Somut bir konuda bir yazıyı okurken veya bir konuşmayı dinlerken yapılan açık hatayı hemen fark eder, “öyle değil” deriz. Söz gelimi doğup büyüdüğümüz yerleşim birimine ait yanlış bilgi hemen dikkatimizi çeker, “aşağıdan geçen çayın adı şu değil bu” veya “nüfus şu kadar değil, bu kadar” deriz. Aynı husus fikri konular için de söz konusu olur. Eğer bir konuda belli bir kanaat oluşturmuşsak, kanaatimize aykırı bir düşünce ile karşılaştığımızda hemen zihnimizi tırmalar, “doğru olmamalı” veya “yanlış görünüyor” deriz. İster somut konular yani fiziki tasvir veya bilgiler ister soyut yani düşünce ve kanaatler olsun yanlış yahut hatalı verileri fark eden ve hemen düzeltme yapan bir “edit” merkezi vardır adeta beynimizde. Bu merkez hatalı olan verileri anında yakalar, eğer üzerinde durursak ifade ve içerik düzeltmesi ve düzenlemesi yapar. Zira insan fıtratı yanlış ve doğruyu birbirinden ayırt edebilecek bir özellikle donatılarak yaratılmıştır.
Düşünce yahut inanca ait konularda edit merkezimizin devreye girmesi, söz konusu fikir veya inanç konusunda yeterli ve güçlü bir donanıma sahip olmaya bağlıdır. Bundan mahrum olduğumuz durumlarda, ortaya konulan düşünce veya yorum hakkında -çok genel bilgiler ve aklî ilkelere aykırı olmadıkça-, ya kabul eder ya askıya alır ya sessiz kalır; geçer gideriz. Fakat düşüncelerimizi sağlıklı temellendiriyor, sorgulayarak benimseme yolunu tercih ediyor, okuma ve tefekkürlerimizle sürekli olarak derinleşmeye çalışıyorsak “edit merkezimiz” daha yoğun ve daha titiz çalışır hale gelir. Çünkü insanın duygularına sınır konulmamıştır, ta ki bu suretle insan bu duyguları kullandıkça kapasitesi gelişsin ve genişlesin.
Bu çağrışımları Ha-mim derslerinde zaman zaman duyduğumuz “bu şöyle olmalı”, “eğer bu şu demekse oturmuyor”, “ben şöyle düşünüyordum, galiba doğrusu şu” mealindeki bir çeşit “edit” içeren sözler dolayısıyla hatırladım. Bunlardan birisi geçen hafta yapılan (09. 06. 2025) İşârâtü’l-i’câz dersinde yaşandı. Bakara suresinin 30. ayetinin önceki ayetle bağlantısının çalışıldığı yerde müellif Nursi şunu söylüyor: “…Bu ayetler, beşere verilen büyük nimetleri tadat ediyor. Birinci ayetle en büyük nimete işaret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilatı ona teshir edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu ayet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işaret edilmiştir.” Derste moderatör paragrafın daha iyi anlaşılması için önce 29. ayetin mealini okudu: “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir” (2: 29). Ardından 30. ayetin mealini paylaştı: “Hani, Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz’ demişler, Allah da: ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim’ demişti” (2: 30). Sonra da metne atıf yaparak şunları söyledi: “Müellif her zaman yaptığı gibi bu ayetin önceki ayet veya ayetlerle “vech-i irtibat”ını yani ilişkisini gösteriyor. Çalışmaya başladığımız 30. ayetin de 29. ayetle bağlantısını dört maddede ele alıyor. Birinci madde olarak, öncesi ve sonrasıyla bu ayetlerin insanlara verilen nimetleri saydığını, birinci ayette insanın ‘hilkatin neticesi olduğu ve yer yüzünün bütün fakülteleriyle ona ‘eshîr’ edildiğini zikrettiğini, bu ayetle ise beşerin yer yüzüne halife kılınma nimetine işaret edildiğini dile getiriyor. Demek ki bu iki ayet arasında, bir açıdan bakıldığında böyle bir alakanın bulunduğu anlaşılıyor. ‘Bu makul mü’ diye düşününce, insanın zihnine de yatıyor. Gerçekten insan, -müellifin başka yerdeki ifadesini hatırlarsak-, yaratılış ağacının meyvesi, neticesi hükmünde. Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğu ortada. Bu ayette, detaylıca çalışılacak olan ‘insanın arza halife olması’ da diğer büyük bir nimet diye anlaşılıyor.”
Bir müzakereci moderatöre metindeki “teshîr” kelimesinin, kitabın sözlük kısmında nasıl açıklandığını sordu. Moderatör kelimenin “emrine verme” şeklinde meallendirildiğini belirtti, aynı müzakereci -sonradan bazı tasarruflarla- şunları söyledi: “Teshîr kılma ifadesini, kanaatimce ‘emrine verme’ şeklinde karşılamak çok uygun görünmüyor. Çünkü bir şeyi ‘emrine verme’ onda istediği gibi tasarrufta bulunma, ne isterse onu yapma’ gibi çağrışımlar içeriyor. Oysa insana verilen -metindeki ifadeyle-, arz ve müştemilatı yani dünya ve ilişkili olan şeyler insanın dilediği gibi, dilediği şekilde emrine verilmiş olmamalıdır. Bunu ‘insanın kullanımına sunmak’ şeklinde anlamak daha uygun görünüyor. Niçin? Çünkü insan, ileriki ayetlerde ifade edileceği üzere kendisine ‘esma öğretilen’ bir varlıktır. Et ve kemikten ibaret bir ‘beşer’ değil, varlığı okuma aletleri ile donatılmış olan bir varlıktır. Bu özel varlığı beşer olmaktan çıkarıp ‘insan’ yapan ‘talim-i esmâ’ özelliğidir yani yaratıklara bakarak onların varlık alemine gönderilişinde yansıyan Yaratıcının özelliklerini okuyabilme, anlayabilme özelliğidir. İnsan, alemi bu özelliği ile okuyup anlayarak Yaratıcısını tanıyacaktır. İşte bu bağlamda dünya ve içindekilerin insana ‘teshir edilmesi’ diğer bir ifadeyle ‘musahhar kılınması’ onun ‘kullanımına sunulması’ demektir. İnsan, kendisine verilen aletleri kullanarak o varlıklarda yansıyan Yaratıcının özelliklerini öğrenip böylece kendisinin Yaratıcısını tanıma imkanına sahip olacaktır. Evet, dünya ve etrafındakiler insana teshîr edilmiş yani kullanımına sunulmuştur. İnsan bunu nasıl yapacak? Kendisine yüklenmiş olan ‘ta’lim-i esma’ ile. İnsan bu özelliği ile kainatı uygulama alanı olarak kullanacaktır. Daha açık ifade etmek gerekirse, arz ve çevresi insana ‘teshîr edilmiş’ demek, insanın ve bu varlıkların yaratılış maksadı olan Yaratıcısını tanıma görevinde, yaratıklara bakarak gördüğü özelliklerin onların kendinden kaynaklanamayacağını bilmesi, kainatı bu maksat etrafında -deyim yerindeyse- malzeme olarak kullanması demektir.”
“Mesela, birisi bize kıymetli bilgilerle dolu bir kitap bağışlasa ve ‘bunu sana verdim’ dese, bu, bizim o kitabı istediğimiz gibi yırtmamız, parçalamamız, üzerine basıp ayağımızla ezmemiz anlamına gelir mi? Elbette hayır! Bunun bize verilmesi, ilgili bilgilere ulaşmada bu kitabı materyal olarak kullanmamız, ondan faydalanmamız içindir. Kainat da bizim hizmetimize sunulmuş bir kitap değil midir? Bu kitabın bölümleri, sayfaları, paragrafları, cümleleri hatta kelimeleri hükmünde olan varlık tabakalarını, varlık türlerini, her varlığın birer birer ince özelliklerini dikkatlice okumaya çalışmak gerekiyor. İnsana bu okumayı yapacak olan donanım da verilmiştir. Tekrar söyleyelim, o donanım ‘ta’lim-i esma’dır. Yani yaratıklarda Yaratıcının esmasını yani özelliklerini görebilme niteliğimizdir. Mesela, çiçeklerin güzelliğinde o güzelliğin kaynağı olan -çünkü varlıklardaki özelliklerin varlıkların kendilerinden kaynaklanmadığı çok aşikar-, Yaratıcının ‘cemil’ ismini, yani yarattığı her şeyi süslü, sanatlı bir şekilde yarattığını, her gün hatta her an sayısız varlıkların, özellikle canlıların her an yenilenerek yaratılmasında Yaratıcının hâlık ismini, sayıya gelmez çokluktaki bitkilerin ve hayvanların beslenme ihtiyacının karşılanmasında Onun “rezzâk” ismini görmek icap ediyor. Bu anlamda kainat insanın kullanımına sunulmuştur. Bu sunum herkesin kolayca okuyacağı kadar sade ve açıktır. Okumayı yeni söken bir çocuğun iri harflerle yazılmış okuma kitapları gibi kainatın en azından bazı sayfaları, bazı paragrafları hiçbir zorlukla karşılaşılmayacak kadar -Yaratıcısının özelliklerini yansıtması bakımından- iri ve okunaklı şekilde dizayn edilmiştir.”
“Tekrar ‘teshir etme’ ifadesinde dönersek, bu kelimeyi ‘hizmetine verme, emrine verme’ gibi anlasak bile buradaki ‘hizmet’i insanın aslî hizmeti yani görevi, ‘emir’i de yine aslî emri yani işi ile ilişkilendirmek durumundayız. Bu da ifade ettiğimiz üzere verilen donanımla bağlantılı olarak insanın yaratıklara bakarak, yaratıklardaki özellikler üzerinden Yaratıcısını tanımak vazifesi ya da görevidir. Bu açıdan her şey insanı böyle bir vazifeyi ifa etmesine elverişli bir durumdadır. Mesela, hayvanlar insanlara ‘teshîr’ edilmiştir, yani insanların hizmetine sunulmuştur. Bulunduğum yerde atlar var, insanlar arabalarına at koşuyor, onunla ulaşım sağlıyorlar, onları tarımda kullanıyorlar. Sahibi yularından tuttuğunda o kocaman cüsseli olan at o kadar uysallık gösteriyor ki, sahibi nereye çekerse oraya gidiyor, nereye gitmesini isterse tereddütsüz oraya gidiyor. Halbuki bir teshîr söz konusu olmasa, o hayvan mesela mini bir çifteyle sahibini yere serer! Ama öyle yapmıyor, sahibinin elinde onun emirlerine karşı kuzu kuzu itaat ediyor. Buradan şuraya gelmek istiyorum: Burada atın ‘teshîr’ini sadece bu anlamıyla sınırlamamak lazım. Zira dünyada her yaratık, her varlık gibi atların yaratılması, insana göre çok basit biçimde beslenmesi söz konusu olduğu halde insanları yardımcı olacak şekilde güçlü kılınması, görmesi, duyması, hayatını devam ettirmesi, çoğalması, görevlerini yapması… bakımından Yaratıcısını tanıtıyor, Onun özelliklerini gözler önüne seriyor. Dolayısıyla atlar dünya kitabının ‘hayvanlar’ sayfasının bir cümlesi yahut bir kelimesi gibi Yaratıcıyı tanıtıyor. Diğer taraftan, aslan veya kaplan gibi hayvanlar insana atlar gibi hizmet etmiyorlar. Şimdi aslanları yok mu edelim benim emrine itaat etmiyor diye? Veya yıldızların yahut şimdiye kadar varlığından bile haberdar olmadığımız galaksilerin yaratılışı bizi ilgilendirmiyor mu, yani bizim kullanımımıza teshîr edilmiş değil mi? Boşuna mı yaratılmışlar? Düşündüğümüzde, en azından öğrenebildiğimiz kadar milyarlarca galaksinin varlığı bizi hayrete bırakırken, hala bilmediğimiz sayıda ve hatta bilemeyeceğimiz sayıda galaksi kümelerinin yaratıldığını biz şu anda biliyoruz. Galaksilerin sayısını bilmek marifet değil, onların sayılamayacak kadar çok olduğunu bilmek marifettir. Bu bilgi bizim hizmetimize, isterseniz emrimize deyin, niçin verilmiş diye düşünmek gerekiyor. Demek ki, yalnızca atı kullanıyoruz, ağaçları, sebzeleri kullanıyoruz şeklinde bir teshîr anlayışı, yani hizmetimize verilme anlayışı çok kısır bir anlayış olur. İşte ‘teshîr’e bu bağlamda Rabbi tanımada ‘kullanıma sunma’ anlamını vermek çok önemli gözüküyor.”
Ders, ilgili ayetin önceki ayetlerle irtibatını gösteren diğer “vecihler”, sonra da akabindeki paragrafların anlaşılması istikametinde verimli tefekkür ve müzakerelerle devam etti. Ben dersten sonra “teshîr” kelimesiyle ilgili olarak sözlüğe baktım. “Shr” kökünün tef’îl kalıbından mastar olan bu kelime zorla yaptırmak, musallat etmek, boyun eğdirmek gibi anlamlara geliyor. Dolayısıyla bu kelimeye “emrine vermek” yanlış bir karşılık olmasa bile insanın yaratılış görevi, kainatın insanın bu görevini ifasında rolü konusunda vahyin mesajlarını dikkate aldığımızda “kullanımına sunmak” daha uygun ve daha ideal gözüküyor. Kur’an’da bu kelimenin geçtiği ayetleri çıkarıp bu anlamı ile düşünmeye çalıştığımda, bunun yaratılış görevimle ilgili olarak beni daha zengin bir içeriğe sevk ettiğini fark ettim. Mesela bir ayette şöyle geçiyor:
وَهُوَ الَّذ۪ي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَاْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا
Yani “O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi size teshîr edendir…” (Nahl 16/14). İlk bakışta bu ayetin denizin bize teshîr edilmesini maddi yararı açısından nazara veriyor gibi düşünüyoruz. Oysa bizim yaratılış vazifemiz açısından ayete bakıp bu kelimeyi “denizin hizmetimize sunulması” şeklindeki anladığımızda, maddi bakımdan faydalanmanın yanında onun Yaratıcımızı tanımada bir tefekkür sayfası ya da sahnesi olarak kullanmamız gerektiği mesajı ortaya çıkıyor.
Diğer bir ayette aynı kelime şöyle geçiyor:
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
Yani, “O, adetleri üzere sürekli ve kararlı bir şekilde hareket eden güneşi ve ayı size teshîr edendir. Ayrıca geceyi ve gündüzü de size musahhar kılandır” (İbrahim 14/33). Yine söz konusu kelimeye “kullanımımıza sunma” anlamı ile düşündüğümüzde güneş ve ay ile gece ve gündüzden faydalanmaya devam etmekle beraber hem bu iki gök cisminin hem gece ve gündüzün imanımıza, tefekkürümüze nasıl hizmet etmek üzere tasarlandığını daha yakından anlıyor ve aklı, iradesi, gücü olmayan bu varlıkları böyle bir hizmette görevlendirenin ancak tüm kainatın Mutlak Yaratıcısı olması gerektiğini hatırlayıp imanımızı pekiştiriyor, Rabbimizin irade, kudret ve rahmetine karşı daha güçlü teşekkür hissi ile doluyoruz.
Aynı kelimenin geçtiği şu ayet ise çok geniş bir kapsama işaret ediyor:
اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ
Yani, “Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ın hepsini size musahhar kıldığını görmediniz mi?” (Lukman 31/20). Ayet çok açık bir şekilde kainatta olan her şeyin insana musahhar kılındığını ifade ediyor ve “görmediniz mi” kaydıyla da bizi bunu fark etmeye davet ediyor. Teshîr yani “kullanımımıza sunma” hakikati varsa, elbette bir musahhır yani kullanımımıza sunan vardır. Bu yönüyle her şey Onu diğer özellikleri yanında “musahhîr” özelliği ile de tanıtmaktadır.
Sonuç olarak, Kur’anî bir kelime olan “teshîr” tabirini insanın vazifesini, kainatın Yaratıcıyı tanıtan işlevini hesaba kattığımızda “hizmete sunma”dan ziyade iman ve ubudiyetimiz için “kullanımımıza sunma” şeklinde anlama daha sağlıklı görünüyor. Allah razı olsun.


