Ders Notları

“Tağut” Kavramı Üzerine

“Tağut” Kavramı Üzerine | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz haftalarda yapılan (08. 06. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene” dersinde, ilgili metnin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Moderatör önceki dersin uzun bir özetini paylaştıktan sonra metnin yeni cümlelerini okumaya başladı: “Evet, şeytanlar, güya ene’nin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalalet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük alemde ene, büyük alemde tabiat gibi tağutlardandır.” Arkasından metindeki ayeti okuyup dipnottaki mealini zikretti:

لَآ اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Yani, “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, mutlak işitendir, mutlak bilendir.” (Bakara 2/256).

Görüldüğü üzere, -ayet-i kerimenin dışında-, iki cümleden oluşan paragrafçıkta müellif, şeytanların ene’yi devreye sokarak, onun dürtmesi ve didiklemesi ile dinsiz filozofların hakkaniyetli düşünmelerini engellediğini, onları dalalete yani akıl ve insanî gerçekle çelişen anlayışlara sevk ettiğini dile getiriyor. Peşinden de “enfüste” yani insan ölçeğinde ene’nin tağut olduğu gibi, “âfakta”, yani dış alemde de tabiatın “tağut” olduğunu ifade ediyor. Arkasından söz konusu ayeti naklederek hem delillendirme yapıyor hem de önemli noktalara göndermede bulunuyor. Derste bu önemli noktalardan bazılarına işaret edildi. Ben bunların tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=wkt1RS9ynBc) bazılarını aktarmak istiyorum.

Tağut, önemli bir Kur’an kavramı, iyi anlamak gerekiyor. Okuduğumuz parça tağut konusunu ele alan bir metin değil ama burada tağutun mahiyetine dair dikkat çekici bir gönderme yapılıyor, ene ile bağlantılı olarak. ‘Tağut’ kelimesi Kur’an’da bir nehrin yatağını aşması, azgınlaşması (69: 11) anlamından başlayarak, bir kişinin veya sembolün sınırlarını aşırı bir şekilde aşıp azgınlaşması anlamında kullanılmıştır. Bir kişinin veya bir sembolün hiçbir surette sahip olmadığı özellikleri kendisinde görmesi veya göstermesidir. Okuduğumuz bağlamda metin, ene’nin nübüvvet çizgisinde çalışmamasını tağut olarak niteliyor.

Moderatör özetle şunları kaydetti: “Tağut, önemli bir Kur’an kavramı, iyi anlamak gerekiyor. Okuduğumuz parça tağut konusunu ele alan bir metin değil ama burada tağutun mahiyetine dair dikkat çekici bir gönderme yapılıyor, ene ile bağlantılı olarak. ‘Tağut’ kelimesi Kur’an’da bir nehrin yatağını aşması, azgınlaşması (69: 11) anlamından başlayarak, bir kişinin veya sembolün sınırlarını aşırı bir şekilde aşıp azgınlaşması anlamında kullanılmıştır. Bir kişinin veya bir sembolün hiçbir surette sahip olmadığı özellikleri kendisinde görmesi veya göstermesidir. Kısaca belirtmek gerekirse metin, ene’nin nübüvvet çizgisinde çalışmamasını tağut olarak niteliyor. Eğer ene ‘ben yapıyorum, ben gerçekleştiriyorum, ben biliyorum…’ diye kalkıp oturuyorsa yani kendine kudret veriyorsa, kendine sahiplik veriyorsa, kendine pay biçiyorsa bunun adı bir çeşit tağutluk oluyor. Bu vesile ile, bir zamanlar üniversitelerde tağut üzerine söylenen sözleri, atılan sloganları hatırlıyorum. Birileri, ‘tağutla mücadele etmek lazım’ derlerdi. Bazı gruplar, belli siyasi rejimleri kast ederek ‘kahrolsun tağutlar’ diye slogan atarlardı. Hatta ilginç bir fıkra da anlatılır: Bir polis, arkadaşına ‘ben zaman zaman öğrenci eylemleriyle ilgili görevlere gidiyorum. Muhafazakar diye bilinen gruplar ‘kahrolsun tavuklar’ diye bağırıyorlar. Ben anlayabilmiş değilim, nedir bunların tavuklardan alıp veremedikleri’ demiş. Zavallı polis tağut kelimesinden habersiz de diğer insanlar bunun anlamını, Kur’anî bağlam içinde yeterince biliyorlar mı, bence düşünmek lazım. Tağut kelimesini siyasi bir rejime indirgemek çok sathî, çok yüzeysel bir anlayış değil mi? Peki, metin nasıl işaret ediyor tağut kelimesine? Küçük alemde ene tağuttur, diyor. Yani eğer ene, -buraya kadar Risale’de anlatıldığı üzere-, doğru anlaşılmazsa, insan bildiği, yaptığı, sahibi olduğunu zannettiği şeyleri kendine mal ederse bu tam anlamıyla bir tağutluk oluyor, kendine dolaylı olarak ilahlık atfediyor. Oysa, -var etme açısından- bedeni kendisine ait olmayan, varlığını devam ettirecek ihtiyaçlarını kendisi var etmeyen daha doğrusu var edemeyen, mesela teneffüs ettiği havanın yaratılmasında, oksijenin bedeninde kirlenmiş kanı temizlemesinde -sembolik tutumlarının dışında-, hissesi olmayan insan nasıl olur da, ‘ben yapıyorum, ben oluşturuyorum, ben gerçekleştiriyorum…’ türünden anlayışlara kapılabilir?”

“İtiraf etmeliyim ki, rejimlere ilişkin bir siyaset okumasına indirgenen tağut kelimesini, insan olarak benimle, kendimle böylesine ilişkilendiren ve beni uyanıklığa sevk eden böyle bir tağut yorumunu ben okuduğumuz bu eserlerde buldum ve buluyorum. Bunu bir aidiyet övgüsü olarak da söylemiyorum. Acaba nübüvvet çizgisi doğrultusunda çalıştırılmayan ene’yi tağut olarak niteleyen başka eser veya kaynak var mıdır, en azından ben bu tür bir kaynakla karşılaşmadığımı ifade etmek istiyorum. Öte yandan müellif bunu sadece ene ile irtibatlandırmıyor, dış dünyada tabiatın da, yine nübüvvetle gelen mesaj doğrultusunda değerlendirilmediği takdirde, bir tağut olduğuna dikkat çekiyor. İnsan bencilliğinin, yani bir şey yapmak için iradesini kullanmaktan başka bir güce sahip olmayan insanın, kendisinin bir şeylere varlık verdiğini sanması ile, varlıkların da kendilerinin bir şeyler yapma gücüne sahip olduğunu zannetmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu açıktır. Tabiatçılığa yani doğanın etkinliğine inanan kimselerin esas probleminin de, insanların kendilerini etkin görmeleri olduğunu yine bu parça ifade etmiş oluyor.”

“Şimdi, metinde geçen ayetin tamamının mealine bakalım: ‘Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. O halde, kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah mutlak işiten ve bilendir.’ (Bakara 2/256) Ayetin baş kısmında dinde ‘ikrah’ yani kerih veya nâhoş görüp karşı çıkma, baskı kurma, zorlama yoktur’ diyor. Bu, başlı başına bir konu, geçelim. Devamında ise tağutu inkar edip Allah’a iman etmenin neticesine işaret ediliyor: Kopmak bilmeyen, sapa sağlam bir kulpa yapışmak! Fezlekede, yani ayetin sonuç ifadesinde de Allah’ın mutlak semî yani sonsuz işiten ve mutlak alîm yani sonsuz bilen özelliği ifade ediliyor. Burada çok sağlam, kopmaz kulp anlamındaki ‘el-urvetü’l-vüska’yı da iyi anlamak lazım. Bu nedir diye düşündüğümüzde, okuduğumuz metinle bağını kurarak ifade etmek gerekirse bu, ene’yi nübüvvet çizgisinde çalıştırmanın bizi götürdüğü sonuçtur, diye anlayabiliriz. Biz bu yolu izlediğimizde varlık kaynağı ile gerçekçi, sağlıklı bir ilişkiye geçer, her şeyde Onun ilmini, iradesini, kudretini, malikiyetini, hâlikiyetini… görür, Ona teslim oluruz, Ona dayanırız, -Kur’anî ifade ile- Ona tevekkül ederiz. Eğer ene’yi nübüvvetle gelen mesaja uygun şekilde çalıştırmazsak, söz gelimi, yaratılmışlarda Yaratıcıyı görmez yahut görmek istemezsek el-urvetü’l-vuska’ya yapışmayı kaybederiz. Demek ki, bu tutunmayı, bu yapışmayı kaybetmemek için kendimizde gördüğümüz özellikleri Varlık Kaynağı ile irtibatlandıracağız, ene’mizi yalnızca kendisine tanınan alanda serbestçe seçme özelliğine sahip kılınan ince bir tel olarak göreceğiz, onu Yaratıcıyı tanımaya yarayacak ölçü birimi olarak değerlendireceğiz… Yine sağlam kulpa yapışmak için tabiatı yani varlıkları ve onlarda yansıyan özellikleri de Yaratıcının kendisine bakan yönü ile, -müellifin başka bir yerde kullandığı ifade ile-, masdar yani kaynak olarak değil ‘mazhar’ yani bir çeşit ayna olarak göreceğiz. Bu aynada yansıyan özellikleri varlıkların kendisine, mevhum, hiçbir varlık özelliği taşımayan, yani varlık aleminde vücudu olmayan olan farazi, hayali tabiata değil Yaratıcıya atfedeceğiz, Onu gösterdiğini göreceğiz, yani onların ancak mutlak olana Yaratıcının özellikleri olabileceğini fark edeceğiz. Bu bağlamda ‘kopmaz, sağlam kulp’ O Varlık Kaynağı; ona yapışmak da O mutlak Varlık Kaynağına dayanmak anlamına geliyor.”

Öte yandan müellif bunu sadece ene ile irtibatlandırmıyor, dış dünyada tabiatın da, yine nübüvvetle gelen mesaj doğrultusunda değerlendirilmediği takdirde, bir tağut olduğuna dikkat çekiyor. İnsan bencilliğinin, yani bir şey yapmak için iradesini kullanmaktan başka bir güce sahip olmayan insanın, kendisinin bir şeylere varlık verdiğini sanması ile, varlıkların da kendilerinin bir şeyler yapma gücüne sahip olduğunu zannetmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu açıktır. Tabiatçılığa yani doğanın etkinliğine inanan kimselerin de esas probleminin insanların kendilerini etkin görmeleri olduğunu bu parça ifade etmiş oluyor.

“Ene’nin kendini kaynak görmesi, katılaşması, buz kesmesi yani her şeyi kendine mal etmesi söz konusu olursa, bu mal ediş tabiatta olup biten olayları da tabiata mal etme sonucunu doğurur. Bana verilen seçme alternatiflerinden birini seçtiğim zaman çıkan sonucun ‘yaratıcısı benim’, bana yaratılışımda verilen özelliklerin ‘kaynağı benim’ diyen bir kimse başkalarının yaptıklarının failini de onların kendileri olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Onların varlıklarının da kaynağı kendileridir diye görmek zorundadır. Giderek kainatta gördüğü bütün oluş, yaratılış ve fiilleri tabiatın kendisine havale eder. Bu takdirde küçük alemimizde ene tağut olduğu gibi dış alemde tabiat da tağut olur. Buradan anlıyoruz ki meseleyi önce kendi dünyamızda çok iyi tahlil etmeli, yaptıklarımıza ene’nin yani kendimizin kaynak olamayacağını çok iyi fark etmeliyiz ki tabiat tağutuna, yani maddenin kendisini sanki bir şeylerin yaratıcısı imiş gibi görme hatasına yamanmayalım.”

Bundan sonra bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “İki husus dünyama geldi, okunan metni ve yapılan tefekkürleri dinlediğim zaman. Birincisi, zikredilen edilen ayetle ilgili. Gerçekten bu ayet tağutun tanımına dair önemli bir hususa işaret ediyor. ‘Kim tağutu inkar ederse ve Allah’a iman ederse’ diyor. Demek ki, tağuta inanmak ile Allah’a iman etmek birbirinin zıddı, diğer bir ifade ile tağutu inkar edince insan Allah’a iman etmiş oluyor. Zira tağutu inkar eden yani içte ve dıştaki özellikleri sorgulayarak ne insan olarak benim kendimin, ne tabiatta gördüğüm özellikler tabiatın eseri olamaz’ diyen bir kimse Varlık Kaynağına yani Allah’a iman etmiş olur. Eğer bir kimse tağutu inkar etmiyorsa yani ene kendine varlık veriyorsa, tabiatın varlığını da tabiatın kendine izafe ediyorsa ‘mutlakiyeti’ne uygun olarak Allah’a iman ediyor olamaz. Demek ki, Kur’an Allah’a imanın ön şartının tağutu reddetmek olduğunu öğretiyor bize. Buradan şuraya geleceğim: Söz konusu ayetin devamındaki ayet tağutu daha açık bir şekilde tanımlıyor. Ayet şu:

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوٓا اَوْلِيَآؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ 

Yani, ‘Allah iman edenlerin ‘velisi’dir. Onları karanlıklardan nûra/aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları nûrdan/aydınlıktan karanlıklara çıkarır.’ (Bakara 2/257). Bu ayette tağut ‘insanları nûrdan karanlıklara çıkaran şeyler’ olarak bir tarife tabi tutuluyor. Bilindiği gibi ‘nûr’ vahyin anlatımında bir açıdan Kur’an’dır (Teğâbun 64/8), bir açıdan Peygamberdir (Mâide 5/15), bir açıdan Hakka giden yol yani hidayettir (İbrahim 14/1). ‘Karanlıklar’ ise küfür ve çeşitleridir. Dolayısıyla her ne ki bizi imandan, vahiyden, peygamberden ve nebevî mesajlardan alıkoyuyorsa o yahut onlar kelimenin tam anlamıyla tağuttur. Bu çerçevede ene, -müzakerelerde birkaç defa altı çizildiği üzere-, eğer nübüvvet çizgisine uygun çalışmazsa ‘tağut’tur, yine tabiata Yaratıcıyı gösteren bir çeşit kitap veya ayna olarak bakmayan kimse için tabiat tağut olur.”

“İkinci söyleyeceğim husus müellifin başka bir eserinde dile getirdiği mücadelesidir. Şöyle diyor: ‘Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı kastî, gölgevâri bir ayna gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar. İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır. Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi…” (Mesnevî-i Nuriye, İstanbul 2020, s. 105, YAN). Ben kendi adıma, kendime soruyorum, böyle bir mücadelem var mı, diye. Neden? Çünkü, ‘ene’yi ve ‘tabiat’ı mücadele edilecek bir çeldirici, bir tağut olarak görmüyorum veya görmüyoruz çoğu defa. Oysa Yaratıcıya iman ettiği halde birçok insanın ayağının kayabildiği, tevhidî hassasiyetin korunamadığı yerler tam da buralar. Allah’a iman eden birçok kimse şu veya bu oranda, zaman zaman ene’ye ve tabiata tevhidî hakikatle uyuşmayan bakış yapabiliyor, söz söyleyebiliyorlar. Demek ki çok dikkatli olmak gerekiyor. Müellif bunu yıllarca devam ettiği mücadelesi olarak niteliyor.”

Ders, bu çerçevede verimli müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın