Ders Notları

“Melekler Okyanusu”nda Yaşıyoruz!

“Melekler Okyanusu”nda Yaşıyoruz! | Ha-Mim

Uzunca bir zaman önce, bir Ha-mim dersinde, özel bir bağlamda, bir müzakereci “Melek inancı, bir açıdan, bana göre Allah’a imandan daha önce gelir” mealinde bir düşünce paylaşmıştı. İman esaslarının sıralandığı ayet ve hadislerde meleklere iman Allah’a imandan sonra ikinci sırada zikredildiğine, müzakereci de bunu çok iyi bildiğine göre bu ifadenin kastının iyi anlaşılması gerekiyordu. Kasıt da şu olmalı diye düşünmüştüm: Meleklere iman ya da melek konusu “varlığın anlamı” ile alakalıdır. Daha açık ifadeyle melek hakikati küçük veya büyük kainattaki varlıkların gördüğümüz boyutunun arkasındaki “mânâ” yönüne işaret ediyor. Dolayısıyla varlığın melekî yönünü yani anlam boyutunu dikkate almaksızın onların Var Edicisine iman etmek ezbere bir tutum olur. O halde bu söz Allah’a iman esasının -deyim yerindeyse- özgür ağırlığı ile ilgili değil, Allah’a imana vesile olması açısından bu inancın ne kadar önemli olduğunu ifade eden bir mahiyet taşıyordu.

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta içi yapılan (03. 06. 2025) ve benim mazeretim dolaysısıyla katılamayıp kayıtlardan dinlediğim İşârâtü’l-i’câz dersinde (https://www.youtube.com/watch?v=WENIyhWLvDo) melek konusunun işlendiğini görünce bu hatıraya intikal ettim. Derste önce Bakara suresinin otuzuncu ayeti ve meali okunuyor:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُوٓا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَآءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪يٓ اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Yani, “Düşün o zamanı ki, Rabbin melaikeye hitaben ’Ben yerde bir halifeyi yaratacağım’ dedi. Melaike de ’Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Halbuki biz, hamdinle Seni tesbih ve takdis ediyoruz’ dediler. Rabbin de ’Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum’ diye onlara cevap verdi.”

Melek hakikati ile ilgili olarak çok kullandığımız bir örnek var, kitap örneği. Onu yeniden hatırlamak lazım: Kitaba baktığımız zaman kitabın cildinden, sayfalarından, mürekkebinden başka bir de anlamı olduğunu, verdiği bilgiler olduğunu biliyoruz. Bilgi madde cinsinden değildir. Kitabı incelediğimizde, yazılan yazılarla kurduğumuz ilişki ile madde cinsinden olmayan bir şeyle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Kainata baktığımız zaman da varlıkların düzenlilik, amaçlılık, güzellik, ölçülülük, kasıtlılık… gibi birçok özelliğinin bulunduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kitap maddeden ibaret olmadığı, maddesinin ötesinde anlamı olduğu gibi kainatın da madde yığınından ibaret olmadığı, maddesinin ötesinde anlamı bulunduğu gayet açık bir hakikattir.

Ardından metnin okunmasına geçiliyor. Müellif “Arkadaş, melaikenin vücudunu tasdik ve kabul etmek, imanın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü ispat ve izah edeceğiz” dedikten sonra Birinci Makam başlığı altında şunları söylüyor: “Arzın, ecram-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süfli olduğu halde canlı mahlukatla dolu olduğunu görüp alemin de nizam ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm-ı ulviyenin de o yüksek burçlarında, hayatlı sakinleri olduğuna kat’i bir şekilde hükmeder. Evet, o burçlarda melaikenin vücudunu kabul etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesadüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlukatla dolu. Ve gıdalarına bakar ki, nebatat, balık vesaire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki, pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydanlar, tenezzühgahlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından, o yüksek, müzeyyen sarayları, sakinlerden boş, hali olduğunu itikad eder.

Melaikenin vücudunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hanenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bila-tereddüt, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münasip sakinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsus ve münasip hayat şartları vardır. Fakat oraların sakinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delalet etmez. Binaenaleyh, arzın zevilhayatla dolu olmasından kat’iyetle anlaşılıyor ki, bu geniş boşlukta durmakta olan semalarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semavatta, şeriatın ‘melaike’ ile tesmiye ettiği zihayatlar mevcuttur.” (İşârâtü’l-i’câz, İstanbul 2020, YAN, s. 238)

Moderatör metinle ilgili kısa bir açıklama yaptıktan sonra bir müzakereci şu soruyu gündeme getiriyor: “Müellifin ifadesi açık. İçinde yaşadığımız dünya pek çok canlı varlıkla dolu olduğuna göre semavâttaki gezegen, yıldız ve galaksilerin de oranın şartlarına uygun varlıklarla dolu olması gerektiğine, bu varlıkların da dinde ‘melek’ adıyla anıldığına dikkat çekerek bir temellendirme yapıyor. Müellif nasıl emniyetle böyle bir temellendirmeye intikal ediyor, böyle bir temellendirme erken değil mi?” Bir müzakereci hem metnin mesajını özetlemek hem de söz konusu soruya cevap vermek üzere şu uzun müzakereyi dillendiriyor: “Risaleleri okuyanların bildiği üzere müellifin müstakil olarak melaike konusunda bir risalesi var. Sözler kitabının 29. Söz başlığında müellif konuya aynı temsil ile giriyor. Bunun melaikenin varlığına dikkat çekmek üzere, ilk aşamada akla yaklaştırıcı bir mahiyet taşıdığı anlaşılıyor. Basit biçimde ifade etmek gerekirse dünyada varlıklar var, canlılar var, öyleyse orada yani semada da varlıklar olmalı, oranın şartlarına uygun canlılar olmalı diyor. Evet burada madde var, ama bir de madde cinsinden olmayan ‘hayat’ var, öyleyse orada da madde var, madde cinsinden olmaması gereken -adına ne dersek diyelim- bir şeyler olmalı diyor. Yani dünyada maddenin yanında bir de maddeden başka hayatın olduğu inkar edilemez bir gerçekse, orada da maddenin dışında, madde cinsinden olmayan bir şeylerin olması gerektiği inkar edilemez bir gerçektir, diyor.”

“Müellif bu dünyada hayatın varlığının melaikenin varlığına delil olması gerektiğine işaret ettikten sonra, ‘Madem biz Kur’an’dan, peygamber nakillerinden gelen mesajlarla her yerde meleklerin bulunduğu haberini alıyoruz, demek ki orada yani semada da madde cinsinden olmayan varlıkların bulunduğundan emin olmalıyız’ diyor; ‘vahiy bu varlıklara melek diye isim veriyor’ diyor. Biz de ister melek diyelim ister başka isimle analım, bu tür varlıkların varlığını inkar edemeyiz demeye getiriyor. Çünkü burada, bu dünyada yaptığımız müşahede ile hayatın varlığını inkar etmemiz mümkün olmadığına göre orada da hayat sahibi varlıkların bulunması gerektiğini inkar edemeyiz, diyor.”

“Melek hakikati ile ilgili olarak çok kullandığımız bir örnek var, kitap örneği. Onu yeniden hatırlamak lazım: Kitaba baktığımız zaman kitabın cildinden, sayfalarından, mürekkebinden başka bir de anlamı olduğunu, verdiği bilgiler olduğunu biliyoruz. Bilgi madde cinsinden değildir. Kitabı incelediğimizde, yazılan yazılarla kurduğumuz ilişki ile madde cinsinden olmayan bir şeyle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Kainata baktığımız zaman da varlıkların düzenlilik, amaçlılık, güzellik, ölçülülük, kasıtlılık… gibi birçok özelliğinin bulunduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kitap maddeden ibaret olmadığı, maddesinin ötesinde anlamı olduğu gibi kainatın da madde yığınından ibaret olmadığı, maddesinin ötesinde anlamı bulunduğu gayet açık bir hakikattir.”

Demek ki kainatın fiziken görünen yönü halk aleminden, onun idaresiyle ilgili yönü yani kanunlar emir alemindedir. Bir yağlı boya resmi örneğini kullanırsak, boyası, kağıdı, çerçevesi bize halk alemini gösterirken içerdiği ve bize taşıdığı sanat ise emir alemini temsil eder. Resim çerçeve, kağıt ve boyadan oluşan haliyle yaratmayı temsil ederse, resmin varlığının gerçekleştirilmesinde takip edilen prensipler -ki bu prensipler güzel ve sevimli bir sanat oluşması için uygulanan prensiplerdir, bize kanunlar olarak görünür- emir alemini temsil eder. İlahî sıfatlar açısından halk alemi daha çok kudret sıfatıyla, emir alemi irade sıfatıyla ilgili gibi anlaşılabilir.

“Kainattaki hayattarlığı daha açık ve daha yakından görmek için müellifin başka bir eseri olan Mesnevî-i Nuriye’de insan-kainat ilişkisi üzerinden yaptığı açıklamayı hatırlamak lazım. Orada müellif diyor ki, insan kendi varlığı üzerinde tefekkür ettiği zaman daha etraflı ve daha derin tefekkür yapmalı, fakat afakta yani kainatta tefekkür ettiği zaman daha genel ve daha umumi tefekkürde bulunmalıdır. Buradan hareketle insan kendi varlığına baktığı zaman kendindeki hayatiyeti, canlılığı, şuuru, organlar arasında birbiriyle bağlantılı olarak harikulade işleyişi kolayca görür. Aynı hayattarlığı, şuurluluğu afakta yani kainatta aynı berraklıkta göremeyebilir ama bu kainatta hayattarlığın ve şuurluluğun olmadığı anlamına gelmez. Kimse kendine baktığında, kendi varlığını incelediğinde ‘Ben et ve kemikten ibaretim’ diyemez, ‘maddeden ibaretim’ diyemez. Et ve kemik yığınının arkasında bir hayat, bir şuur, yüzlerce belki binlerce duygudan oluşan bir boyut daha vardır. Ve biz insan olarak bizdeki bu muazzam donanım vesilesiyle kainat ile ilişki kuruyoruz. Yine müellifin başka bir yerde dile getirdiği harika ifadesiyle ‘kainat büyük bir insan olduğu gibi insan da küçük bir kainat’ olarak birbiriyle bağlantılı görünüyor. Öyleyse insan olarak bizim maddi yapımızdan başka manevi yönümüz olduğu gibi kainatın da maddi yönünden başka manevi yönünün var olduğu muhakkaktır. İşte bizim ve kainatın bu manevi yönü yani mânâ yüklü yönü ‘melekî yön’ olarak anlaşılıyor. Kur’an yani vahiy buna ‘melek’ dediği için biz de melek deriz. Yoksa meleklerin varlığına Kur’an yani vahiy öyle söylüyor diye bir temellendirmeye gitmeyiz, gidemeyiz. Geçmişte böyle bir argüman vardı, insanlar bu argümana güveniyorlardı. Ama ifade etmek gerekir ki, o devir geçti. Müellifin burada yaptığı ve devam eden paragraflarda gerekçeleriyle ortaya koyduğu şekilde meleklere imanı temellendirmek gerekiyor. Geçenlerde bir vesile ile klasik bir kaynağa baktım. Kadere imanla ilgili olarak, ‘Biz kadere ancak Allah böyle bir inançtan bahsettiği için inanırız, inanıyoruz’ diyor. Böyle bir yaklaşım tarzı, -dediğim gibi- geçmişte işe yarıyordu ama bugün her bir iman esasını insaniyetimizle varlık aleminden hareketle temellendirmek zorundayız. Risale-i Nur’un yaptığı da bu! İnsan geçmişte kaleme alınmış kitaplardaki argümanlarla Risale-i Nur’daki temellendirmeleri karşılaştırdığında gerçekten Risalelerin ne büyük ‘tecdid’ yaptığını daha yakından görüyor.”

Daha sonra moderatör İkinci Makam başlığını okuyor ve ardından müzakereler paylaşılıyor. Sonra da aynı makamda “Kainatın irtibatını, hayatını temin için hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kafi gelmez mi?” şeklindeki soruya verilen cevabın ilk paragrafı okunuyor: “Senin dediğin o sâri kanunlar, nâmuslar itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücutları, müşahhas hüviyetleri, ancak onları temsil eden ve onların ma’kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melaike ile sabit olur” ve bu paragraf etrafında görüşmeler gerçekleşiyor. Önceki uzun müzakerenin sahibi olan katılımcı tekrar söz alarak şunları söylüyor: “Müellifin, insanların ‘tabiat kanunları’ diye andığı şeylerin gerçekte dışsal varlığı olmayan, ancak ‘vehmî’ yani varsayılarak yapılan bir kavramsallaştırmadan ibaret olduğuyla ilgili tespiti çok gerçekçi bir yaklaşım olarak görünüyor. Gerçekten birtakım kimselerin ‘tabiat kanunları’ diyerek Yaratıcının varlığını perdeleyen bu kanunların elle tutulur, gözle görülür bir varlığının olmadığı gayet aşikar. Bunlar Ha-mim derslerinde sık sık ifade edildiği üzere ‘yaratılış düzeni’. Yaratıcı yaratma işlemini öyle gerçekleştiriyor ki, kimseyi şaşırtmıyor, düzenini değiştirmiyor. Bunlar ‘sünnetullah’ diye de anılan Allah’ın yaratma biçimi, yaratma kuralları, yaratma süreci yahut süreçlerinden ibarettir. Devamındaki ‘Onların muayyen vücutları, müşahhas hüviyetleri, ancak onları temsil eden ve onların ma’kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melaike ile sabit olur’ cümlesindeki ‘temsil, mâkes, yularlarını elinde tutmak’ ifadeleri melekleri anlamada anahtar kelimeler olarak görünüyor. Aslında bu uzun bir konu. Kur’an’da ‘emir’ ve ‘halk’ kavramları var, bunları iyi anlamak gerekiyor. Ayette, ‘Elâ lehü’l-halk ve’l-emr: Dikkat edin yaratmak da emir de Ona aittir’ (A’r’af 7/54) deniliyor. Buradaki ‘halk’ yaratmak anlamında, ‘emir’ ise çoğu defa insanlara söylendiği gibi namaz kılmak, oruç tutmak gibi hükümler anlamında değil, iradesiyle bir şeyin meydana gelmesini istediği boyuttur. Daha açık bir ifadeyle halk alemi yaratılmış olan alemdir, emir alemi ise yaratılışa ait Yaratıcının yaratma prensiplerinin bir ifadesi olan yaratma kanunları alemidir. Mesela bedenimizin maddi görünüşü halk aleminden, ruhumuz ise emir alemindendir. Gezegenlerin maddi görünüşü halk aleminden, onların güneşe yapışmasını veya uzaya savrulmasını engelleyen çekme ve itme kanunu emir alemindedir. Demek ki kainatın fiziken görünen yönü halk aleminden, onun idaresiyle ilgili yönü yani kanunlar emir alemindedir. Bir yağlı boya resmi örneğini kullanırsak, boyası, kağıdı, çerçevesi bize halk alemini gösterirken içerdiği ve bize taşıdığı sanat ise emir alemini temsil eder. Resim çerçeve, kağıt ve boyadan oluşan haliyle yaratmayı temsil ederse, resmin varlığının gerçekleştirilmesinde takip edilen prensipler -ki bu prensipler güzel ve sevimli bir sanat oluşması için uygulanan prensiplerdir, bize kanunlar olarak görünür- emir alemini temsil eder. İlahî sıfatlar açısından halk alemi daha çok kudret sıfatıyla, emir alemi irade sıfatıyla ilgili gibi anlaşılabilir.”

Melek konusunu iyi anlamak için ilim, irade, kudret ilişkisini iyi tahlil etmek lazım. Müellif örneğine atıfla zikretmek gerekirse, müellifin zihninde olanlar ‘ilim’, bunun somut olarak kağıda dökülmesini istemek ‘irade’, kağıda yazılmış olan hal de ‘eser’dir. İlahî sıfatlar açısından, mesela bir bebeğin yaratılmazdan önce Yaratıcıdaki potansiyel hali ‘ilim’, belirli bir zaman ve mekanda bu potansiyelin açığa çıkmasını yani bebeğin yaratılmasını istemek ‘irade’, bebeğin yaratılmış hali de ‘eser’ yahut ‘halk’ yahut ‘mahluk’ yahut ‘makdûr’ yahut ‘kudret tecellisi’dir. Biz bebeğe baktığımız zaman bebekte Yaratıcının ilim, irade ve kudretinin tecellilerini görüyoruz. Dolayısıyla bebeğin işaret ettiği bu husus onun melekûti yönüdür.

“Kainata baktığımızda ulaştığımız aklî sonuçlardan biliyoruz ki, Yaratıcı ‘mutlak’ olmalıdır, ‘mutlak olması gereken’dir. O mutlak olan Yaratıcı bir şeyi var etmeyi ‘irade’siyle dilediğinde onun kainat cinsinden bir mahluka dönüşmesi nasıl gerçekleşiyor? Melek konusunu anlamada, en temel mesele bu gibi görünüyor. Bu bir temsil ile akla şöyle yaklaştırılmaya çalışılabilir: Bir müellif, diyelim ki bir kitap yazmaya karar veriyor. Ne var? İlminde bilgi var. O bilgiyi fiziki bir forma sokacak, yazı şekline getirecek. Eline kalemi alıyor. Kaleme, ‘öyle bir şekil al ki, o şekil okuyucu tarafından anlaşılmasına vesile olsun’ diyor. Hakikatte o kalem kudret kalemini temsil ediyor. Çok kaba bir temsil hatta bazı bakımlardan sorunları da olan temsil ama o tarafına bakmamak lazım-, sanki mürekkep izi iradeden gelen emri bir şekilde ifade etmenin aracılığını yapıyor. Mürekkep rastgele, şuraya buraya gitmez, iradeye göre gidişatı gerçekleşir. Ama mürekkep izi olmadan da ilmi görmek mümkün değildir. Sanki bu aşamada ilim, kaleminin ucundan çıkan mürekkebin kağıda aksetmesi ile müşahhas hale geliyor. Yani ilimden iradeye, iradeden de kudretin tecellisine bir geçiş söz konusu. Melek konusunun en hassas noktası burası! Mutlak olan ilim mukayyet ve mahluk olan kainatta bir varlık olarak kendini gösteriyor. Bu geçisin izahında yani emrin tecellisinde yani yaratmanın gerçekleşmesinde bir transformasyon var. İrade edince mahluk oluyor. Bunun kavranmasında melaike ifadesi kullanılıyor. Belirtmek gerekir ki, kafamızda melek konusunda klasik anlayış varsa, bunu anlamak çok zorlaşıyor. Melek hakikati -az önceki temsilde-, müellifin zihnindeki bilgiyi kağıda dökme aşamasında mürekkebe tekabül ediyor. Mürekkep iradeye göre şekil alıyor. O yüzden Kur’an’da ‘meleklerin Allah’ın emrine karşı gelemeyeceklerine, ne emredilirse onu yaptıklarına dair birçok ayet var. Mesela bir ayette, ‘Melekler Onun sözünün önüne geçemezler, sadece Onun emriyle hareket ederler’ (Enbiya 21/27), başka bir ayette, ‘…Melekler Rablerinden korkarlar ve kendilerine emredileni yaparlar’ (Nahl 16/50) buyruluyor. Dolayısıyla ‘emir’ ile ‘hilkat’ arasındaki bağlantıyı keserek bir emir var, bir de hilkat var; bir kainat var, bir de kainattan ayrı melek var diye düşündüğümüzde Kur’an’ın melek anlayışına ters düşmüş oluruz. Unutmamak gerekir ki emir olmadan hilkat olmaz. İrade olmadan ilmin hilkate dönüşmesi mümkün olmaz.”

“Melek konusunu iyi anlamak için ilim, irade, kudret ilişkisini iyi tahlil etmek lazım. Müellif örneğine atıfla zikretmek gerekirse, müellifin zihninde olanlar ‘ilim’, bunun somut olarak kağıda dökülmesini istemek ‘irade’, kağıda yazılmış olan hal de ‘eser’dir. İlahî sıfatlar açısından, mesela bir bebeğin yaratılmazdan önce Yaratıcıdaki potansiyel hali ‘ilim’, belirli bir zaman ve mekanda bu potansiyelin açığa çıkmasını yani bebeğin yaratılmasını istemek ‘irade’, bebeğin yaratılmış hali de ‘eser’ yahut ‘halk’ yahut ‘mahluk’ yahut ‘makdûr’ yahut ‘kudret tecellisi’dir. Biz bebeğe baktığımız zaman bebekte Yaratıcının ilim, irade ve kudretinin tecellilerini görüyoruz. Dolayısıyla bebeğin işaret ettiği bu husus onun melekûti yönüdür.”

“Biz insan olarak diğer insanlarla, çevremizle, tabiatla ilişkilerimizi hep varlıkların melekûti yönüyle kurmuyor muyuz? Söz gelimi pazara gittiğimiz zaman ‘şu çok güzel, şu çok lezzetli, şu çok besleyici, şunu çok seviyorum’ vs. demelerimiz pazardaki ürünlerin melekûtî yönüyle irtibat kurmak değil midir? Dolayısıyla eşyanın melekûti dediğimiz yönü, bize anlam taşıyan yönü melek yönüdür. Böyle baktığımız zaman her yaratılışın, her mahlukun, her varlığın melek olduğunu, bu bakımdan da aslında ‘melekler okyanusu’nda yaşadığımızı kolayca söyleyemez miyiz?”

Ders bu minvalde ilgili pasajların okunması ve müzakeresi çerçevesinde devam ediyor. Ders, meleklere iman gibi çok önemli bir konuda hem hafıza tazelemesi yaptığı hem konunun bazı farklı boyutlarına dikkat çektiği için bana çok istifadeli geldi. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın