Ders Notları

“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz”

“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz” | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta yapılan (18. 05. 2025) Lahikalar dersinde Emirdağ Lahikası’nın 10. Mektubu okundu. Moderatör metni okuduktan sonra, diğer derslerde olduğu gibi bu derste de metnin bize bakan yönlerini anlamaya çalışmak gerektiği hatırlatmasında bulundu ve yararlı, verimli tefekkürler paylaşıldı. Metin şu:

“Aziz, sıddık, tam metin kardeşlerim,

Şehid merhumun berzahta okumasıyla mesrurane meşgul olduğu Nur Risalelerini dünyada kendi yerinde çalışmak ve beni de çalıştırmak için yazılmışlar gibi tam vaktinde yetişti ve medrese-i Yusufiyenin üç tatlı meyvesini ve Kur’ân ın kudsî ve Firdevsî binler meyveler veren üç hizbini beraber getirdi.

İki kahraman mübarek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt asında On Birinci Meselesini dahi yazıp dört-beş nüsha Hizb-i Nuriye varsa ve beş-altı Hizb-i Kur’âniye ile beraber gönderilse münasiptir. Ve Hüsrev in fıkrası, On Birinci Meselenin ahirinde kaydedilsin.

Size bu defa Ayetü l-Kürsi nin arkadaşı ve tetimmesi iki-üç ayetin bir nükte-i i caziyelerine dair bir parça gönderdim. Daha tamamlamaya bir ihtar almadım, noksan kaldı, pek acelelikle yazıldı. Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı. Eğer hoşunuza gitse, On Birinci Meselenin Haşiyesinin bir lahikası olarak kaydedersiniz ve İ caz-ı Kur’ân Risalesinin zeyillerinde hem “el-Felak” nüktesini, hem bunu yazarsınız.

Kardeşlerim, hiç merak etmeyiniz. Kat’î kanaatim geldi, bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir dest-i gaybi tarafından istihdam ediliyoruz. Çok defa “asâ en tekrahû şey’en ve hüve hayrun leküm” sırrına mazhar oluyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok.” (Emirdağ Lahikası, İstanbul 2020, s. 22)

Moderatör metnin başında zikrolunan “merhum şehid”in müellifin talebelerinden Hafız Ali olduğunu söyledi, ardından “şehid” kelimesinin bilinen, yaygın anlamından başka “hakikatlere tanık olmak, gerçekliğine delillerini görerek iman etmek” anlamına da geldiğini ifade etti. Mektupta merhumun kabir hayatında da mesrur bir şekilde Risale-i Nur’la meşgul olduğunun dile getirildiğini söyledi. Sonra müellifin, -başka bir eserinden- söz konusu talebesinin de zikredildiği şu parçayı okudu: “Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: “Men Rabbüke” (Senin Rabbin kimdir?) diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek, “Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir. Müşkül bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vâkıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubur velîsini güldürdü ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azaptan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleriyle cevap verdiği misilli, ben de ve Risale-i Nur şakirtleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevap verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevk edecekler inşaallah.”

Moderatör daha sonra, okunan parçaların Resulullah’ın (asm) “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisini hatırlattığını kaydetti. Bundan sonra gerek konuşulan bu ilk hususlar gerekse metnin diğer kısımları ile ilgili olarak kıymetli müzakereler gerçekleşti. Ben bunların tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=zMbe1MW8EDY) bir kısmını -sonradan yapılan bazı tasarruflarla birlikte- maddeler halinde sıralamak istiyorum:

*Mektubun başında yer alan hitap cümlesi dikkat çekici görünüyor. Müellif ‘aziz, sıddık’ ifadelerinden sonra ‘tam metin kardeşlerim’ diyor. Niye? İnsan zayıftır çünkü. Bazı olumsuz görünen olaylardan kolayca etkilenip hizmette gevşeklik gösterebilir. Risalelerde anlatılan hakikatlerin doğruluğundan emin isek, bizim aklımızı ve duygularımızı tatmin ettiğini görüyor ve hissediyorsak, bu vesile ile gelen kimi zorluklara karşı pes etmemek gerekiyor. Müellif hitap cümlesi ile bize bir bakıma “metanet” tembihinde bulunuyor.

*Mektubun ilk satırlarında işaret edilen Hafız Ali’nin -dijital ortamdaki bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla-, Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra zaruri durumlar hariç, evinden çıkmayarak senelerce Risale-i Nur’u istinsah ettiği belirtiliyor. Sonra da 1943 yılında başlayan mahkeme sürecinde Denizli’ye sevk olunduğunda rahatsızlanıp hastanede ruhunu teslim ettiği ifade ediliyor. Demek ki karşımızda gece-gündüz Risale-i Nur ile meşgul olan bir şahsiyet var. Böyle bir insan vefat ettiğinde berzah hayatında da aynı iman-Kur’an hakikatleri ile meşgul olmaya devam eder, diye anlaşılıyor. Tıpkı günlük hayatımızda ilgilendiğimiz, kaygılandığımız yahut önemsediğimiz olayları rüyada görmemiz gibi. Bilindiği gibi, kabir hayatı -aynılaştırmak anlamında değil de-, zihne yakınlaştırmak için bir kıyaslama vesile olması açısından rüyaya benzetilir. Bu bakımdan moderatörün hatırlattığı hadis çok önemli görünüyor: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” (Münavi, Feyzü’l-kadîr, V, 663). Demek ki hayatımızda nelerle uğraştığımızı, neye ne kadar önem verdiğimizi dikkate alarak bizi nasıl kabir hayatının beklediğini çıkartabiliriz. Daha açık ifadeyle kabir hayatında nezih hakikatlerle, huzur ile, güven ile iç içe olmak istiyorsak bunun yolu bu dünyada bu hakikatlerle iç içe olmaya çalışmaktan geçiyor.

Demek ki karşımızda gece-gündüz Risale-i Nur ile meşgul olan bir şahsiyet var. Böyle bir insan vefat ettiğinde berzah hayatında da aynı iman-Kur’an hakikatleri ile meşgul olmaya devam eder, diye anlaşılıyor. Tıpkı günlük hayatımızda ilgilendiğimiz, kaygılandığımız yahut önemsediğimiz olayları rüyada görmemiz gibi. Bilindiği gibi, kabir hayatı -aynılaştırmak anlamında değil de-, zihne yakınlaştırmak için bir kıyaslama vesile olması açısından rüyaya benzetilir. Bu bakımdan moderatörün hatırlattığı hadis çok önemli görünüyor: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” (Münavi, Feyzü’l-kadîr, V, 663). Demek ki hayatımızda nelerle uğraştığımızı, neye ne kadar önem verdiğimizi dikkate alarak bizi nasıl kabir hayatının beklediğini çıkartabiliriz.

*Müellifin “Firdevsî meyveler” terkibinde zikrettiği firdevs, cennetin yüksek bir mertebesi olarak açıklanıyor. Kur’an’da iki ayette geçen (18: 107; 23: 11) firdevs iman edip salih amel işleyenlerin girecekleri, namazlarında huşû gösterip boş şeylerden yüz çeviren, zekatlarını veren, iffetlerini koruyan, emanete ve verdikleri sözlere riayet edenlerle namazlarını sürekli kılanların dahil olacakları yer olduğu bildiriliyor. Bir hadiste de Resulullah (asm) ümmetine firdevs cennetlerini istemelerini tavsiye ediyor (Buhari, Tevhid, 22; Tirmizi, Sıfatü’l-cenne, 4).

*Metinde müellif, Ayetü’l-kürsi’nin devamındaki ayetlerden bahsederken, “Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı” cümlesinde bazı hususlar dikkat çekiyor. Bunlardan birisi “sırlar göründü” ifadesidir. Bu müellifin ilmi birikimini, ruh halini ve ayetlere yaklaşma biçimini akla getiriyor. Bir başkası da bu ayetlere bakabilir ancak bu sırları yani incelikleri göremeyebilir. Demek ki ayetlerin kendimize, toplumumuza, yaşadığımız sosyal süreçlere bakan yönlerini görebilmek için özel donanım, halis bir niyet ve kuvvetli bir çaba gerekiyor. Eğer bu çaba, dua, odaklanma… söz konusu olmazsa ayetlerin inceliklerine nüfuz etmek yani kendimize ve toplumumuza verilen mesajları çıkarmak zor görünüyor. Cümledeki diğer bir husus da “yazdırılmadı” kelimesi. Bunu da galiba şöyle anlamak gerekiyor: Kutsi bir hadiste belirtildiği üzere bir kimse ibadetlerle Allah’a yaklaşıyor, mesela Ona bir karış yaklaşırsa Allah ona bir arşın yaklaşıyor, yürüyerek giderse Allah koşarak ona teveccüh ediyor, sonunda o kulun gören gözü, yürüyen ayağı, tutan kolu… oluyor. Yani aynı zamanda -deyim yerindeyse- düşünen aklı oluyor. O kişi de bu çerçevede ilahî hikmet ve denge içinde davranıyor. Demek ki bizim de böyle olmaya çalışmamız gerekir, diye bir anlam seziliyor. Değilse bunun, müellif yazacaktı da Allah elini tuttu, yazdırmadı veya yazmaması için melekleri ile özel haber gönderdi anlamlarına gelmediği açıktır. Kur’an’ın tebliğ usulünü anlayan bir kişi o usule uyarak hareket ettiği için yaşadığı günün şartlarında bu ayetlerin içeriklerinin o günün şartlarında açıkça ifade edilmemesi, yani gündeme getirilmemesi hikmetin gereği olduğunu fark eder. Okuyan da müellifin “yazdırılmadı” sözünden “hangi şartlarda hangi konuların açıkça ifade edilmemesi gerektiğine” dikkat çekildiğini anlar. Kendisi de aynı veya benzeri şartlarda bu ayetlerin ifade ettiği hakikatler anlaşılmayacağı veya yanlış değerlendirileceği için “muhatabın kapasitesine ve ihtiyacına göre davranılması gerektiğini öğrenir. Demek ki, müellif “yazdırılmadı” diye yazmak suretiyle okuyucuya çok şeyler yazmış, yani açıklamış oluyor. Zaten bir kişi de Ayetü’l-kürsi’den sonraki ayetleri okur ve müellifin yaşadığı yıllardaki ortama da dikkat ederse, hem bu ayetlerden bahsedip ve hem de “yazdırılmadı” diye yazarak ne demek istediğini ve bu suretle çok şeyler yazmış olduğunu rahatlıkla değerlendirir.

*Mektubun son paragrafında müellif “Kat’î kanaatim geldi, bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir dest-i gaybî tarafından istihdam ediliyoruz” diyor. Burada “inayet” kelimesi dikkat çekiyor. İnayet, malum “ihtimam göstermek” anlamına geliyor. Risale-i Nur’un öğrettiği prensiplere uyarak Kur’an’a hizmet ettiği için kainatta fiileri ile, Kur’anda kavli ile konuşan Yaratıcı böyle kimselere özel ihtimam gösteriyor. Ama bu, hizmet mensuplarının her türlü sıkıntı ve zorluklardan uzak olmaları anlamına gelmiyor. Nitekim bir rivayette de belirtildiği üzere “Belaların en şiddetlisi, peygamberlere, sonra da seviyelerine göre diğerlerine geliyor” (Hâkim, Müstedrek, III, 343). Buradaki bela veya sıkıntı yahut musibet -Ha-mim derslerinde zaman zaman dile getirildiği üzere-, eksikliğimizi görmemiz ve kendimizi geliştirmemiz için eğitim aracı anlamına geliyor. Sözün özü inayet sıkıntılardan uzak olmak demek değil, sıkıntılar içinde itminan ve güven içinde bulunmak anlamına geliyor.”

Ders katılımcıların aktif söz almaları veya konuşma kutusuna yazdıkları notlarla bereketli ve faydalı bir şekilde devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın