Risale-i Nur Okumaları Usûle Dair

İslam’ın Geleceği Efkârın Hâkimiyetinde

Ey ihvan-ı Müslimîn!.. Hal, lisan-ı hâl ile bize beşaret veriyor ki: Sırr-ı “Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl” (De ki: Hak geldi, batıl yok oldu.) boynunu kaldırmış, el ile istikbale işaret edip, yüksek sesle ilan ediyor ki: Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğra denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neşet eden tenevvür-ü efkârla toprağa benzeyen evham ve hayalâtı, hakaik-i İslâmiyenin omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki, nücûm-u semâ-yı hidayet olan o hakaik tamamen inkişaf ve tele’lü’ ve lem’a-nisar olacaktır.

Hakikat sergilenmeden batıl zail olmaz

İslamiyet’in hakikatleri, insanın insaniyetine mündemiç olan özelliklere tam tekabül eder. İslamiyet, insanın Yaratıcısının insana rehberlik yapan mesajıdır. İslamiyet ve insaniyet birbirinden ayrı düşünülmemelidir. “Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl” (De ki: Hak geldi, batıl yok oldu.) ayetinde bahsedilen hak ikame edilmeden batıl izale edilemez. Batıl yıkılmalı ki yerine hak geçebilsin. Batılın tamamen ortadan kalması ve etkisiz hale gelmesi isteniyorsa hakki ikame etmek gerekir yani hakikati insanlara sunmak gerekir. Aksi takdirde batılın izalesi söz konusu değildir. Hakikati ortaya koymadan batıl kendi kendine zail olmaz. Bir insanın evine Kur’an girdi, rafa konuldu diye o kişinin kafasına batıl olarak yerleşmiş yanlış fikirler zail olmaz. Peki ne yapılması gerekir? O kişinin aklını, fikrini, insani duygularını tatmin edecek Kur’an okuması ve açıklaması yapması gerekir. İnsanın aklını, fikrini, insani duygularını tatmin etme maksadıyla yazılmış bir tefsir o kişinin kafasındaki hakkı ikame edecektir. Hak ikame olduğunda da batıl otomatikman zail olacaktır. Eline silahı, kılıcı alıp batıl sahibi insanları öldürmekle ya da batılın aleyhine bağırıp çağırıp menfi propaganda yaparak reaksiyon göstermekle batıl ortadan kalkmaz.

Adalet: Mahlukatın hakkını vermektir

İslam’ın hakikatlerinden biri de şu alemde tecelli eden adalettir. Kainatta adaleti nasıl görüyoruz? Adalet sadece, iki kişinin birbirine yaptığı haksızlığın giderilmesi, mirasta mal paylaşımı olarak görülmemelidir. Adalet, mahlukatın/yaratıkların hakkını vermektir, onların haklarına tecavüz etmemektir. Said Nursi adalet ve ubudiyeti aynı anlamda kullanır ve Kur’an’ın maksatlarını sayarken tevhid, haşir, nübüvvet, ubudiyet ve adaleti sıralar. Bu sıralamanın tarihi gerçekleri vardır. Tarihte Sünni Şii ayrımı yapıldı. Şii denilen kesim, adalet üzerinde siyasi anlamda durdu. Şiiler, Hz. Ali’yi hilafete layık gördükleri için adalet gerçekleşseydi onun halife olacağını iddia ettikleri, adaleti siyasi bağlamda kullandılar. Sünni kesim ise, adaleti sanki literatürden çıkartarak sadece Sultanlara tabi olunmasını gerektiren tavırlar takınarak kralları ve saltanatı meşrulaştırdılar. Bu tarihi siyasi kavganın bize bıraktığı mirası iyi değerlendirmek gerekir.

Bizim dünyamızda adalet, mal/para paylaşımı veya insanların hakkına tecavüz edilme durumunda bu hakların geri verilmesi için mahkemeye başvurmak gibi çok yüzeysel ve dar bir anlamda kullanıldı. Halbuki Said Nursi’nin kainatın yaratılışında bahsettiği en büyük altı ism-i azamdan biri de adldir. Bu isim, kainatın yaratılışında her bir mahlukun hakkını ifa etmek olarak tanımlanır.

Adalet-i Ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakaik-i İslamiye/İslamiyet’in hakikatleri gerek insanların yaratılışında gerekse insanlar arasındaki hukukta ihmal edilmiştir. Mahlukatın hukukuna riayet etme konusu çok dünyevileştirildi. ‘Ormanları kesmeyeceğiz, hayvanları öldürmeyeceğiz’ gibi hareketler başladı. Mahlukatın gerçek İslami hakikati ifade eden yönü ihmal edil. “Hayvanları öldürmeyeceksin” gibi yüzeysel fikirleri dinsizler de söylüyor. Bunun için İslamiyet’in hakikatine ihtiyaç yoktur. Dini bilgisi olmayan, inancı olmayan insanlar da hayvan sevgisinden dolayı hayvanları koruma dernekleri kuruyorlar, dünyanın çölleşmesinden korktukları için ormanları koruyorlar. Bu doğru bir davranış ama mahlukatın yaratılış maksadının gerçekleşmesine yetmiyor.

Adalet, mahlukatın yaratılışında tecelli eden Yaratıcının özelliklerinin tanınması, tasdik edilmesi ve mahlukatın yapmış olduğu bu görevin hakkının ifa edilmesi, kabul edilmesi, tanınması demektir. Uygulamada gerçekten bir ağacı kesmek adalete aykırıdır ama adaleti hakaik-i İslamiye ile özdeşleştirmek, eşitlemek gerekir. Hayvanları, yeşili korumak, fakirlere yardım etmek insaniyetin depreşmesidir. Madem bitkilerin ve hayvanların haklarına riayet edeceğiz, o haklarını koruduğumuz mahlukatın niçin var olduğunu, bize ne gibi mesajlar taşımak üzere görev yaptığını da incelememiz gerekir. Said Nursi’nin insaniyet-i suğra/küçük insaniyet diye tanımladığı kavramın içerisine insanların açlıktan ölmemesi, hayvanların korunması gibi konular girer. İçerisinde yaşadığımız medeniyetin hayat tarzına ve hakim olan anlayışına küçük insaniyet denirken, İslamiyet’in hakikatlerinin anlaşılmasına da insaniyet-i kübra denir.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın

1 Yorum

  • ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbel belirtilen dönemleri içerdiği gibi biz de kişi olarak ebnâ-yı mâzi veya müstakbelde yaşayabiliriz. ebnâ-yı mâzi dönemlerinde şahış olarak ebnâ-yı müstakbeli yaşayanlar olmuştur muhakkak. Üstadımızın dediği gibi bulunduğumuz dönem ebnâ-yı müstakbel olsa da kişi olarak topluluklar olarak ebnâ-yı mâzide yaşanlar vardır.

    Abi Risale-i Nur’a çok ciddi çalışmak lazım ki ebnâ-yı müstakbel ehli olabilelim. Cenab-ı Hakk nasip etsin İnşaAllah…