Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Nas Suresi-2

Kur’an Okuma Denemeleri: Nas Suresi-2 | Ha-Mim

مِن شَرِّ ٱلْوَسْوَاسِ ٱلْخَنَّاسِ

114.4: “Sinsice vesvese fısıldayanın şerrinden.”

İslam’ın insanlara din olarak tanıtıldığı vahyin ilk ayetlerinde ritüellere yer verilmemesi ilginçtir. Bu yaklaşım, İslam’ı öğrenmek isteyenlere nasıl bir usul takip edeceklerini de öğretmektedir. Nüzul sırasına göre okunan Kur’an’ın ilk on üç yılına kadar nazil olan ayetleri genellikle varlıkların var ediliş biçimi ve Resuller ile kavimleri arasındaki ilişkilere dikkat çeker. İnsana varlıkların nasıl var olabileceğinden hareketle kendi varlığının anlamını ve bu dünyada bulunma nedenini anlamasına vesile olacak örnekler gösterir. Böylece muhataplarına, varlıklardan hareketle mevcudatı Var Edeni tanıma ve bilme eğitimi verir. Bu eğitim, insanın ruhuna yani varlığın manasını arayan yönüne doğrudan hitap ederek onun sonsuzluk arayışına cevap verir.

İnsan, etrafındaki her şeye anlam vererek onlarla etkileşir. Bu etkileşimleri dışarıya yansıtmak için sözlü ifadelere ihtiyaç duyar. Örneğin, güzel bir manzaraya herkes hayran olur ve hissettiklerini anlatmak ister. Burada önemli olan hayranlığın neye atfedileceğidir. Hayran olunan manzara mı, gök mü, yıldızlar mı veya tabiat mı? Bu güzelliğin varlık kaynağı olarak kime veya neye teşekkür etmeli? Bunu tespit etmek için öncelikle bu manzaranın ve diğer tüm varlıkların nasıl var olduklarını araştırıp sorgulayarak varlık kaynağını bulmak gerekir. Bu varlıklar nereden geldi, bu manzarayı insanın hoşlanacağı biçimde kim yaptı? Öncelikle bu sorulara cevap bulmak lazım. Hayranlık duyularak teşekkür edilecek yegâne varlık ancak bütün bu varlıkları Var Eden olabilir. Bu mantıki sonuç, insanın inancının temel dayanağıdır. İnanç, kesinlik demektir. İnsan, bu manzarayı ve diğer tüm varlıkları bilinçli bir şekilde ve kasıtlı olarak Var Eden bir Yaratıcının olması gerektiğinden emin olacak niteliktedir. Aksi halde değil bu manzara, en küçük bir detay bile kendiliğinden var olamaz. İnancını bu temele dayandıran bir insan kendisine sunulan bunca güzellik ve iyilik karşısında minnettar olur ve bu minnettarlık duygusunu ifade etmek ister.

İbadet, insanın kendisine sunulan sonsuz nimetler karşısında teşekkürlerini ve minnettarlığını ifade etme aracıdır. İbadetler, bilinçli bir seçim ve kesin bir inancın tezahürü olarak yansır. Örneğin, acıkan biri yemeğe ihtiyaç duyar ve kendisine sunulan yemek için minnettar olur. İnançlı bir insan bu yemeğin ve yeme ihtiyacının Varlık Kaynağını yegâne şükür ve minnettarlık mercii olarak tanır. Diğer tüm unsurları ise yine bu Varlık Kaynağının eseri olarak tanır ve O’ndan dolayı onlara hürmet eder. Kur’an, insana bu yegâne Varlık Kaynağı olan Allah’ı tanıtır ve O’na şükretmeyi öğretir. Şükür ve ibadetin bu bilince dayanması gerekir. İnsani özelliklerini yerinde kullananlar, bunca iyilik ve ihsanı sağlayan Varlık Kaynağına yani Yaratıcıya müteşekkir olur ve O’nu takdir eder. Bu minnettarlık ve takdiri ifade edebilmenin ilk şartı ise Yaratıcıyı tanımaktır. İnsan Varlık Kaynağını tanıdığı zaman teşekkür ve takdiri anlam kazanır. İbadet, bu minnettarlığın özel biçimidir. Varlık Kaynağı olan Yaratıcı, bu kâinat koşulları içinde tanımlanamayan ve hatta hayal dahi edilemeyen Mutlak özellikleri olması gerektiğini yarattıklarından anladığımız Mutlak Varlıktır. Peki insan bu Varlığı nasıl bulacak? Bunun için ilk olarak kendisinin ve diğer varlıkların nasıl var olabildiklerini sorgulama sürecinden geçmelidir. Bunca iyilik ve nimeti insana sunan diri, yaşayan ve bilinçli bir Mutlak Varlık olması gerektiği sonucuna mantıken ulaşmalıdır. Daha sonra, bu Varlıkla bilinçlilik, düşünme gibi sonsuz duyguları aracılığı ile iletişim kurabilir. Bütün nimetlerin Varlık Kaynağı olan fakat yarattığı bu kâinat cinsinden olmayan Mutlak Varlığın, varlığını tanıdığını ifade ederek O’na şükredebilir. Mutlak Varlık Kaynağını fiziken görmesi mümkün değildir fakat insanı ve her varlığı her an yenileyerek yaratması gerektiğinden hareketle O’nun her şeyi gördüğünden emin olabilir. Her an ilişki kurduğu eşyanın varlık alemine gelişini gözlemleyerek ulaştığı bu mantıki sonuca dayanarak Varlık Kaynağının bütün özelliklerinin Mutlak olması gerektiğini idrak edebilir.

Bilinçli bir inanç süreci, insanı her zaman Varlık Kaynağı ile irtibata geçirir. Bu farkındalığı yaşayan bir insan Varlık Kaynağını fiziken görmese de O’nun kendisini daima gördüğünden emindir. Çünkü Varlık Kaynağı Mutlak yani kâinat türünden bir varlık değildir. İnsan gözü sadece kâinat türünden belli varlıkları görebilir. Görmesi sınırlıdır. Mutlak Varlık ise sınırlı değildir. Dolayısıyla insan O’nu göremez fakat özelliklerinin yansımalarını görebilir. Örneğin, bir bilgisayar mühendisinin bilgisayarın bir parçasına veya tümüne benzemesi mümkün değildir. Birisi yapılmaya muhtaç akılsız, bilinçsiz, iradesizdir, mühendis ise onu dizayn eden bilinçli ve hiçbir surette yaptığı makinenin varlık düzeyinde olmayan bir varlıktır. Mutlak olanı insan gözü idrak edemez fakat gözlerin görmesini Var Eden, tanım gereği her şeyi görüyor olmalıdır, aksi halde var edemez. İnsan aklen, kalben ve tüm duygularıyla bu sonuca ulaşması halinde imanın en üst derecesi olan ihsan makamına, yani varlığında varlık vereni tanıma dürüstlüğüne, tutarlılığına ulaşır.

Her olay ve varlık insanın insani özelliklerini artıracak ve onu diğer canlı varlıklardan farklı kılacak kadar mucizevidir. Sıradan gibi görünen bir hareketimizde dahi, mesela, yürüyebildiğimiz müddetçe, bu şartların var edilmesinden dolayı şükretmeliyiz. Bizi yolda yürüten ne ayaklar ne de yer çekimidir. Her şeyi en mükemmel biçimde var ederek varlığını devam ettiren Yaratıcıya şükretmek en insani davranıştır. Bu farkındalık, ibadet kavramına yeni boyutlar kazandırarak insanın hayatına anlam katar. İnsanın bir şeye ihtiyacı olduğunda bunu dile getirir ama ihtiyaçları da sonsuzdur. Bu dünyada uygun koşullar sağlanarak yaşatılmaktadır. Fakat kâinatı aşan ve ebediyete uzanan sonsuz mutluluk ihtiyacı da vardır. Bu sonsuz mutluluk ihtiyacı, dünyadaki geçici mutluluklarla karşılanabilecek gibi değildir. İnsan burada her ne yaşarsa yaşasın, ellerinin arasından kayıp gidiyor. Hiçbir şeyi tutamıyor ve yerinde kalmasını sağlayamıyor. Oysa o, hiç bitmeyen bir mutluluk istiyor. Bu mutluluk ise ancak Ebedi Varlık Kaynağı tarafından ve ebedi bir hayat biçiminde insana verilebilir. İnsanın buna hazır olması için dünyadayken Varlık Kaynağını tanıması ve her an O’na kavuşmayı özlemle beklemesi gerekir. Dünyadaki ayrılıklar ve fanilikler insana, her an ebediyete intikal etmeye hazırlanması gerektiğini hatırlatır. Bu dünya sanki bir başka ülkeye gitmek üzere her an hazır olmamız gereken bir havaalanı gibidir. Uçağın gelip bizi almasına ve bir yolculuğa çıkmaya hazır olmalıyız.

Spekülasyonlara dayanan felsefi anlayışlarla imanın temeli inşa edilemez. İnsan, kendisiyle irtibat halinde olan ve her ihtiyacını karşılayan bir Varlık Kaynağı olduğunu fark ettiğinde varlığıyla uyumlu hale gelir. Bunu da ancak bilinç veya ruhla gerçekleştirebilir. İnsanın bu hakikatin farkına varmasına ve minnettarlığını ifade etmesine “dua” denir. İnsan, bütün ihtiyaçlarının ancak Yaratıcısı tarafından var edildiğinin bilincinde olmalıdır. Her zaman kendisini Var Edenle beraberdir. Kâinatı bir ev ve kendi bedenini de o evin bir odası gibi algılayarak evin sahibi olarak kâinatın Yaratıcısını tanımak gerekir. İnsan duyguları, ev sahibini tanıyarak mutluluğunu ifade etmek ister. Bu minnettarlık “Subhanallah” ve “Elhamdülillah” ile ifade edilir. Yine insan hatalarını düzeltmek için yardıma ihtiyaç duyar. Yaratıcısı insanın bu halini bilir ve onu incitmeden terbiye etmek ister. Kur’an bu süreçte insanı, Şeytan olarak tanıttığı gerçeklerin anlaşılmasında bir ölçü birimi görevi yapan alternatif görüşlere dikkat etmesi için ikaz ediyor.

İslam geleneğinde kötülük veya şer iyiliğin, hayrın alternatifi olduğu için yokluk olarak tanımlanır. İnsanın ikna olduğu bir inancı yoksa kendi gerçekliğini inkâr devreye girer. İnkârın bir gerçekliği yoktur. Hak geldiğinde batıl zail olur. Yani gerçek ortaya çıktığında yanlışlık kaybolur. İnsan kendi gerçeğinin farkına vardığında hayatındaki boşluk ve anlamsızlık kaybolur. Bunun farkına varmadığında ise yanlışa kapılabilir. Kendi gerçekliğinden hareketle bir inanca ulaşabilir ama inancın gereği gibi yaşamazsa Şeytan’ın eline, yani gerçeği olmayan anlayışlara, kötülük denizine düşer. İnsan, kendisine verilmiş bütün özellikler ve varlığını yabana atamaz. Varlığının ve özelliklerinin bir Sahibi veya Varlık Kaynağı vardır. Bu Varlık Kaynağı ancak kâinatın tümünün yaratıcısı olan Allah’tır, ki Ona Kur’an “Rabbu’l-alemin” der.

Kur’an Okuma Denemeleri: Nas Suresi-2 | Ha-Mim

İnsan her zaman Allah’ın farkında olmaya çalışmalıdır. Bu bilinçle hayatındaki boşlukları ve anlamsızlıkları azaltabilir. Bu amaçla ilk önce inancını sağlam temellere dayandırmalıdır. Bu temeli inşa etmek için yaratılışta yansıyan özellikleriyle Yaratıcısını tanımak için akıl yürütmelidir. İnsan, günlük hayatta çoğu zaman düşünüp akıl yürütmez ve ayrıntılı düşünmez. Halbuki inancın temelini inşa etmek için kendisine verilen bütün özelliklerini kullanarak araştırmalı ve akıl yürütmelidir. Çünkü hayatını üzerine bina edeceği inancın temelinin sağlam olması şarttır. Var edilmek zorunda olduğunu ve varlığını bir varlık Kaynağına izafe etmesi gerektiğini anlamalı ve bu gerçeğini daima hatırlamalıdır. Varlığının bir Sahibi olduğu ve her zaman kendisine iyilikte bulunduğunu fark etmelidir. Beden, insanın evidir. Yaratıcı ise ev sahibidir. Burada varlığının ev sahibine ait olduğunu fark etmelidir. Yaratıcının insana verdiği her şey ihtiyaçlarını karşılayabilecek niteliktedir. Bütün kâinat, insanın yaşamasına uygun biçimde var ediliyor ve çalıştırılıyor. İnsan bu hakikatin farkına vardığı oranda anlamsızlık ve boşluk yani kötülükten uzak kalabilir.

ٱلَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ ٱلنَّاسِ

114.5: “O ki, insanların göğsüne vesvese fısıldar.”

Bu ayetin “kalbine” değil de “göğsüne” ifadesini kullanması ilginçtir. “Göğüs” kalbin içinde bulunan daha geniş bir alanı ifade eder. Bu da gösterir ki vesvese tam kalbin içinde değil, yakınında fakat dışındadır. İnsanın tüm duyguları sadece kalp ile temsil edilmez. Bazı yanlış düşünceler ve zararlı duygular kalbin yakınında bir alternatif olarak gelir. Nasıl ki, “aydınlık” dediğimiz zaman hemen aklımıza “karanlık değil” diyerek “karanlığı” hatırlarız, “vesvese” nin özelliği iste bu nevidendir. Bu esnada, “vesvese vericiler” diye Kur’an’ın bahsettiği gerçeklerin alternatifi olan anlayışlar, görüşler insana fısıltı ile önerilerini sunar. Ne var ki, insan duyguları sadece kâinatın Sahibini tanıması ile tatmin olabilir. İnsan yaratılışına uygun davranmalıdır. Mükemmel biçimde yaratılmıştır. Fakat çoğu insan genellikle bu mükemmel yaratılmış olma özelliğinden faydalanmaz. Bu takdirde kalbinin muhtaç olduğu gerçeği tanıma ile vesveseler arasında kararsız bir şekilde anlamsızlıklarla dolu bir hayat yasar. Böylece başkalarının kendisi için karar vermesine izin verir, toplumda veya medyada duyduğu her sözün veya reklamın pesinde sürüklenerek hayatını sürdürür. Ebedi tatmin bekleyen kalbi duygularını geçici eşya veya spekülasyonlara dayanan görüşler peşinde koşarak “bir de şunu elde etsem tatmin olacağım” diye hayatını hayal aleminde geçirir. İnsan eğer kalbini veya vicdanını dinlerse, kendisinin ve diğer varlıkların var olabilmesi için Mutlak bir Varlığın var olması gerektiğini tasdik eder ve ancak O Mutlak Yaratıcıyı tanıyarak kendisinin hizmetine sunulan her şey için Ona teşekkür eder ve böylece hayatını daima tatmin olmuş bir kalple geçirebilir. İnsan, varlığı sorgulamadan doğru ya da yanlışı ayırt edemez. Kendisi ve kalbinde ne olduğunu gerçekten deşifre ederse, Kur’an’ın söylediklerinin insan eğilimine uygun olduğunu görür.

مِنَ ٱلْجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ

114.6: “İnsan ve cin türünden olan bütün vesvese vericilerden Allah’a sığınırım.”

Modern yaşama biçimi başlı başına insanı gerçeğinden gafil kılar. Bu manada ona farklı alternatifler sunarak acziyetini ve var edilmek zorunda olduğunu unutturur. Sonsuz alternatifler arasında bocalayan insan zamanını boşa harcamış olur. Vesvese vericiler insanın zamanını tüketerek var olma gayesinden uzaklaştırır. Kur’an her şeyin çift yaratıldığını tekrarla okuyucusuna hatırlatır. (Mesela 51: 49 ve 36: 36). “C-N-N” kelime kökü kapalı, kalkan, korunmuş, örtülü, ağaçları çok olduğu için toprağı tamamen kapatılmış olan yerler anlamında “cennet” yani bahçe gibi anlamlarda kullanılır. İnsanlar nedenlerini fiziken bilmedikleri için bazı ruhsal, duygusal hastalıklara “cinnet getirdi” derler. İnsanın çifti de Kur’an ifadesinde “Cin” olarak tanıtılır. Fiziksel bedeni olan insanın bir de fiziksel bedeni olmadan yaratılan bilinçli varlıklar olmalıdır. Erkek cinsi yaratılmışsa onun çifti olan kadın da yaratılmalıdır. Etrafımızda gördüğümüz eşyanın bir madde olarak görünen özelliği vardır, bir de bu madde olarak görünen yönünde yansıyan, düzenlilik, amaçlılık, güzellik, ölçülülük gibi birçok maddi olmadığı için görünmeyen, insana fiziken kapalı olan manevi özellikler vardır. İster maddi özelliğiyle ister maddenin üzerinde yansıyan ve maddi olarak görünmeyen özellikleri ile tüm kâinat insan için bir eğitim alanıdır. Bazı kişiler mesela bir ağaca bakar ve onun kasıtlı bir şekilde yaratıldığını onda yansıyan özelliklerine dikkat ederek hemen anlar. Bazı kişiler de Yaratıcıyı tanımak için bir gayret içinde olmaz, o takdirde ağacın odun yönüne bakar ve bu odunun o mükemmel çiçekleri, yaprakları, meyveleri ve fotosentez yapma özelliğinin varlık kaynağı olduğunu iddia eder. Kur’an’a göre inançsız cinler insana, ağacın ilk bakışta odun olarak görünmesini ve her şeyin bu odun tarafından yapılıyor olması fikrini sunarak ağacın fiziki olmayan özelliklerini inkâr ettirir. İşte bu cin türünden olan vesvese vericiler fiziken görünmez ama sundukları farklı alternatifler ile insanı oyalar.

Vesvesenin kaynağı sadece cinler değildir. İnsanlar ve onların sunduğu farklı varlık yorumları da vesvese verir. Şimdilerde çok yaygın olan “tabiat yapıyor, madde kendisi üretiyor, doğal olarak oluşuyor” gibi tüm alternatif görüşler, inanmamaya karar vermiş olan insanlara vesvese verir. Kur’an, bu görüşler bizi oyalamasın diye bu ayetle ikaz eder. Akıl ve vicdan ile vahiy ve kâinatın var ediliş biçimi ile peygamberler göndermek suretiyle insana Varlık Kaynağını tanıtarak O’na tabi olması gerektiğini öğretir. Bu yol ayrımındaki insan, şeytanın temsil ettiği anlamsızlık ve rastgele varoluş fikrine uyarak yaşarsa vesveselere teslim olur. Akıl, vicdan, kâinatın var ediliş biçimindeki mesajlar ile vahiy ve elçilerin getirdiği habere uyarsa vesveselerden emin olur. Var ediliş gayesine uygun olan yolu seçerek mutlu biçimde yaşar.

https://ifw.ha-mim.org/chapter-nas-part-2/

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Nas – Part 2 –09/16/19” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın