Ha-mim’in geçtiğimiz yılın son gününde yapılan (31. 12. 2023) Miraç Risalesi dersinde “Hakikat-ı Miraç” başlıklı İkinci Esasın okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Özellikle aşağıdaki paragrafın müzakeresiyle ilgili olarak özgün tefekkürler paylaşıldı:
“Şimdi, bütün kâinattaki makàsıd-ı ulyâ ve netâic-i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakàtın ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetlerini görmekle Zât-ı Kibriyânın saltanat-ı rubûbiyetini, haşmet-i hâkimiyetini müşâhede ederek, o Zâtın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve Onun saltanatına dellâl olmak için, alâküllihâl, o tabakàt ve dairelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ daire-i âzamiyesinin ünvânı olan Arş-ı âzamına girecek, tâ Kàb-ı Kavseyne, yani imkân ve vücûb ortasında Kàb-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ile görüşecektir. Ki, şu seyr ü sülûk ise, Mi’racın hakikatidir.” (Sözler, İstanbul 2020. YAY, s. 535)
Derste miracın hakikatine dair müellifin verdiği temsillere atıf yapıldıktan sonra bu paragrafta yer alan “arş-ı azam”, “imkân ve vücûb”, kâb-ı kavseyn” kavramlarında dair de açıklamalar yapıldı. Ben bunları tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=dYY6pAHivM0) bir kısmına değinmek istiyorum.
Metin, kainatın bir yaratılış maksadı olduğunu, bütün tabakalarında varlıkların ayrı ubudiyetleri olduğunu, Yaratıcının “saltanat-ı rubûbiyeti” ve “haşmet-i hâkimiyeti” olduğunu ifade ediyor. İnsanlara Zât-ı Kibriya’yı anlatmakla görevli kılınan Resul’ün bunları müşahede ederek, O Zât’ın rızasının neler olduğunu anlamak ve Onun “saltanatına dellallık yapmak” için bütün tabakalara bir tür yolculuğunun olmasının gerekliliğine işaret ediyor. Ardından o Resul’ün Onun “daire-i azamiye”sinin unvanı olan Arş-ı Azam’ına gireceğini, Kâb-ı Kavseyn’e yani imkân ve vücûb ortasında O Zât ile görüşeceğini, bu çerçevedeki yolculuğun (seyr u süluk) miracın hakikatini teşkil ettiğini belirtiyor.
Aynı zamanda Kur’anî bir terim olan arş sözlükte “taht”, arş-ı azam da “en büyük taht” anlamına geliyor. Derste moderatör -sonradan bazı ekleme ve tasarruflarla- şunu paylaştı: “Bakın, metin arş-ı azamı bir ‘unvan’ olarak ifade ediyor. Yukarıda, gökte bir yerlerde veya galaksilerde yahut onların üzerinde bir taht var değil. Arş-ı azam kainatta, kainattaki her bir varlıkta her şeyin yalnız Onun otoritesi ile gerçekleşmesinin adıdır. Nitekim arş ile yakın anlamlı olan ‘kürsi’ (koltuk, sandalye) hakkında ‘vesia kürsiyyü’s-semâvâtı ve’l-arz: Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri (tüm evreni) kaplayıp kuşatmıştır’ (Bakara 2/255) ayeti Rabbü’l-aleminin hükmünün atomlardan galaksilere kadar her şeyde parlak bir şekilde tecelli ettiğini ifade ediyor. Yaratıcılarının Mutlak özellikleri (esmâ-i hüsna) hem bir şeyde ve hem de küçük parçacıkların bir malzeme olarak terkiplerinde, yani onların birleştirilmesi sonucu her yeni bir şeyde (atomların birleştirilmesiyle moleküllerin yaratılması gibi) birbirleri içerisinde katmanlar halinde yaratılışlarında, herkesin anlayabileceği bir sistem, düzen içerisinde var edildiğini dile getiriyor. Bu yaratılışların her bir kademesinde ve ayrı ayrı her bir varlıkta görülen tüm özellikler yalnızca onların Yaratıcılarının Mutlak özelliklerinin yansıdığı yer ‘Onun Kürsüsü’ olarak anlaşılıyor. Bu katman katman yaratılış biçimi hiçbir surette evrenin bölünerek, parçalarına ayırarak düşünülemeyeceği ve yalnızca bir bütün olarak görülüp bu bütünlükte kainatın tümü Onun Yaratıcısının kürsüsü olduğunu ifade ediyor. Yani her yerde, her bir varlıkta tecelliyatın Ona ait olduğu idraki ile ulaşılan anlayışa ve o anlayışın unvanına ‘arş’ deniyor diyebiliriz. Dolayısıyla farklı hayallere girmeye gerek yok. Düşündüğünde insan bunun hakikatini anlar. Yeter ki biraz kendisini sallasın, önceki bilgi ya da tasavvurlarını silkelesin.”
“Metin Resulün arş-ı- azam dairesine gireceğini ifade ettikten sonra ‘tâ kâb-ı kavseyn ile ifade edilen makama ulaşacağını’ yani imkân ve vücûb ortasında Onunla görüşeceğini kaydediyor. Metin kâb-ı kavseyn’i bir makam olarak zikrediyor. Sözlükte ‘kâbe’ bir okta yayın kabzasıyla giriş mahalli olan iki köşe aralığı, ‘kavseyn’ iki yay anlamına geliyor. Müellif yani diyerek bu makamla ‘imkân ile vücûb ortası’nın kast edildiğini ifade ediyor. Ne demek imkân ve vücûb? Sözlük anlamı itibariyle ilki olabilirlik, ikincisi zorunluluk ifade eden kelime. Istılah anlamı itibariyle ise, ‘mümkin varlık’ varlığı ile yokluğu eşit olan, var olması bir var ediciye bağlı olan tüm yaratıklar, tüm evren demektir. Yani yaratılmaya muhtaç olan, Yaratılmazlarsa kendi başlarına var olamayan varlıklar. ‘Vâcib’ ise tam tersine, yaratılmaya muhtaç olmayan, yaratılmamış olan, varlığı kendisinden olan, varlığı zorunlu olan -bizim şartlarımızda bunu anlamak zordur da, zira biz Yaratıcıyı yaratıkları üzerinden biliriz, anlaşılması için söylemek gerekirse- yarattıkları olmasaydı da varlığı zorunlu olarak var olan demektir.”
“Metin şöyle devam ediyor: ‘…Tâ kâb-ı kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zât-ı Celil-i Zülcemâl ile görüşecektir.’ Burada ‘Allah’ı görmek mümkün müdür?’ gibi tartışmalara girmiyoruz. ‘Zât’tan ne anladığımız çok önemli. O mutlak varlık olduğu, varlığı tanım gereği mahlukat cinsinden olmadığı/olmaması gerektiği için zihnimizde bir tasavvur oluşturamayız. Kainat baştan başa ‘sıfât tecellisi’ olduğu için gördüğümüz sıfatların mevsufu yani o ı sıfatları taşıyan bir Kaynak olmalıdır, Zât ile kast edileni budur. Resul, celâl ve cemâl özelliklerinin tecelli ettiği, şu kainatın gözlemlenmesinin sonucunda ulaşılan mertebede, arş-ı azamın yanında Onunla baş başa kalıyor. Yani -fiziki bir yön söz konusu olmaksızın- bir tarafta kainat, bir tarafta kainatın Yaratıcısı birbiriyle mukabele ediyor. Kainat diyor ki, ‘ben Senin yarattığınım’, O Zât diyor ki, ‘seni yaratan Benim’. Birbiriyle karşı karşıya geliyorlar. Ben böyle anlıyorum. Metin miracın hakikatinin Resul’ün bu seyr ü süluku olduğunu söylüyor. Yani, şu kainatın varlığında görülen özelliklerin detaylarına nüfuz ederek kainatın Yaratıcısının tüm özelliklerini bir insan kapasitesinin zirvesinde deneyimleme süreci.”
“Bu vesile ile Kur’an’daki bir ayeti de hatırlamak gerekiyor. Şu: ‘Merace’l-bahreyni yeltekıyân beynehümâ berzahun lâ yebğıyân: İki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar’ (Rahman 55(19-29). Ayetin anlamıyla ilgili olarak coğrafyacılar çeşitli izahlar yapıyorlar. Mesela okyanus bilimciler Akdeniz’in suyu ile Atlas Okyanusu’nun suyunun birbirine karışmadığını, Cebel-i Tarık Boğazı’nda bu karışmayı engelleyen mucizevi bir perde olduğunu söylüyorlar. Söylenebilir. Ayetler geniş kapsamlı olduğu için birçok anlam çıkarımında bulunmak mümkündür. Bazı sûfî müfessirler de bu ayeti mümkin ile vâcibin asla birbirine kavuşamayacağını, aynılaşamayacağını ifade eden mesaj olarak tefsir ediyorlar. Metnin kâb-ı kavseyn’in tanımında ‘imkân ve vücûb ortasında’ demesi mümkin varlığın hiçbir zaman vâcib yani mutlak varlık (uluhiyet) kategorisine çıkamayacağını, vâcib varlığın da mümkin varlık derekesine düşmeyeceğini belirtiyor.”
“Müellifin başka bir yerde dile getirdiği dikkat çekici bir ifade var: ‘Bir şeyin mahlukiyetinde hâlikıyyeti görmek.’ Yani yaratılmışlıktan Yaratıcılığa intikal etmek; hem de doğrudan, aracısız, tefecisiz. İmkan ile vücûb arasında öyle bir bağ, öyle saydam bir ilişki var ki sanki birbirlerine kavuşuvereceklermiş gibi görünüyor. Ama hayır! Birbirlerine kavuşmasını engelleyen bir perde vardır. Biri mümkindir; olsa da olur, olmasa da olur, bir kaynak yaratmasaydı var olmayacaktı. Diğeri ‘vâcib’, varlığı zorunlu, yarattıkları olmasaydı yahut yaratmasaydı da vardı ve var olacaktı -gerçi ben insani özelliğim ve kapasitem itibariyle eğer kainat yaratılmasaydı Yaratıcıyı tanıyamazdım, zira ben Onun varlığının zorunluluğunu ancak yaratılmışlığımla tanırım, açıklama olsun diye söylüyorum- O vardı ve hep Var oalcaktı. Onun varlığı, yarattığı kainatı gözlemlemelerimizin sonucunda farkına vardığımız ve ‘zaman’ ve ‘mekan’ dediğimiz kategorilere bağlı olmamalıdır. Çünkü Yaratıcı, yarattığı şeyin içinde olamaz, aranmaz ve yarattığına benzetilemez, O yarattığı ile Kendisinin varlığını biz bilinçli insanlara bildirir. Nasıl ki bir telefonunun mühendisi telefonun bir parçası imiş gibi telefonun içine bakarak aranmaz. Ya? Telefonun yapılışındaki tüm özellikler ile onu Yapanın özellikleri tanınır ve bu özelliklere sahip bir mühendis mutlaka olmalıdır denilir; aksi halde biz bu telefonun nasıl oldu da telefon olduğunu başka hiçbir surette izah edemeyiz. Tesadüflerle gelişmiş veya doğal olarak oluşmuş veya işte öylesine var oluvermiş gibi izahların hiçbir mantıkî dayanağı yoktur. Hiç kimse de böyle bir saçma iddiada bulunamaz ve bulunmamıştır da. Fakat, kainatın varlığına gelince Yaratıcısını tanımak istememeyi tercih edenler bahanelerle insanları oyalayıp, ‘tam bulamadık, araştırıyoruz, bulacağız’ gibi sözlerle kandırıyorlar, yalan söylüyorlar.”
Ders miracın hakikati ve bizim pratiğimize bakan yönü itibariyle verimli soru ve müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.


