuşması olan Kur’an da ana maksatlarını her insana sunmaktadır. Dolayısıyla uğraş alanımız ne olursa olsun kainata ve Kur’an’a muhatap olduğumuzda genel mesajları alabiliriz, almalıyız. Bundan sonra ise mesleki birikimimiz belli alanlarda derinleşmeye yol açar. Bu da şüphesiz bir zenginliktir. Küllî bakış, her şeye, tabir caizse-, 360 derecelik bir açıyla bakmaktır. Bu açıdan bakış varlığı ve olayı çepeçevre içine alan bir bakıştır.”

Bütün bu tefekkürler bize taassuba, sabitleşmiş, dondurulmuş anlayışlara ve dolayısıyla taklitçiliğe saplanmaktan uzak kalmak gerektiği dersi veriyor. İnsan olabildiğince geniş açılardan bakabilmeli, farklı bir bakış açısı söz konusu olduğunda bundan yararlanmayı başarabilmeli, ifrat ve tefritten uzak kalabilmeli, ‘çok boyutlu bakabilme ve düşünebilme’ becerisi gösterebilmelidir.

Konuşmacı müzakeresini tamamlayınca moderatör buna şunları ekledi: “Küllî bakış bana televizyonculukta dron kameraların kullanılmasını hatırlattı. Eskiden televizyon çekimlerinde sabit bir kamera kullanılırdı. Sabit kamera nereye konulmuşsa yalnız orayı gösterir. Mesela önümde sabit bir kamera olsa sadece ön kısmı çeker, sağ-sol veya alt-üstten görüntü kaydedemez. Şimdilerde artık dron kameralar kullanılıyor. Hareketli bu kameralar her yönden çekim yaparak tam bir görüntü sağlıyor. İşte bizim de bu kameralar gibi tek yönlü bakış yerine her açıdan bakış yapabilen bir seyyaliyete yani esnekliğe sahip olmamız gerekiyor. Başka meslekî açılara açık olmamız gerekiyor. Dışlayıcı tavırlardan uzak olmamız gerekiyor. Böyle çok yönlü bakış, ifade etmek gerekir ki, kişiyi hem taassuptan kurtarır, hem daha zengin bakış açılarına sahip olmayı netice verir. Şimdi bakıyoruz bazı kimselere, diyelim ki bir hocadan ders almış, bir kültürün veya geleneğin içinde büyümüş, bir ekolle tanışmış, bunu yegane doğru bakış olarak değerlendirebiliyor, buna aykırı bir yaklaşım olduğunda alarma geçiyor. Dikkat etmek lazım.”

Ardından başka bir müzakereci de şunları dile getirdi: “İfade edildiği gibi, tekelci, inhisarcı anlayış insanı güdük bırakır. Oysa insan tüm kainatı kapsayacak yaratılışta bir varlık, kainat da her bir elementinin tüm kainat ile ilişkili olarak yaratılmış bir kitap, hatta yine Kur’an da ayetleri arasında birbirini açıklayan anlam örgüsü olan bir konuşmadır. Nitekim müellif Kur’an’ın kapsayıcılığını anlattığı bir yerde çok ikna edici örnekler veriyor. Mesela, Kur’an’daki ‘ Biz dağları zemine kazık ve direk yaptık’ (78: 7) ayetini açıklarken âmi bir insanın bu kelamdan anladığı hisseyi söylüyor. Sonra bir şairin bu kelamdan anladığı hisseyi söylüyor. Sonra bir edebiyatçının, sonra bir coğrafyacının, sonra daha ileri seviyede jeolog bir uzmanın, sonra daha da ileri seviyede mesela bir jeo-kimyager uzmanın anladığı hisseleri söylüyor. Demek ki bu anlayışların hepsi de bu ayetin anlam katmanları içinde vardır. Bu bakışı kainata da taşıyabiliriz. Diyelim ki güneşe baktığımızda eğitim ilköğretim seviyesinde olan bir kimsenin anlayışı farklı, astronomi eğitimi görmüş olan bir kimsenin anlayışı farklı olabiliyor. Bu farklılıklar çelişki değil herkesin seviyesine göre hisse sahibi olmasıdır, dolayısıyla hepsi de makbuldür.”

Daha sonra moderatör diğer müzakereleri de özetleyerek şunları söyledi: “Bütün bu tefekkürler bize taassuba, sabitleşmiş, dondurulmuş anlayışlara ve dolayısıyla taklitçiliğe saplanmaktan uzak kalmak gerektiği dersi veriyor. İnsan olabildiğince geniş açılardan bakabilmeli, farklı bir bakış açısı söz konusu olduğunda bundan yararlanmayı başarabilmeli, ifrat ve tefritten uzak kalabilmeli, ‘çok boyutlu bakabilme ve düşünebilme’ becerisi gösterebilmelidir. Başka bir ifadeyle insan ezberlerinin mahkumu olmamalı, duyduğu veya okuduğu bir şeyin başka ‘yönleri var mı’ diyebilmeli, birisinden ilk defa duyduğu bir şey karşısında bu, hakikatin hangi yönüne işaret ediyor deme olgunluğunu sergiyebilmelidir.”

Ders metnin okunması ve yapılan yeni müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın