Ders Notları

İnanç Kişiseldir, Mal Gibi Miras Alınmaz! Ya da “İnanç Kimliğimizi” Sorgulayarak Kendimiz Elde Etmeliyiz!

İnanç Kişiseldir, Mal Gibi Miras Alınmaz! Ya da “İnanç Kimliğimizi” Sorgulayarak Kendimiz Elde Etmeliyiz! | Ha-Mim

Hepimizin bireysel kimliği dışında aile kimliği, etnik kimlik, kültürel kimlik, dinî veya mezhebî kimlik gibi aidiyetleriyle bağlantılı olarak birçok kimliği var. Cinsiyetimiz, doğum yerimiz, etnik yapımız gibi bazı kimlikler irademiz dışında sahip olduğumuz kimliklerimiz iken siyasi düşünce, dünya görüşü, inanç değerleri gibi kimliklerimiz, belli oranda bizim kendi irademizi kullanarak yaptığımız tercihimizle alakalıdır. İrademiz dışında sahip olduğumuz kimlikler ne kusurdur, ne fazilettir; ne takdir vesilesi olabilir ne eleştirisi vesilesi. Söz gelimi, hiçbir beyaz tenli, hiçbir siyah tenli olanı deri renginden dolayı, yine hiçbir Avrupalı, hiçbir Asyalıyı doğduğu kara parçasından dolayı övemez veya yeremez. 

Peki kültürel kimlik, yani doğduğumuz yerde hakim olan örf, adet, o toplumun geleneğinde hakim olan din gibi ve bununla bağlantılı olarak da kişinin kendisi için edindiği inanç kimliği iradî tercihimizin dışında mıdır? Hepimiz doğduğumuz çevrenin dilini konuştuğumuz, örf ve âdetleri çerçevesinde yetiştiğimize göre ilk bakışta bu da irademiz dışında gibi görünmektedir. Ama cinsiyetimizi veya deri rengimizi hiçbir zaman değiştiremediğimiz halde başka bir dil öğrenebilir ve konuşabiliriz, kültürel değerlerimizin, en azından, bir kısmını doğru bulmayabilir veya uygulamayabiliriz. İçine doğduğumuz toplumda hakim olan inancı sorgulayabilir, farklı kanaatler benimseyebiliriz. Mesela, Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda, samimi bir Müslüman ailede doğmuş bir kişinin İslamiyeti kabul etmediğini ve ayrıca tam tersi bir toplumda doğmuş ve fakat İslamiyet’i kabul etmiş birçok insan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla kültürel ve dinî kimliklerimiz, mesela cinsiyet yahut etnik kimliğimiz gibi değiştirilemez bir nitelik taşımıyor. Nitekim sosyal çevrenin belli ağırlığı devam etmekle beraber sayı ve oran bakımından sınırlı da olsa değişik kültürlere sıcak bakan, dinî yahut mezhebî kimliğini değiştiren kimselere rastlanıyor. Daha net söylemek gerekirse, özellikle içinde yaşadığımız bilgi ve iletişim çağında “inançlar” konusunda insanlar “akışkan bir kimlik” sahibi oluyorlar. Belli bir  süreç içinde kültürel anlamda kendi inancına bağlılığı devam etmekle beraber bazı kişilerin -zihin planında- şüphe duyma yahut reddetme veya farklı felsefi görüş yahut dinî inançlara eğilim gösterme durumunda olabiliyorlar.

Bir kimsenin ulaştığı bilgiler çerçevesinde geleneksel inançlarını gözden geçirmesi, aklen ikna olmadığı konularda şüphe duyması veya giderek terk etmesi veya kendisine doğru gelen anlayışlara yönelmesi kınanacak durum değil, aksine son derece insanî bir tutum olarak görünüyor. Çünkü insan yaratılış özelliği bakımında doğruyu arama, kendisine doğru olarak sunulanları test etme, doğru gelmeyeni reddetme gibi özelliklerin sahibidir. Bu açıdan baktığımızda dinî inançlarımızı sorgulamak, araştırmak, gerekçelerine bakmak, eğer yeterli delillerini bulabilirsek tatmin olarak temellendirmek çok önemli gözüküyor. Ha-mim’in eski kayıtlarına bakarken, iki buçuk sene önce yapılan Kur’an Çalışmaları dersinde bu konuya değinildiğini gördüm. Bir grup üniversite öğrencisiyle birlikte gerçekleştirilen (24. 01. 2023) ve kayıttaki numaradan ilk olduğu anlaşılan “Kur’an Çalışmaları” dersinde (Qur’an Studies: Finding Myself in the Story of Adam) takdimci, ilk ders olması dolayısıyla kültürden aldığımız inanç değerlerine göre değil sorgulamaya, gerekçeler bulmaya, kendimizi ikna ederek inançlarımızı temellendirmeye dikkat çekiyor:

Konuları inançlarımızın üzerine bina ederek yürümeyeceğiz. İlk defa Kur’an’a muhatap oluyor gibi sorarak, sorgulayarak ilerleyeceğiz. Temelleri buna göre atacağız. Alabildiğine hür bir şekilde soru soracağız, tartışacağız. Toplumdan miras kalan ‘inanç kimliği’nden yola çıkarak, yani bu toplumdaki hakim olan dinî bilgileri tekrar etmek suretiyle öğrenmek yahut cevap vermek yerine ‘niye, niçin, nasıl, doğru mu, makul mu’ gibi sorular etrafında yol alacağız.

“Derslerimizde Kur’an ayetlerini çalışacağız. Ama çalışmalarımız alışageldiğimiz derslerden biraz farklı bir mahiyette seyredecek. Konuları inançlarımızın üzerine bina ederek yürümeyeceğiz. İlk defa Kur’an’a muhatap oluyor gibi sorarak, sorgulayarak ilerleyeceğiz. Temelleri buna göre atacağız. Alabildiğine hür bir şekilde soru soracağız, tartışacağız. Toplumdan miras kalan ‘inanç kimliği’nden yola çıkarak, yani bu toplumdaki hakim olan dinî bilgileri tekrar etmek suretiyle öğrenmek yahut cevap vermek yerine ‘niye, niçin, nasıl, doğru mu, makul mu’ gibi sorular etrafında yol alacağız. Mesela, Kur’an tanımıyla başlayalım. Ben soruyorum: ‘Sizce Kur’an nedir?’. Bu soruya Müslüman bir çevrede doğup büyümüş olan ve kendisini bu dinin mensubu gören bir kimse; ‘Kur’an bizim kutsal kitabımızdır’, ‘Kur’an Müslümanların kitabıdır’, ‘Kur’an Allah’ın konuşmasıdır’ türünden cevaplar verir. Açıktır ki bu, Kur’an’ı toplumda hakim olan kimlik üzerinden tanımlamaktır. Diğer bir ifadeyle ezber bir cevaptır, kalıp bir cevaptır, bilgi aktarımından ibaret bir cevaptır, taklidi bir cevaptır. Bu cevapta kişinin insan olarak bunu sorgulamış olması, kendine mal etmiş olması, gerekçeleriyle temellendirmiş olması fark edilmemektedir. Çünkü mesela, ‘Kur’an Allah’ın sözüdür, Allah’ın konuşmasıdır’ şeklindeki cevabın altında iki dev soru vardır; bunlardan ilki ‘Allah kimdir, Onun varlığına nasıl ulaştın, Onun varlığından emin misin’ sorusu, ikinci soru ‘Allah konuşur mu, bunu nasıl bileceğim, bunun delili nedir?’ sorusudur. Veya aynı soruya ‘Kur’an Allah’ın peygamber olarak görevlendirdiği Hz. Muhammed’e indirdiği kitaptır’ şeklinde cevap verildiğinde şu üç soru daha gündeme gelir: Birincisi ‘Allah peygamber gönderen birisi midir, nereden biliyoruz?’, ikincisi ‘Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu nereden biliyoruz, gerçekten Allah onu Peygamber olarak göndermiş midir?’, üçüncüsü ‘Allah Muhammed’e nasıl konuşmuştur?’ sorusudur. Son soruyla ilgi olarak birisi yine inanç kimliğinden yola çıkarak, ‘Kur’an Allah’ın Cebrail isimli meleği vasıtasıyla Hz. Muhammed’e ilettiği konuşmasıdır’ derse, yine peş peşe sorular akla gelir: ‘Melek ne demektir?’, ‘Efendim melek görülmeyen bir varlıktır’ denirse, ‘ben meleğin varlığından nasıl emin olacağım, baktığımda ben melek vs. görmüyorum’, keza ‘Cebrail kimdir, vahiy nedir, vahiy diye bir realitenin olduğunda ben nasıl inanabilirim?’ vs. şeklindeki sorular…”

“Bunları ben ateistim veya gayr-ı müslimim de o bakımdan soruyor değilim. Bir yönteme, bir metodolojiye dikkat çekmek istiyorum. Her şeyden önce insanız. Şu veya bu çevre yahut kültür içinde bulunmuş olarak geliyoruz. Ama insan olarak inancımızı, inançlarımızı sorgulamak, gerekçelere dayalı olarak inanmak, inancımızdan emin olmak gerekiyor. Mesela ahiret inancıyla ilgili olarak ‘Ben ahirete inanıyorum, Müslümanlıkta bir iman konusu da ahirete inanmaktır, ben de Müslüman olduğum için ahirete inanıyorum’ demek yeterli midir? Böyle bir anlayışa dayanan ahiret inancı insanın aklını ve duygularını kesin şekilde tatmin eder mi? Bir kimse ‘Ben müslümanım’ diye söze başladığında elbette dinî kimliğine saygı duyulur. Ama artık özellikle çağımızda kişinin içine doğduğu toplumun kimliği üzerinden kendisi için bir inanç inşa etmesinin önemi yoktur. Kaldı ki, önemi olsun veya olmasın düşünen, araştıran, mantıkî sonuçlar arayan bir insan için doğru olan inançlarını sağlam şekilde aklî delillere dayalı, duyguları bakımından içine sinici olarak temellendirmek değil midir? Fakat şu da unutulmamalıdır ki, her insanin düşünme, araştırma ve mantıkî sonuçlara ulaşma kapasitesi çok farklıdır. Önemli olan kişinin kendi kapasitesi ne ise onu kullanarak böylesi bir sorgulama ve bir sonuca ulaşma çabası içinde olmasıdır.”

“İşte özellikle inanç konularının çok şiddetli bir şekilde eleştirildiği ve belli bir düzeyde düşünme ve sorgulama eğitiminden geçmiş insanlar olarak bizim, inançlarımızla yüzleşecek cesarette olmamız gerektiğini düşündüğüm için bu konuya özel önem veriyorum. ‘Ben Müslüman olduğum için şuna inanıyorum, buna inanıyorum’ diyenlere ben şöyle soruyorum: ‘Peki mesela Hıristiyanlar içinde doğmuş olsaydın yine bunlara inanacak mıydın?’ Hz. İsa’nın getirdiği mesajlar üzerinden -kabaca- yirmi asır geçti. Hıristiyanlığı benimseyen insanlar, pek azı hariç, Hıristiyan olarak kaldı. ‘Dinimizi değiştirmeliyiz’ diyen insanlar, dediğim gibi- çok sınırlı olanlar dışında- yok. Yahut yine mesela ‘Hindistan’da Budist bir çevrede yetişmiş olsaydın yine İslamî inançları kabul etmiş olacak mıydın?’. Şimdi herkes diyor ki, ‘Bizim inancımız doğru’. Hıristiyanlara soruyorsunuz, ‘yegane doğru İsa Mesih’in yoludur’ diyorlar. Budistlere soruyorsunuz, ‘İnsana mutluluk veren yol, bizim yolumuz’ diyorlar. Müslümanlara soruyorsunuz, ‘Hak olan ancak İslam’dır’ diyorlar. Gerekçelerini araştırmadan toplumdaki dini kabul edip onun en hak din olduğunu iddia etmek doğru bir davranış ise, bir Hıristiyan veya Yahudi, hatta dine inanmayan bir toplumda yetişen kişi bile toplumunun dinsizlik inancını kabul etmesi doğru bir tercih olurdu. Toplumunun dinini en doğru din diye tanımlayarak gerekçesiz bir şekilde kabul eden bir Yahudi neden yanlış yapıyor olsun da, yine gerekçesiz bir şekilde Müslüman toplumda doğan bir kişi de toplumunun dini olan İslam’ı en hak din olduğunu iddia etmesi neden doğru bir tercih olsun? Her ikisi de gerekçesiz bir şekilde toplumunun dinini en hak olandır diye kabul etmişlerdir. Bakıldığında bunlar ‘kafa karıştırıcı’ değil mi? Eğer biz ‘Bizim inancımız doğru’ diyorsak ‘Bunun yeterince delilleri var mı?’ diye sormamız ve emin olmamız gerekmez mi? İşte bizim bu derslerde izleyeceğimiz yol tam da bununla ilgili. İnsan olarak, bir şeylere inanıyorsak inandığımız şeyleri kanıtlamak, delillerini ortaya koymak, en başta da kendimizi ikna etmek! Değilse ‘Bizim dinimiz, ailemizin dini, toplumumuzun dini, ülkemizin dini’ diye tutturur gideriz.”

“Eğer ben yaratıksam, yaratılmışsam önce yaratıcımı bilmeliyim. Bakın ‘Allah’ demiyorum, ‘Yaratıcımı’ diyorum yahut ‘Rabbimi’ diyorum. Kendi yaratılışıma, çevreme, evrene bakarak O Yaratıcımı, Onun özelliklerini tanımalıyım. Ben bir anlam arayışı içinde yaratılmışsam, kendimin ve varlığın anlamını ve akıbetini merak ediyorsam, ‘beni bu merak ve ihtiyaç içinde yaratanın beni niçin yarattığına dair bana bir mesajı olmalı’ diyorum. Bunu bir ateist veya teist veya Müslüman olarak değil insan olarak düşünüyorum. Başka bir ifadeyle ben bir inancı benimsiyorsam niye benimsediğimi kendimi ikna edecek şekilde delillendirebilmeliyim. Eğer ben bir yol takip ediyorsam niçin o yolu takip ettiğim konusunda aklımı aydınlatabilmeli, duygularımı tatmin edebilmeliyim. Şayet bazı konularda aklımın itirazı varsa, duygularım ‘evet’ demiyorsa düşünmeli, araştırmalı ve problemi kökünden çözecek ve beni ikna edecek deliller bulmalıyım.”

Mesela ahiret inancıyla ilgili olarak ‘Ben ahirete inanıyorum, Müslümanlıkta bir iman konusu da ahirete inanmaktır, ben de Müslüman olduğum için ahirete inanıyorum’ demek yeterli midir? Böyle bir anlayışa dayanan ahiret inancı insanın aklını ve duygularını kesin şekilde tatmin eder mi? Bir kimse ‘Ben müslümanım’ diye söze başladığında elbette dinî kimliğine saygı duyulur. Ama artık özellikle çağımızda kişinin içine doğduğu toplumun kimliği üzerinden kendisi için bir inanç inşa etmesinin önemi yoktur. Kaldı ki, önemi olsun veya olmasın düşünen, araştıran, mantıkî sonuçlar arayan bir insan için doğru olan inançlarını sağlam şekilde aklî delillere dayalı, duyguları bakımından içine sinici olarak temellendirmek değil midir?

“Hayatın içinden geldiğim ve çok insanla görüştüm için yakından biliyorum ki, mesela gençlerin birçok problemi var. Kimisinin evlilik problemi, kimisinin aile problemi, kimisinin meslek problemi, kimisinin ekonomik problemi var. Bence bütün bunların arkasında her bakımdan tatmine ulaşmış bir imanın ve o imana göre varlığa ve hayata bakışın yine o imana göre hayatımızı düzenlememenin getirdiği sorunlar yatıyor. Bu sorun temelinden çözülmediğinde farklı alanlarda bizi zora sokan sorunlar üretiyor. İğreti, geçici çözümler yetmiyor. Bir problem çözülürse başka bir problem yahut problemler ortaya çıkıyor. Mesela ben öksürüğe yakalanıyorum. Doktora gidiyorum, doktor bir ilaç verip gönderiyor. Birkaç gün rahatlıyorum. Sonra tekrar sıkıntıyla karşılaşıyorum. Neden? Asıl sorun akciğerimde ve sağlıklı bir akciğer tedavisi almadım.”

“Tekrar konuya dönelim. Biz kimlik üzerinden inanç inşasında bulunmayacağız. İnançlarımızı birtakım dinî terimlerin arkasına sığınarak ifade etmeyeceğiz. Gayet açık, ikna edici, kanıtlarını ortaya koyucu bir yol takip edeceğiz. ‘Melek’ deyip geçmeyeceğiz, melek ne demek, bundan ne anlıyoruz, onların varlığını nasıl ispat ediyoruz?’ buna bakacağız. Diyelim ki, ‘şeytan’ deyip geçmeyeceğiz. ‘Şeytan kimdir, nedir, neyi temsil eder, var mıdır, varsa varlığını nasıl onaylıyoruz’ gibi soruları kendi dünyamızda sorup cevaplarını araştırıp kanıtlarıyla beraber ortaya koyacağız. ‘Efendim ben meleklere inanıyorum, çünkü Kur’an meleklere imandan bahsediyor’ demeyeceğiz. İçerisinde meleklere inancın gerektiğini anlatan bir kitap olan Kur’an’a neden inandın eğer meleklere imanın gerçek olması gerektiğini bilmiyorsan? Daha açık bir ifadeyle, içinde yazılanların gerçek olduğuna dair delilleri olmayan bir kişinin ‘ben bu kitap ne diyorsa inanıyorum’ iddiasında bulunması ne kadar makuldür? Kanıtlarımız ne, delillerimiz ne, bu deliller ve kanıtlar tam olarak bizi ikna ediyor mu, buna bakacağız.”

“Tecrübelerim bana şunu gösterdi: Bazı problemlerle ilgili olarak kimi insanlar kuru kuruya toplumun geleneğine takliden inanarak kazanılmış bir kimliğe atıfla, ‘Şu duayı okursan hastalığın geçer deniyor, ben de okuyorum ama geçmiyor’ diyorlar. Gerçekten de beş defa, hatta ondan defa okuyorlar, geçmiyor. Neden? Çünkü dua ne demek, kime dua ediliyor, duanın anlamında neler var, o anlam ne kadar içselleştirilmiş, bir kişinin bilinçli bir şekilde yaratıcısından bir şey istemesinin yolu nedir, o yoldan gerçekten gidiliyor mu?’ gibi birçok husus var, konuşulması gereken. Sözün özü gelenekten miras aldığımız kimlik bizi belirlemeyecek, biz insan olarak araştırıp sorgulayacak, ona göre kimlik tesis edeceğiz. Böylece insan olarak bizi her bakımdan aydınlatan ve güven veren bir yol izleyeceğiz. İnancımız hiçbir zaman babamız veya annemizden bize kalmış miras mal gibi değildir. Miras kalan mali alırız, niçin bana bu mal veya para verildi diye sorgulamadan mirası kabul eder ve kullanırız. Bu helaldir, doğrudur, zaten mirasta esas olan da malın helal hale gelmesidir. Mesela babanız haram yoldan da olsa mal edinmişse, çocuğunun bu mali miras alması halinde o mal çocuk için helal olur. Miras bu anlamda haktır. Fakat inanç konuları mal gibi değildir. İnanç bilgi gibidir. Babası ve hatta dedesi ve dedesinin dedesine kadar bütün geçmiş nesli doktor olan bir çocuk hiçbir zaman miras yoluyla doktor kimliği kazanamaz! Bizzat kendisinin tıp ilmi eğitimi alması ve başarılı olması gerekir. İnanç konusu da böyle kişiseldir. Kişinin kendisi gerekçelerini öğrenmeli ve belli bir sonuca ulaşıp onu kendisi için inanç kimliği edinmesi gerekir.”

Bundan sonra takdimci katılımcıları üç gruba ayırarak, mesela ilk olarak “Tanrı konuşur mu?” sorusu etrafında kendi aralarında konuşup tartışmalarını istiyor. Sonra da her gruptan bir kişi ulaştıkları sonucu diğer katılımcılarla paylaşıyor. Takdimci her grubun konunun bir yönüyle ilgili değerli yaklaşımlar sergilediğini, bu güzel sonuçlara sorular ve sorgulamalarla ulaştıklarını kaydediyor. Sorusu, ilgisi, merakı olmayanların cevaplarının da olamayacağını belirtiyor. Ardından bir Giriş niteliğinde, Hz. Muhammed’in yaşadığı şehre belli uzaklıktaki bir mağaraya giderek yoğun insanî soru ve kaygılarla günler geçirdiğini, Rabbin vahyinin de böyle bir kişiye, böyle ortamda geldiğini dile getiriyor. İlk ayetlere atıf yaparak vahyin yaratılışa dikkat çektiğini, insanın yaratılışını düşünmeye davet ettiğini, ‘Rabbüke’ kaydıyla insana Rabbinin keremlerini fark etmesi çağrısında bulunduğunu zikrediyor.

Samimi ve sıcak bir ortamda, kolay anlaşılır bir İngilizce ile akıp giden ders, ifade etmeliyim ki kimliğimizi sorgulamak, inançlarımızı delillere dayalı olarak benimsemek açısından çok istifadeli geldi. Dersten sonra Kur’an’ın “biz atalarımızın yolundan gideriz” diyenleri eleştiren ayetlerini (bk. Bakara 170; Mâide 104; Enam 148; A’râf 28, Lukman 21; Zuhruf 22-23; Saffât 69-70) hatırladım. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın