Ha-mim, benzeri çalışmalar yapan diğer platformlardan farklı olarak usûle yani metoda özel vurgu yapıyor. Kur’an çalışmalarında, hadis okumalarında ve Risale-i Nur derslerinde en çok altı çizilen hususlardan birisi usûle dönük prensip ya da prensipler çıkarmak. Metinleri anlamada her prensip altın bir anahtar hükmünde, zira o anahtarı elde edince bir şeyi değil pek çok şeyi elde etmiş oluyor insan. Mesela “Ayetleri Kur’an’ın maksatlarına göre okumak”, yine hadisleri “Risaletin maksatlarını dikkate alarak okumak” bence elmas değerinde usulî prensipler. Yine mesela “Risale-i Nur’u bize ne diyor diye okumak” altın veya elmas niteliğinde bir anahtar. Keza bir ara derslerde sık gündeme getirilen “Metinleri 4 M formülü ile okumak” yani “mütekellim, muhatap, makam, maksat”ı hesaba katarak anlamaya çalışmak olağanüstü kıymette bir prensip. Kendimden pay biçerek söylemem gerekirse, bu prensipleri dikkate alarak okuduğumda metinden istifadem bir ise ona, on ise adeta yüze çıkıyor. Diğer bir ifadeyle, metin uzaktan el sallıyorken bu usûl ile -deyim yerindeyse- kucaklıyor beni.
Sözü Ha-mim’in Kur’an çalışmalarında yaptığı başka bir usûle getirmek istiyorum: Ayetleri sorularla anlamaya çalışmak! Soru sormak anlamanın daha doğrusu anlamaya çalışmanın çok önemli bir ilkesi. Soru yahut sorular metni açıyor, mesajın derinliklerine ulaşmamıza vesile oluyor. Hele okuduğumuz metin ilahî kaynaklı bir konuşma ise, yani bir ayet yahut ayet grubu ise, “Niye şu kelime değil de bu kelime kullanılmış, bu ifade şu ayetle çelişiyor değil mi, -benzeri bir başka ayette bazı ilaveler veya değişik kullanım varsa-, bu farklılığın önemi nedir, şu kelime ile ne kast ediliyor” gibi sorular başlangıçta bizi zorlasa bile konunun farklı boyutlarını anlamaya sevk ediyor, daha derin düşünme ameliyesine sevk ediyor, bazen mini araştırmalara ve sorgulamalara sevk ediyor ama sonuçta ilk okuyuşumuzda dikkatimizi çekmeyen birçok inceliklere, -belki de incilere demek lazım- ulaşmamıza vesile oluyor. Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir farklılığı da hatırlamak gerekiyor: Sorular sorarak bir metni anlamaya çalışmak ne kadar faydalı ise, eleştiri maksadıyla soru üretmek ve yanlış aramak da o kadar zararlıdır. Her metin kendi maksadı içinde anlaşılması için önyargısız bir şekilde okunmak durumundadır.
Örnek olarak, sanıyorum iki ders devam eden, benim de kısmen katılma imkanı bulduğum A’râf suresinin şu ayetini hatırlayabiliriz:
وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ
Meali: “Öz benliğinin içinde yalvarıp ürpererek, sesini yükseltmeden, sabah-akşam Rabbini zikret; sakın gafillerden olma” (A’râf 7/205).
Soru yahut sorular sormadan bu ayeti okuduğumuzda elbette belli bir anlama ulaşıyoruz; Yaratıcı bize burada “Kendisini belli bir duygu yoğunluğu içinde, kısık sesle, gece-gündüz anmamızı emrediyor, gafillerden olmamamız konusunda bizi uyarıyor” diyor ve geçiyoruz. Oysa ayeti kelime ve terkipler halinde tek tek ele alıp akılımıza gelen soruları sorduğumuz zaman durum değişiyor. Ha-mim söz konusu ayeti çalışırken tam da bunu yapıyor. Takdimci önceden yaptığı hazırlık çerçevesinde maddeler halinde soru hazırlıyor, bazı sorular cevaba ışık tutacak işaretler de içeriyor. Bunları ekrana yansıtarak önce odadaki katılımcıları cevap vermeye davet ediyor. Katılımcılar bu suretle ilgili soru yahut sorular hakkında düşünme çabası içine giriyor. Bazıları söz alarak aklına gelen cevapları paylaşıyor, bazıları cevaplarını kendine saklıyor. Sonunda takdimci hem söz alanların cevaplarını tahlil ediyor ve tahlilini odaya arz ediyor hem de kendi cevaplarını dile getiriyor.
Söz konusu ayetin çalışıldığı derste bahse konu olan ayetle ilgili olarak takdimcinin soruları söyle:
a) Ayetin başında geçen “zikir” ne demek, sabah-akşam zikir mümkün mü, insanın pek çok başka işi yok mu?
b) Niçin ayette “Allah’ı zikret” denilmedi de “Rabbini zikret” denildi? Aralarında ne fark var?
c) Ayetteki “sabah-akşam” ifadesi ne demek? Söz konusu emir başka vakitlerde değil de sabah ve akşam ile mi sınırlı?
d) Ayette yer alan “tazarru” kelimesi ne anlama geliyor, Türkçeye “yalvarmak” diye aktarılan bu kelime neyi veya neleri çağrıştırıyor?
e) “İçin için korku besleme” anlamına gelen “hîfe” kelimesinden ne anlamak lazım? Neden korkuyoruz? Allah’tan mı? Allah korkulacak bir merci mi?
f) Ayette “sesinizi yükseltmeden: dûne’l-cehri bi’l-kavl” deniyor. Sesimizi yükseltsek daha iyi olmaz mı? Ne kast ediliyor? “Zikir”in şuurla yapılması mı kast ediliyor? Esas olan “hafî zikir” yahut “cehrî zikir” tartışması mı?
g) Ayetin başında geçen “zikret” emri ile sonunda geçen “gafillerden olma” nehyi arasında nasıl bir ilişki var? Bu iki husus arasında ters orantı olduğunu düşünüyor musunuz?
Takdimci ilk sorudan başlayarak katılımcılara fikrini soruyor. Kimseyi zorlamadan, kimseyi incitmeden hür bir ortamda geçen derste katılımcılar bazen cevaplarını paylaşmıyor, söz almıyorlar bazen de peş peşe tefekkürlerle konu açıldıkça açılıyor. Ben bunların tamamını ilgili kayıtlara havale ederek, mesela, “Sözü yükseltmeden” kaydı ile ilgili olarak dile getirilen iki müzakereye işaret etmek istiyorum. İlki takdimciye ait. Özetle -sonradan bazı küçük tasarruflarla- şöyle söyledi, takdimci: “Soruda işaret edildiği gibi burada zikrin bilinçli bir şekilde yapılmasına dikkat çekiliyor diye anlıyorum. Sesi yükseltmek, kelimelere boğmak, bağırıp çağırarak zikretmek; kimi andığımızı, kimi zikrettiğimizi bilmemenin yahut dikkate almamanın neticesidir. Zira kendimize ve yaratılıklara bakıp incelediğimizde kesin şekilde anlayıp onaylıyoruz ki Yaratıcı mutlak olmalıdır, yani yaratıklar cinsinden tanımlanamaz olmalıdır. Onun ilmi, işitmesi (semi) ve görmesi (basar) gibi tüm özellikleri de mutlaktır. Çünkü sınırsız özelliğe sahip olmayan bir Fâil, kainatı ve içindekilerin her birinin varlıklarını, Sınırsız ilişki içinde mükemmel bir şekilde hem sürekli değiştirip ve hem de hiçbir karışıklığa, anlamsızlığa yer vermeden gerçekleştiremez. Dolayısıyla yaratıklara bakarak veya karşılaştığımız her bir varlıkta yansıyan özelliklerini görmek suretiyle Onu anmak, Onu hatırlamak, varlıkların Onu hatırlatmasına iştirak ederek bunu içten içe dile getirmek elbette belli bir sükunet içinde olur ve olmalıdır. Burada meşhur bir hadisi hatırlıyorum: Bir sahabi (Ebû Musa el-Eş’arî) şöyle naklediyor: Bir seferde Allah Resulü (asm) ile beraberdik. Yüksek bir yere çıktığımız zaman ‘Lâ lahe illallah’ diye tekbir getiriyor, bu arada sesimiz yükseliyordu (Yani yüksek sesle, bağırarak tekbir getiriyorduk). Bunun üzerine Allah Resulü (asm) şöyle buyurdu: Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra dua ediyorsunuz ne bir gâibe. Muhakkak siz hakkıyla işiten, her şeye her şeyden yakın olan (karîb) Allah’a dua ediyorsunuz ki, O sizinle beraberdir. (Buhari, 4205; Müslim, 2704). Burada ezana da atıf yapalım. Ezan yüksek sesle okunur. Niçin? Namaz vaktinin geldiğini insanlara bildirmek için, duyurmak için; değilse Allah’a işittirmek için değil. İnsanlar arasında bile ses yükseltmek, bağırıp çağırmak acizliği, öz güven eksikliğini gösterir. Dengeli bir kimse bir yanlış karşısında bağırıp çağırarak değil, olgun ve hakkaniyetli bir tutum içinde yanlışı gösterir. Demek ki mümin Allah’ın huzurunda olduğu bilinci içinde Onu anmalıdır. Şunu da kaydedelim ki, ayetin bu fıkrası tasavvuftaki cehrî zikir, hafî zikir tartışmasıyla ilgili değildir.”
Bir müzakereci de şunları paylaştı: “Burada bütün mesele kime inandığımızla, inancımızı ne kadar içselleştirmiş olmamızla ilgi gibi görünüyor. Mezarlıktan geçerken bazı insanlar niçin korkar, mümkün mertebe oradan geçmek istemez? Kendisinin ölümünü hatırlattığı, bir gün mutlaka kendisinin de toprak altında çürüyeceğini zannettiği için. Çünkü bu kişiler kendilerini bedenden ibaret zannederler. Tahkiki imana sahip bir mümin ise, cesetleri orada gömülü olan insanların ruhlarının ölmediğini bilir ve onların ruhlarının eksikliklerinin, hatalarının affı için Allah’a dua eder, geçer gider. Bu işin bir yönü. Başka bir yönü de şu: İnsanlar muhabbet duyduklarına karşı sükunet içinde, kavga ettiklerine karşı yüksek sesle mukabele eder. Söz gelimi aile ilişkilerinde ve arkadaşlıklarda muhabbet devam ettikçe insanlar makul konuşma yolunu tercih eder. Ama kalpler soğumaya başlamışsa sesler yükselir, konuşmanın modu değişir. Dolayısıyla Allah ile samimiyet ve muhabbet ilişkisi içinde olan insanlar Onu anarken, Ona hamd ve tesbihte bulunurken yüksek sesle, gürültülü şekilde değil muhabbet, sükunet ve edep içinde bunu gerçekleştirirler. Ayet bunu hatırlatıyor diye anlıyorum. Bu ayetin bulunduğu surenin 55. ayetinde de Allah’ı hatırlamanın bir insanın kendi öz benliğinde gerçekleşmesi ve bu hatırlamanın Allah’a inancının kişinin kendinde bir güven ilişkisine dönüşmesi gerektiği özel olarak belirtilmektedir. Ayet şöyle der:
ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ
”Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”
Ders gerek ayetin bu fıkrası gerekse diğer fıkralar ve sorular etrafında çok verimli tefekkür ve bazı gerçekleri hatırlatmalar ile devam etti. Allah razı olsun. Ben kendi adıma, ayet çalışırken ayetleri kelime ve kelime gruplarına ayırıp soru veya sorular sorarak çalışmanın çok önemli açılımlara yol açtığını bir kez daha fark ettim. Tekrar Allah razı olsun, diyorum.


