Ders Notları

“Ehadiyet”i Anlamanın Önemi ya da “Ehadiyeti Anlamak” İnanç Problemlerini Çözer!

“Ehadiyet”i Anlamanın Önemi ya da “Ehadiyeti Anlamak" İnanç Problemlerini Çözer! | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (04. 05. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” dersinde, “ene” hakikatini doğru kullanan nübüvvet mesleği ile yanlış kullanan vahiysiz medeniyet mesleği karşılaştırmasına yönelik verilen misallerin çalışılmasına devam edildi. Derste, geçen hafta kısmen okunan üçüncü misalin kalan kısmı ile aşağıya alıntıladığım dördüncü misal okundu, kıymetli tefekkürler paylaşıldı:

“Dördüncü misâl: Nübüvvetin düstur-u hakîmânesinden “Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihi” sırrıyla, “Her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti, kendine âit bir ise, Sâniine âit neticeleri, Fâtırına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz-i hakikat olan düstur-u hikmet nerede; felsefenin “her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menâfiine âittir” diye, koca bir dağ gibi ağaca hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i müzahrefe düsturları nerede?” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 513)

Görüldüğü gibi metin nübüvvet mesleğinde, her şeyin Yaratıcısını hamd ile tesbih ettiği hakikatinin dile getirildiğini, bunun da her şeyin kendisine bakan faydaları ve hikmetleri bir ise Yaratıcısına bakan netice ve hikmetlerinin binler olduğu anlamına geldiğini beyan ediyor. Buna karşılık vahyi dinlemeyen felsefenin bütün varlıkların, özellikle canlıların netice ve hikmetlerini tamamen kendilerine ait gördüğünü, Sahibini tanıtan yönünü hesaba katmadığını ifade ediyor. Derste moderatör “Her şey hamd ile Allah’ı tesbih eder” ayeti ile ilgili olarak yapılan açıklamanın kendisi için çok yeni açılımlar içerdiğini kaydetti: “Hamd ve tesbih çok önemli Kur’anî kavramlar. Müellifin ayetten iktibasla ‘Her şeyin Allah’ı tesbih ettiği’ şeklindeki ifadeyi meallendirme biçimi bana çok orijinal göründü. En azından müellifin burada verdiği anlam itibariyle ‘Her şeyin hamd ile Allah’ı tesbih etmesi’ tüm yaratıkların kendilerine bakan neticesi ve hikmetinin çok sınırlı olmasına karşılık varlıkların Yaratıcısını gösteren, yani Onu tanıtmaya bakan neticelerinin ve hikmetlerinin adeta sayısız olması anlamına geliyor. Bunun çok özgün bir yaklaşım olduğu meydanda.” Ardından müzakereciler söz alarak bu örnek üzerindeki düşüncelerini paylaştılar. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=8P9dAXR87pI) burada, önceki hafta ilk kısmı müzakere edilen üçüncü misal ile ilgili olarak gündeme gelen bir soru ve tefekküre değinmek istiyorum.

Bizim derslerimizde sıklıkla altını çizdiğimiz ‘Yaratıcının mutlak olması gerektiği, ehadiyetin bunu ifade ettiği, dolayısıyla ehadiyet tecellisi çerçevesinde kendimizi eğitime tabi tutmamız gerektiği’ hususunu çok ciddiye almamız gerekiyor. Ki, Said Nursi hayy ve kayyûm isimlerine ilave olarak bu konuyu altı ism-i azama yedinci olarak ‘ehad’ çalışmasını ilave ederek Risalenin her yerinde ehadiyet vurgusu yaparak bize yardımcı olmaya çalışıyor.

Hatırlanacağı üzere geçen hafta, ilk kısmı detaylıca müzakere edilen üçüncü misalde nübüvvetin “Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zatın icadıdır” şeklinde tevhidî bir anlayışı dile getirdiği; vahiysiz felsefenin ise “Birden ancak bir sudur eder” deyip vasıtalara tesir verdiği ifade edilmişti Diğer bazı felsefî çevrelerin ise “Hâlik-i Zülcelal’e ‘akl-ı evvel’ namında bir mahluku verip sair mahluku sebeplere taksim ettiği, böylece şirk derelerine yuvarlandığı” belirtilmişti. Moderatör burada geçen ‘akl-ı evvel’ terkibiyle ilgili olarak özetle şunları söyledi: “Kadim felsefede ‘ukûl-i aşere’ diye bir kavram var. Detayına girmek gereksiz. Güya alem Yaratıcıdan çıkıp gelmiş, O önce bir akıl yaratmış, sonra ondan başka akıllar yaratılmış, böylece sayı on akla kadar varmıştır İşte ‘akl-ı evvel’ olarak tanımlanan Yaratıcı bu on akıl sıralamasından ilk aklı ifade ediyor. Fakat herkes biliyor ki, bu tür felsefi görüşler bugün arkeolojik malzemeden ibarettir. Kimse böyle bir yaratılıştan, böyle akıllardan bahsetmiyor. İnanmayanlar ya da Yaratıcının konuşarak insanlara düşünme ve gerçeği anlamada yol gösteren vahyî mesaja tam olarak kulak vermeyenler bugün başka şeyleri inkarın veya şirkin vesilesi haline getiriyorlar. Bizim bu tabirlere dikkat ederek böylesi metinleri güncellememiz lazım diye düşünüyorum. Yani dünün ‘akl-ı evvel’ diye anılan ve insanları şirke savuran anlayış veya anlayışlar bugünün insanlarında hangi söz ve tutumlara karşılık geliyor, kanaatimce bunlara bakmak lazım.”

Bunun üzerine bir müzakereci şunları paylaştı: “Moderatörün de belirttiği üzere bugün ‘akl-ı evvel’ yani ‘ilk akıl var, o diğerlerini var etmiş’ türünden sözler söyleyenler yok. Materyalistler, ‘ister, ilk olarak Allah var etti diye inan, ister başka türlü fark etmez, şimdiki bizim yaşadığımız dünyayı Allahsız izah edebiliyoruz’ diyorlar. Nitekim Allah’a inanan bazı kesim ya da kimselerin ‘Önce Allah maddi alemi var etti, onlara belli özellikler yükledi; mesela insana kuvvet, ilim, irade verdi ve şimdi insan kendisi bu özelliklerini kullanarak kendi işini yapıyor’ dedikleri biliniyor. Bunun nedeni insanın seçme özgürlüğünü yaratma ile aynılaştırarak ‘İnsan seçtiğinin sonucunu kendi yaratıyor’ zannetme hatasından kaynaklanıyor. Bu kimseler, ‘bu özellik insana Allah tarafından verildi’ diyerek inandık zannediyorlar. Yine mesela, aynı doğrultuda düşünerek atoma veya hücreye ‘Allah öyle özellik verdi ki şimdi onlar bu özelliklerini kullanarak, çevreye uyarak, mutasyona uğrayarak vs. kendiliklerinden varlıklarını devam ettiriyorlar’ diyorlar. Kur’an’ın da bunu onayladığını iddia ediyorlar. Böyle bir anlayışı evrimcilerin de kesin bir tavırla reddettikleri görülmüyor. Çünkü sonuç itibariyle ‘ben şimdi kendisine teşekkür edeceğim, ibadet edeceğim bir Yaratıcıya karşı sorumluluğum yok; O semada veya kainat dışında bir yerlerde imiş, olabilir, ben burada ‘hür’üm, istediğim gibi yaşarım’ demelerine mani olmuyor bu tür inançta olanların görüşleri. Böylece, bir Yaratıcıya inanmayarak maddenin kendisinin kendiliğinden var olduğunu ve varlığını kendisinin rastlantılar neticesinde geliştirdiğini savunanlar ile başta bir Yaratıcının kainatı ilk yaratmasında varlıklara belli özellikler yüklediğini ve artık ondan sonraki varlık aşamalarında her bir şey kendisinin varlığını kendisi sürdürdüğünü savunanlarla barışık yaşayabiliyorlar. Sonuç itibariyle şu kendilerinin hizmetine sunulan varlıkların Yaratıcısına karşı bir teşekkür ifadesi olan ibadet görevini canlı bir şekilde yapamaz durumda kalıyorlar. Ayrıca Yaratıcılarının sunduğu prensipleri ifade eden şeriat kurallarını uygulayarak Yaratıcıları ile canlı, sonsuz mutluluğun kaynağı ile kurulan bir ilişki sonucunda duygularının tatmin olduğu bir hayatın lezzetini tadamadığı için hayatlarına anlamsızlık hakim oluyor. Peygamber de Kur’an’ın ‘postacısı’ olmaktan öte bir değer taşımıyor böyle inananlar için. İnanmayanlar için de ‘Haydi sen bir peygambere inan, ne fark var aramızda, ben de kendi insanî duygularıma yol gösterici bir çeşit peygamber derim’ demeye gelen bir tavırla kendilerini haklı çıkarıyorlar. Bizim derslerimizde sıklıkla altını çizdiğimiz ‘Yaratıcının mutlak olması gerektiği, ehadiyetin bunu ifade ettiği, dolayısıyla ehadiyet tecellisi çerçevesinde kendimizi eğitime tabi tutmamız gerektiği’ hususunu çok ciddiye almamız gerekiyor. Ki, Said Nursi hayy ve kayyûm isimlerine ilave olarak bu konuyu altı ism-i azama yedinci olarak ‘ehad’ çalışmasını ilave ederek Risalenin her yerinde ehadiyet vurgusu yaparak bize yardımcı olmaya çalışıyor. Faydalanmak nasip etsin Rabbimiz.”

Moderatör metindeki “ilk akıl” (akl-ı evvel) ifadesinin günümüzdeki versiyonlarına ilişkin paylaşılan bu tefekkürün kıymetine dikkat çektikten sonra başka bir müzakereci söz alarak şunu sordu: “Kanaatimce, geçmişin ‘akl-ı evvel’ fikrinin bugünkü çağrışımı bağlamında insanları inkara ya da şirke sevk eden sözlerden birisi ‘tabiat kanunları’ yahut ‘doğa kanunları’ veya ‘fiziksel yasalar’ türünden sözlerdir. Bu tür sözleri inkarcılar söyledikleri gibi adeta inancın yerine kısmen ikamet etmeye yönelik bir tutum içinde inananlardan da söyleyenler var. Elbette alemde yani gözlemimiz açısından fiziki dünyada ‘yasa’ veya ‘kanun’ diye adlandırdığımız müşahede sonuçlarımız var. Ama bunlar gözlemlerimizden mi ibaret yoksa bunların dışsal bir varlığı var mı? Birtakım söylem ve algılara bakılırsa, bunlar dışsal varlığı bulunan şeyler olarak anlatılıyor. Mesela başta dünyamız olmak üzere gezegenler belli bir hızda hareket ettikleri halde niçin uzayda savrulmuyorlar veya niçin güneşe yapışmıyorlar sorusu ile ilgili olarak, ‘Efendim çekme ve itme kanunu var, bu kanun sayesinde gezegenler yörüngelerinde dönüyor’ diyorlar. Yahut yer küremizin yapısı içinde şu kadar denizler, okyanuslar sular var, niçin karaları sular basmıyor, dendiğinde, ‘Yer kabuğunda büyük ve küçük plakalar var, dev levhalar var, tek tonik kayalar var, onlar bunu engelliyor’ diyorlar. Ben ‘akl-ı evvel’ tabirinin güncel bir versiyonu olarak bu konu biraz açılabilir mi diye sormak istiyorum. ‘Tabiat kanunları’ tabirini nasıl anlamak lazım?”

Her zaman olduğu gibi şu anda da gözlemlediğimiz kainatta öyle bir yaratılış var ki, en küçük bir şeyin yaratılışı bütün kainatla bağlantılı olarak gerçekleşiyor. Bir sineğin gözünü yaratabilmek için kainatı yaratan olmak gerekiyor. Risalelerde geçen bir örnekle-, pirenin midesini tanzim etmek için güneş sistemini tanzim etmek gerekiyor. Çünkü o küçük canlının, o küçücük midesinin ihtiyacının karşılanması ile başta dünyamız olmak üzere gezegenlerin güneş sistemindeki yörüngelerinin doğru şekilde düzenlenmesi, atmosferin belli basınçta dengelenmesi gibi çok ince hesaplar gerektiren kasıtlı bir düzenleme ile yaratma gerekiyor. Onun için ehadiyetle ilgili olarak Ha-mim derslerinde, ‘en küçük bir varlığı yaratan ancak tüm kainatı yaratan olabilir, başka mümkün değildir’ diyoruz.

Bir müzakereci cevap olarak şunları söyledi: “Bence bu soru konunun can damarını teşkil ediyor. Aslında bu soru çok yeni bir soru da değil. Geçmiş dönemlerden itibaren sorula gelmiş bir soru. Nursi bunun çok bilincinde olmalı ki, ‘kanunun vucûd-u haricisi yoktur’ diyerek çok önemli bir tespite dikkat çekiyor. Evet, kanun dediğimiz şey bizim varlık aleminin varoluş biçimini gözlemlerimize bağlı olarak ulaştığımız sonucun ifadesidir. Şuna çok dikkat etmek lazım: Kimileri ‘Allah kainatı bir düzen içinde yarattı’ diyor. Bu söz Allah’a referansta bulunduğu için güzel gibi görünüyor. Ama bir taraftan da bu söz sabit bir düzen varmış da, Allah kainatı o düzen içinde yaratmış gibi bir anlama kapı aralıyor. Oysa daha önce Ha-mim derslerinde çokça ifade edildiği gibi ‘düzen içinde bir yaratma’ değil, ‘düzenli bir yaratılış var’ diyoruz. Aynı şekilde ‘sanatlı, ölçülü, hikmetli, simetrik, dengeli, kasıtlı vs bir yaratılış var.’ Üstelik sürekli bir değişim gözlemlediğimiz halde düzende bir bozulma görmüyoruz. Dolayısıyla ‘sürekli, düzenli yaratılışın söz konusu olduğu’ bir kainattan bahsediyoruz.”

“Esasen ‘ehadiyet’i iyi bilmek, iyi anlamak, iyi hazmetmek gerekiyor. Ehadiyet her şeyin kilit noktası. Ehadiyet yani ‘Yaratanın mutlak sonsuz özelliklere sahip olması gereği’ sırrı iyi anlaşıldığında, -eğer insan sağlıklı düşünme özelliğine sahipse ve bunu işletirse- itikada dair pek çok önemli problemi çözer diye düşünüyorum. Elbette bununla kastım, ‘Allahü ehad’ demekten ibaret değildir. Ama bu ne demektir diye başlar, ehadiyet hakikatini kavramaya çalışırsak, inandığı halde bazı konularda delilsiz, görünüşe göre konuşanlar gibi olmayız, yaratıklara yaratıcı özellikler vermek gibi anlayışlara en küçük bir kapı aralama bile söz konusu olmaksızın Yaratıcı olmak için Mutlak Sonsuz özelliklerin Sahibi olmak gerektiğini anlarız. Her zaman olduğu gibi şu anda da gözlemlediğimiz kainatta öyle bir yaratılış var ki, en küçük bir şeyin yaratılışı bütün kainatla bağlantılı olarak gerçekleşiyor. Bir sineğin gözünü yaratabilmek için kainatı yaratan olmak gerekiyor. Risalelerde geçen bir örnekle-, pirenin midesini tanzim etmek için güneş sistemini tanzim etmek gerekiyor. Çünkü o küçük canlının, o küçücük midesinin ihtiyacının karşılanması ile başta dünyamız olmak üzere gezegenlerin güneş sistemindeki yörüngelerinin doğru şekilde düzenlenmesi, atmosferin belli basınçta dengelenmesi gibi çok ince hesaplar gerektiren kasıtlı bir düzenleme ile yaratma gerekiyor. Onun için ehadiyetle ilgili olarak Ha-mim derslerinde, ‘en küçük bir varlığı yaratan ancak tüm kainatı yaratan olabilir, başka mümkün değildir’ diyoruz. Diyelim küçük bir varlığın, söz gelimi bir çiçeğin, bir kuşun, bir balığın; biraz detaya inersek bir lalenin, bir serçenin, bir hamsinin; biraz daha detaya inersek bir çiçeğin atomlarının, bir serçenin bir hücresinin, hamsinin bir pulcuğunun… yaratma fiili gerçekleşmesi için bütün alemi bilmek, başka bir ifadeyle, bütün alemi bilecek sonsuz ilme, bütün kainatı yaratacak sonsuz kudrete sahip olmak zorunlu görünüyor. Bir yaratığa baktığımızda düzenlilik, amaçlılık, ölçülük, kasıtlılık… görüyoruz. Ama bunlar o varlığın kapasitesiyle sınırlı olmakla beraber kainat çapında olması gerekiyor. Her varlıkta bir veya birkaç özellik öne çıkabilir. Söz gelimi bir çiçekte ‘güzelleştirme’ (tezyin), bir kar tanesinde ‘şekillendirme’ (takdir veya tasvir) daha bariz özellik olarak görünür. Ama hepsi Yaratıcının bu özelliklerinin sonsuzluğuna, mutlaklığına tanıklık yapar, gösterir. Çünkü başka türlü olamaz. Bilincini özgürce kullanan insanlar da varlıklarının sahibini tanıyarak, anlamsız bir varlık olma ötesinde kasıtlı yaratılmış bir varlık olma onuruyla yaşarlar. Yaratıcı bu özelliklerin mutlak sahibidir. O bu özelliklerini tümüyle birlikte yansıtarak yaratır. Yalnızca bazılarını kullanarak yaratıyor değil. Mesela ben bir iş yaparsam, onu ‘ben’ olarak yaparım yani ‘ben ne isem’ bendeki bütün duyguları kullanarak yaparım.”

Sorulan soruyla bağlantılı olarak zikretmek gerekirse, mesela dünya dönerken güneşe yapışmasını ve uzaya savrulmasını engelleyen bir güç yoktur. Çekme kuvveti veya itme kuvveti yahut kanunu diye anılan bir varlık kainatta yoktur! Anlaşılması kolay bir örnek olarak mermer taşından yapılmış bir sanat eserine bakalım. Bu sanat eserindeki sanat özelliğinin mermer taşında izine rastlanmaz. Mermer taşını kullanan, mermer taşı cinsinden olmayan ve tamamen farklı düzeyde bir varlığı olan heykeltraştır, yani bir bilinçli insandır. Demek ki olay tamamıyla bizim gözlemlerimizden ibarettir. Tabiat kanunu diyen bir kimse ne der? ‘Bak böyle var oluyor diye gözlemliyorum’ der, ‘onun doğasında böyle bir var olmak varmış demek ki’ der. Dışarıda onun böyle bir gücü olduğunu iddia eder. ‘Mermer taşı böyle var oluyor, demek ki taşta sanatlı olmak diye bir özellik varmış’ dercesine mantıksız, delilsiz bir iddiadan ibarettir.

“Bu noktayı dikkate aldığımızda söylemimiz şöyle olmak zorunda: Bir şeyi suret vererek, güzellik vererek, ölçülülük vererek… yaratan kim ise kainattaki bütün varlıklara suret veren, şekil veren, güzellik veren, ölçülük veren Odur, O olmalıdır. Dolayısıyla kainatta O mutlak Yaratıcıdan başka birtakım güç yahut güçler var, kaynak veya kaynaklar var da onlar bunları yapıyor olamaz, çünkü bunların kendilerine ait hiçbir özellikleri yoktur, kimse de görmemiştir, gösteremez. Sorulan soruyla bağlantılı olarak zikretmek gerekirse, mesela dünya dönerken güneşe yapışmasını ve uzaya savrulmasını engelleyen bir güç yoktur. Çekme kuvveti veya itme kuvveti yahut kanunu diye anılan bir varlık kainatta yoktur! Anlaşılması kolay bir örnek olarak mermer taşından yapılmış bir sanat eserine bakalım. Bu sanat eserindeki sanat özelliğinin mermer taşında izine rastlanmaz. Mermer taşını kullanan, mermer taşı cinsinden olmayan ve tamamen farklı düzeyde bir varlığı olan heykeltraştır, yani bir bilinçli insandır. Demek ki olay tamamıyla bizim gözlemlerimizden ibarettir. Tabiat kanunu diyen bir kimse ne der? ‘Bak böyle var oluyor diye gözlemliyorum’ der, ‘onun doğasında böyle bir var olmak varmış demek ki’ der. Dışarıda onun böyle bir gücü olduğunu iddia eder. ‘Mermer taşı böyle var oluyor, demek ki taşta sanatlı olmak diye bir özellik varmış’ dercesine mantıksız, delilsiz bir iddiadan ibarettir. Öte yandan o varlık yahut o varlıklar devamlı değişiyor. Kendisini değiştiren bu özellik kendinden mi kaynaklanıyor? Yoksa değiştiriliyor mu, değiştirilerek varlık alemine gönderiliyor mu? İyi düşünmek, iyi tahlil etmek gerekiyor.”

“Benim kendimce gayet açıklayıcı bulduğum basit bir örnek şudur: Suyun donma özelliği var. Su sıfırın altında şöyle bir dereceye ulaştığında donar. Biz buna donma kanunu diyoruz. Olay ne? Olay, bizim suyun böyle bir soğuğa maruz kaldığında donduğunu görmemizdir. Yoksa bir su var, bir de donma konunu var elle tutulan, o devreye giriyor ve suyun donmasını sağlıyor değil. Yani su böyle yaratılıyor, böyle var ediliyor. Bunun ötesinde suyun böyle olmasını sağlayan ayrı, dışsal varlığı olan bir şey yok. Kimse de gösteremez. Ya? Gözlemlerimiz neticesinde, bizim alışkanlıklarımızla, tecrübelerimizle, hatıralarımızla gördüklerimizin ifadeye dökülmüş halidir kanun dediğimiz şey. Sonuç olarak konuyu noktalamak gerekirse, kainatı kim yarattıysa Onun yaratmadaki prensiplerini görüyoruz. Öte yandan bir de bu konunun çağrıştırdığı melek bahsi var ama ona girmek gerekmiyor burada. Bunun için ben konuyla 29. Söz adındaki Risalenin Ha-mim. org’da yayınlanan ders kayıtlarına müracaat edilmesini tavsiye ederim.”

Ders, bu tür açıklamalardan sonra Dördüncü Misal başlığındaki kısmın okunup müzakeresi ile devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın