Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (13 Ekim 2024) Kayyûmiyet dersinde Otuzuncu Lem’anın Altıncı Nüktesi’nin İkinci Şua’sı okunmaya başlandı. İki Mesele’den oluşan bu Şua’nın Birinci Mesele başlığında “ism-i kayyûm’un bir cilve-i a’zamına işaret ettiği” ifade olunan şu üç ayetin metnine yer veriliyor: “Lâ te’hu zuhu sinetun velâ nevm” (Bakara 2/255), “Mâ min dâbbetin illâ hüve âhizun bi nâsiyetihâ” (Hûd 11/56), “Lehû makâlîdu’s-semâvâti ve’l-arz”. Ardından “bu gibi ayetlerin işaret ettiği hakikat-i a’zamın bir vechi şudur ki” denildikten sonra şu açıklama yapılıyor:
“Şu kâinattaki ecrâm-i semâviyenin kıyamları, devamları, bekaları, sırr-i kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-i mütenâhi boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler. Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamlarıyla ölçülür. Öyle de, o Zât-ı Kayyûm-ü Zulcelâlin madde-i esiriye içinde hadsiz ecrâm-ı semâviyeye nihayet derecede intizam ve mizan içinde sırr-ı kayyûmiyetle bir kıyam, bir beka, bir devam vererek, bazısı küre-i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinatsız, boşlukta durdurmakla beraber, her birini bir vazifeyle tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr-ı kün feyekûn’dan gelen fermanlara kemâl-i inkıyadla itaat ettirmesi, ism-i Kayyûmün a’zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi, her bir mevcudun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr-ı kayyûmiyetle kaim ve o sırla beka ve devam ediyorlar.” (Lem’alar, İstanbul 2020, YAN, s. 386)
Derste, takdimci bu paragrafı okuyup küçük dokunuşlarla açıklamaya tabi tuttu. Özellikle “Eğer o cilve-i kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenâhi boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler” cümlesini açıklarken şunları söyledi: “Müellifin dünyamızdan bin defa büyük milyonlarla küreler dediği gök cisimleri -bugün bu rakamları milyarlarla ifade etmek lazım- her an yaratılarak varlığını devam ettiriyor. Bu hakikat kayyûmiyet ile ifade ediliyor. Eğer kayyûmiyet söz konusu olmasa, bu cisimlerin varlığını devam ettirmelerinin söz konusu olamayacağı belirtiliyor. Bunun böyle olduğunu gözlemlerimizi değerlendirdiğimizde anlıyoruz. Çünkü hâlıkıyyet yani yaratma sıfatı kayyûmiyet sıfatı ile birlikte tecelli ediyor. Dikkat etmek gerekiyor. Hâlıkıyyet tecelli ederken kayyûmiyet ihmal ediliyor değil; yahut kayyûmiyet sonradan devreye giriyor değil; yahut hâlıkıyyet Allah’a ait de kayyûmiyet -Onun görevlendirmesiyle de olsa- başkalarına ait değil. Bütün isim ve sıfatların aynı anda tecellisi söz konusu oluyor. Zira biliyoruz ki bir iş yapan kişi bütün özellikleriyle iş yapar. Ancak işin çeşidine ve mahiyete göre bir ya da bazı özellikleri daha bariz, daha baskın görülebilir.”
“Metin; yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin kıyamları ve varlıklarının devamlarının kayyûmiyet sırrına bağlı olduğunu, eğer kayyûmiyet kısa bir süreliğine de olsa, yüzünü çevirse bütün bu gök cisimlerinin feza boşluğuna savrulacağını, birbirine çarpacağını, yokluğa döküleceğini söylüyor. Yani varlıklarını devam ettiremeyeceğini, bizim de onların varlığını izah edemeyeceğimizi belirtiyor. Peki sayıya gelmez çokluktaki bu varlıkların devamının sağlanması konusunda Materyalistler ne diyor? Onlar bir isim, bir kelime kullanarak ‘çekme ve itme kanunu var, bu kanun sayesinde dengede kalıyor, varlıklarını devam ettiriyor’ diyorlar. ‘Peki çekme ve itme kanunu varsa, bunu gösterebilir misiniz’ deyince, ‘böyle görüyoruz’ diyorlar. Peki gerçekten varlıklarda, -metinde geçen örneği itibariyle-, gök cisimlerinde onların birbirlerini çekmesi ve itmesiyle bağlantılı olarak ayrı bir madde, ayrı bir kaynak göstermek mümkün mü? Hayır! Daha açık ifade ile biz ‘kainat içinde bir madde, yani kendisi var olamayan, var olmaya muhtaç bulunan bir madde, kendisi kendisine kaynak olabilir mi, kendisi kendisinin varlık kaynağı olabilir mi?’ diye düşündüğümüzde buna ‘evet’ diyemiyoruz. Demek ki hem yaratmada hem de varlığını devam ettirmede varlığın kendisinden kaynaklanan bir özelliği yok. ‘Çekme ve itme’ diye de ayrı bir varlık yok. Yaratma var, daimî yaratılışlarla yaratılanların varlıklarını devam ettirmesi keyfiyeti var. Yani hâlıkıyyet var, kayyûmiyet var. Eğer kayyûmiyeti ihmal edersek hâlıkıyyeti de ihmal etmemiz gerekir.”
Bunun üzerine bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “Metin gökteki yıldızların, varlıkların kayyûmiyet tecellisi dolayısıyla boşluğa düşmediğini ve yokluğa gitmediğini ifade ediyor. Dediğiniz gibi Materyalistler bunu kainatta çekme ve itme kanunu bulunduğunu söyleyerek açıklıyorlar. Siz böyle bir kanunun olmadığını söylüyorsunuz. Bu kısmın netleşmesi için aklıma şöyle üç şıklı ifade geliyor: a) Çekme ve itme kanunu yoktur, b) Çekme ve itme kanunu vardır ama bunu maddeye Yaratıcı koymuştur, c) Bilim insanlarının çekme ve itme kanunu dediği şey bizim Yaratıcının yaratma biçimi olarak algıladığımız husustur. Bu şıklardan hangisi doğru? Gerçekten evrende çekme ve itme kanunu yok mudur?”
Takdimci bu soruya, “Hayır, itme ve çekme kanunu yoktur” dedikten sonra şöyle devam etti:
Tabiat Kanunları’nın gerçek bir varlığı var mı?
“Böyle bir kanunun vücudu yoktur. Yani bir kainat var, bir de kainat içinde kendine mahsus varlığı olan itme ve çekme kanunu var değil. Çünkü yaratılışın kendisi alîm, hakîm, kayyûm… olan bir Yaratıcısı bulunduğunu gösteriyor, bunu anlamadan yaratılışı izah edemeyiz. Eğer eşya kendi kendine var ise, kendi kendine böyle bir kanun oluşturabiliyorsa, o kanunun varlığını söyleyebiliriz. Eğer kainat içinde böyle bir kanun varsa da bunu göstermeleri gerekir. Ama böyle bir özelliği ben yaratılış biçiminden çıkartıyorum, derim. Materyalistler ise ‘bu kanun maddenin kendisinde olan bir özellik’ diye açıklıyorlar. Fakat maddede bütün kainatı kapsayan ve aralarında tam bir ittifak kuracak özelliklere sahip olmaları için maddenin bilinci, ilmi, otoritesi, gücü, seçme özelliği, iletişim kurma ve anlaşma yetisi vb. olduğunu göstermeleri gerekir. Oysa görüyoruz ki madde yalnızca hangi pozisyonda var edilmiş ise o pozisyonda bulunmaktan başka hiçbir seçeneği olmayan şeylerdir. Var edildikleri pozisyonda var olmak zorundalar. Bir kişi bir yağlı boya sanat eserine bakıp da ‘boya maddesinde böyle bir sanat eseri olacak özellikler var’ diye bir iddiada bulunsa herkes o kişiye güler, alay eder. Bu hassasiyetten dolayısıdır ki ‘Allah düzen içinde yaratıyor’ dediğimizde, bir yaratılış var, bir de ayrıca bağımsız varlığı olan düzen var demeye geliyor bu. Bağımsız ‘düzen’ yoktur. Biz insanlar gözlemleyici olarak düzenli yaratılış gerçekleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla bir yaratılış, bir de düzen var değil. O halde kainatta bir madde var, bir yıldızlar, gezegenler, galaksiler var; bir de çekme ve itme kanunu var değil. Ya? Düzenli yaratılış vardır, kayyûmiyetli yaratılış vardır. Bu özelliklerin hepsini yaratık olan varlıklar kendi üzerlerinde gösterir. ‘Benim yaratıcım hâlıktır, benim yaratıcım alîmdir, benim yaratıcım kayyûmdur…’ der. Böylece Ona şahitlik yapar.”
Önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları kaydetti: “Biraz daha netleştirilmesi adına şöyle söylüyorum. ‘Çekme ve itme kanunu diye bir kanun yok’ diyorsunuz. Mıknatısı düşünüyorum. Mıknatısta çekme ve itme kanunu yahut kuvveti yok mu? Zıt kutuplar birbirini çekerken aynı kutuplar birbirini itiyor. Bunun böyle olduğunu açıkça gözlemliyoruz. Gerçekten mıknatısta böyle bir kuvvet yok mudur?”. Takdimci şöyle cevap verdi: “Evet, yoktur! Var diyen Mu’tezilî bir anlayışı benimsemiş demektir. Mıknatıs çekmez, itmez! Peki nedir durum ya? Şu: Mıknatıs çekme ve itme özelliği verilerek yaratılıyor! Her an yaratılıyor! Her ânın yaratılışında bizim açımızdan, mıknatıs böyle yaratıldığı için, ‘mıknatısın çektiğini ve ittiğini görüyoruz’ diyoruz. Tekrarlayalım, mıknatıs çekmez ve itmez. Mıknatıs çekme ve itme özelliği verilerek yaratılır. Bu, mıknatısa bir özellik olarak yansır. Biz o özelliği böyle algılıyoruz. Yaratıcının ona böyle bir özellik vererek yarattığını algılıyoruz. Basit bir örnek ile anlayabiliriz bu durumu: Aynada yansıyan ışığı görüp de ‘aynada ışık var’ demek gibidir ‘mıknatısta çekme özelliği var’ demek. Aynada ışık yok, başka bir ışık kaynağının yansıması var. Yani aynadaki ışık, yansımasıyla başka bir ışık kaynağının varlığına şahitlik yapıyor. ”
Eşyada bazı özellikler var gibi görünmesinin iki temel sebebi:
“Eşyada bazı özellikler var gibi görünmesinin ve bunun akılları karıştırmasının başlıca iki sebebi var. Birincisi şu: Bu zamanın çocukları olarak hepimiz seküler eğitimden geçtik, din eğitimi de veren bir okulda okumuş olsak bile. Hatta öğretmenlerimiz dindar olsalar bile, bizim varlık anlayışımızın, kainat anlayışımızın, gözlemlediğimiz olayların aslı esası ne olduğuna dair yaptığımız yorumlarımızın bütünü birden bize seküler varlık görüşü ile eğitim sürecimiz boyunca aşılandı. Bazılarımız en az 12 yıl, çoğunluğumuz 16 yıl, bazılarımız ise 20 yılı aşkın süre boyunca seküler bir anlayış ile yorumlanan okul kitaplarının, -din derslerini anlatan okul kitapları da dahil olmak üzere- seküler eğitimden geçirildik. Farkına varmadan artık beyinlerimiz neredeyse otomatik olarak maddenin kendisini, olayların kendilerini, hatta dinî kaynakların zahirindeki ifadelerini onlarda görünen özelliklerin, bilgilerin kaynağı olduğuna dair bir şartlandırmadan geçtik. Yansımaları, yansıyan maddenin veya ifadenin kendinden kaynaklandığını düşünerek anladık ve yorumlayageldik. Bu kıskaçtan, bu şartlandırılmadan kurtulmak için çok dikkat, çaba ve paradigma değişikliği yapmak zorundayız. Böyle bir paradigma değişikliği örneğini şimdiki çağımızda Risale-i Nur külliyatında görüyoruz. Dikkatli okuyanlar bu değişikliği yani tecdidi fark ederler. Dikkat etmeyip de, onu dinî bir metin gibi okuyanlar ise yine eskiden beri alışageldiği şekliyle, zahiri manası ile anlar ve bu tecdidi yapamaz. Eski seküler din bilgilerini tekrarlarlar.”
“Maddenin kendisinde bazı özellikler var diye algılamanın daha temelli ikinci nedeni ise şudur: Maddenin kendi varlığı ile şahitlik yapmasından anlıyoruz ki, madde hiçbir aralık verilmeden varlığı devam ettiriliyor. Maddenin kendi varlığını kendisinin devam ettirebileceğine dair hiçbir delilimiz yoktur. Varlığın devamlılığını açıklamada çaresiz kalan materyalistler de ‘madde ezelidir yani sonsuz vardır’ demek zorunda kalıyorlar. Fakat sonlu ve daima değişikliğe tabi olan maddenin ezeli olacak bir özelliği olduğuna dair hiçbir delilleri yoktur; zaten bir şey değişiyorsa mantıken sonsuz olduğunu düşünmek mümkün değildir. Maddenin sonsuz var olduğunu iddia etmek, çaresizlikten ve gerçeği kabul etmemede ısrar etmekten dolayı uydurulmuş bir iddiadır. Hatta bu tür düşünceye kapılanlar sınırlı varlığı olan kainatın sınırsızlığını iddia etmenin mantıkî bir çelişki olduğunu da görmezlikten gelirler.”
Mutlak olmayan Yaratamaz!
“Kainatı ve içindekilerin yaratılmaya muhtaç olduğunu kabul edenlere gelince: Maddede kendilerinden kaynaklanan bir özellik var zannetmelerinin de kaynağı aynı temele dayanır. Bu temel neden ise Varlık Kaynağının Mutlak olmasından dolayıdır diye anlaşılıyor. Kainatın Yaratıcısının kainat cinsinden olmaması, yani varlık verilmeye muhtaç olmaması, değişken bir özelliği olmaması, yani Mutlak bir Varlık olması gerektiğini kabul etmek mantıken zorunludur. Mutlak’ın özelliklerinin de Mutlak olması gerektiğini kabul etmemiz mantıkî bir zorunluluktur. Fakat böyle Mutlak bir varlığın örneğini görmediğimiz için tasavvur ve hayal etmemiz de mümkün değildir. ‘Mutlak’ yani sonsuzu ihata edip ‘şurada başlar, şurada sona erer’ diyemeyiz, sınır altına alamayız, hayal dahi edemeyiz. Böyle Mutlak olan Yaratıcının yaratma işleminde de sınırlılık olamaz. Biz yalnızca yaratılanlarda sınırlılık görürüz. Çünkü yaratılanın kendisi sınırlı olmak zorundadır. Sınırsız olsa zaten yaratıcı özelliğine sahip olurdu. Bu bir çelişkidir. Dikkat edilmesi gereken nokta, yaratma işleminin bizim tarafımızdan gözlemlenmesinde bir sınırsız aralıksızlık gözlemliyoruz. Dikkat edilmediği takdirde, bu sınırsız aralıksızlık bize sanki maddenin kendi varlığı kendiliğinden devam ediyormuş gibi algılanarak çok büyük yanlışları içeren sonuçlara ulaşmak zorunda kalırız. Mıknatısın kendisi çekiyor zannedip, ‘mıknatısta çekme ve itme özelliği var’ zannediveriyoruz. Halbuki varlığı kendinden kaynaklanması mümkün olmayan ve dolayısıyla yaratılmaya muhtaç olan mıknatıs, aralıksız bir şekilde var edilegeldiği için, bizim dikkatsizliğimizden ve zihin şartlanmışlığımızdan dolayı mıknatısın kendisi çeker ve iter diye görüp, varlığını bu özelliği ile kendisi devam ettiriyor zannına kapılıyoruz. Oysa materyalistler bile maddede kendisini var edecek bir özellik olmadığını bildikleri için ‘madde sonsuz vardır’ demek zorunda kalmışlardır.”
“Özetle ifade edecek olursak: Yaratıcının Mutlak yani Sonsuz, tasavvur ve tahayyül edilemez bir ‘Vâcibü’l-Vücûd’ olduğunu, yani ‘Varlığını mantıken kabul etmek zorunda olduğumuz Varlık Kaynağı’ olduğunu kavramak mümkün olmadığı için, Onun yaratma işleminde sonsuz özelliklerinin yansımasını algılamada zorluk çekiyoruz. Risale-i Nur’da bu zorlanmanın ana nedenini kısaca şöyle özetleyebiliriz: ‘Azamet-i İlahiye’nin kavranamaz olduğunu kavramamış isek, o takdirde inkar cihetine giden yorumlar yapmak zorunda kalırız.’ Sanki madde kendi varlığını kendi sürdürüyor ve dolayısıyla varlığında yansıyan özelliklerin de kendisine ait olduğunu zannediveriyoruz. Yaratıcıya inananlar ise, bu cümlenin başına ‘Maddeyi Allah öyle bir şekilde yarattı ki, şimdi o özelliği ile kendisi varlığını devam ettiriyor. Dolayısıyla mıknatıs maddesinde çekme ve itme özelliği vardır’ diyorlar. İslam düşünce tarihinde bu anlayışın temsilcilerine ‘Mu’tezile’ denir. Halbuki yaratılanların daimî bir şekilde düzenli, kasıtlı, hikmetli, ölçülü ve değiştirilerek var edilmelerinin de bir düzen içinde gerçekleştirildiğini gözlemliyoruz. Düzenli bir şekilde değiştirilerek yaratılanların ancak ve ancak Sonsuz bir Varlık Kaynağından gelmesi gerektiğini anlamamız gerekiyor. Kafamızda seküler eğitimin şartlandırılmış küflerini zımparalayarak gerçeği gören fıtratımıza dönmek zorundayız. Yaratıcının yaratma işleminde gerçekleşen varlıkların varlığını devam ettiren Yaratma İradesinin yanı sıra Kayyûmiyetinin yani varlıkların varlığını devam ettirmesinin tecellisini görüyoruz bu alemde, her bir aralıksız anda.”
Mıknatısın çeker şekilde yaratılması ile insan fiilleri arasında paralellik var mıdır?
“Mıknatıs çeker ve iter dersem, insan da yapar ve eder, demeye gelir bu. Aynı şeydir. Mu’tezile’nin düştüğü bataklığa düşmüş oluruz. ‘İnsan, fiilinin hâlıkıdır’ demek, ‘insan yapılmasını istediği şeylerin yaratıcısıdır’ demektir. Oysa insan bir an sonraki kainatın hiçbir parçasına varlık veremez. Yalnızca yapılmasını istediği bir şey için kainatın yaratılışındaki düzenden öğrendiklerine göre seçimini hür iradesiyle yaparak müracaat eder ve sonucun yaratılması için bir sonraki anlardaki yaratılışı bekler. Bu bekleme süresi kesintisiz gerçekleştirildiği için insan kendisinin teşebbüsünün sonucunun yaratıcısı olduğunu zannedebilir. Ne zaman yaratılışın kurallarına uyarsa sonucun yaratıldığını deneyimlediği için zamanla bir alışkanlık geliştirir ve ‘ben iradem ile yaptığım tercihlerin sonuçlarının yaratıcısıyım’ zanneder. Günlük dilde ‘ben şunu yaptım, bunu yapacağım’ gibi sözler bir alışkanlığın sonucunda kullandığımız ifadelerdir. Dikkat eden insanlar kendilerinin hiçbir şey yaratamadıklarını ve fakat müracaatlarının sonuçların yaratılması için iradesini kullanıp kainatı bir bütün halinde yaratanın koyduğu kurallara uyarak itaat ettiğini ve sonucun takip eden anda yaratıldığını anlar. Hiçbir şey kainatın tümünü birden kapsayan bu düzenli, kasıtlı ve hikmetli yaratılışın içinde kendi kapasitesine göre bir tercih edemez. Kainatı kapsayan bu düzenin mahkumudur, iradesi olan insan ve hayvanlar da bu düzenin dışında bir tercih yapamazlar. Kaldı ki mıknatısta bir irade de yoktur, kimse de mıknatısın irade sahibi olduğunu iddia edemez. Diğer taraftan mıknatısı fail yaparak konuşuyorsak kainatın varlığının kaynağını sorgulama aşamasında yani imanî tahliller yaparken günlük dili karıştırıyoruz demektir. Dikkat etmek gerekir.
‘Mıknatısa Allah çekme özelliği vermiştir,’ ifadesinde bir yanlışlık var mı?
Aynı müzakereci soru olarak üçlü hükümden ikincisini dile getirdi: “Mıknatıs çekmez ve itmez, mıknatıs çekme ve itme özelliğine sahip olarak yaratılıyor, diyorsunuz. Tamam, peki, şu ifadeyi nasıl tahlil etmek lazım: ‘Mıknatısta çekme ve itme özelliği var, ona bu özelliği Allah vermiştir’. Böyle bir ifade sorunlu mudur?” Takdimci “Evet, bana göre sorunludur” diyerek şunları söyledi: “Eğer böyle dersek yani böyle düşünürsek ‘Allah mıknatısa yaratmadaki özelliklerinin, küçük bir kısmını da olsa, verdi’ demiş oluruz. Hiçbir kimse mıknatısta herhangi bir şeye varlık verme veya bir başka şeyin varlığını etkileme özelliği olduğunu gösteremez. Yalnızca, insanlar yaptıkları gözlemlerle kainatın sürekli yaratılışında mıknatıs maddesinin her daim ‘çekme veya itme’ diye adlandırdığımız yaratılış türünde görevlendirildiğini görürler. Bu yaratılış şekli değiştirilemeyen bir düzen içerisinde gerçekleştirildiği için, insanlar bu aralıksız sürekli düzenli yaratılışın devamlılığını göz ardı edip sanki ‘mıknatısta bir özellik var ve mıknatıs bu özelliğini kendisi kullanarak çekiyor’ zannına kapılıveriyorlar.”
“Halbuki dikkat edersek anlarız ki mıknatıs düzenli yaratılışın dışında kendi başına bir yetki sahibi gibi, bir an sonraki kainatın varlığında kendi çapında etken bir rol oynama özelliğine sahip değildir. Nasıl var ediliyorsa öyle olmak zorunda olan bir ‘yaratık’tır. Kainatın hiçbir parçası, kendisine verilen bir özellik ile gelecek andaki varlığını gerçekleştirecek veya bir başka şeye etki yapacak hiçbir özelliğe sahip değildir. Hiçbir elementte bir güç, bir ilim, bir bilinçlilik, bir irade, bir geleceği bilip ona göre tedbir alma, çevresiyle anlaşma ve varlığını devam ettirme duygusu gibi özelliklerin izine rastlanmaz. Ot yiyerek ve su içerek yaratılan koyunun bedenindeki hücrelerin sanki bilinçli tercihleriyle süt üretmeye karar verdiklerini iddia edenlerin gözlemledikleri yaratılış türünün kaynağının, koyunun bedeninin elementlerinin tercihiyle gerçekleştiğini iddia etmelerini, Risale-i Nur ‘akılları gözlerine inmiş’ materyalist anlayışa saplanmış insanların iddiasından ibaret olduğunu dile getirir. Bu anlayışların hepsi yaratılıştaki aralıksız sürekli yaratılışın değiştirilmeyen düzenli bir şekilde gerçekleştirilmesine dikkat etmeyip alışkanlıklarımızdan dolayı günlük dilimizde düşünmeden kullandığımız ifadelerden ibarettir.”
‘Allah doğurmadı’ ayetinden ne anlayacağız?
“Böyle bir yanılgıya dikkat çekmek üzere Kur’an’daki ‘lem yelid’ yani ‘Allah doğurmadı, doğurmaz’ ayeti ile ikaz ediliyoruz. Yani kainatın Yaratıcısı olarak Kur’an’da konuşan Allah, ‘Ben hiçbir şeye Kendimin Sonsuz özelliklerinden bir ‘çocuk’ yani küçük bir ‘ilahçık’ yaratmadım’ der. ‘Varlıklarda gözlemledikleriniz Benim yaratma işleminde yansıyan özelliklerimden ibarettir. Bu yansımaları, o yarattıklarımın yetkisine verilmiş Benim mutlak olan sıfatlarımın, yani özelliklerimin küçük parçacıkları olduğunu sanmayınız. Sonsuz mutlak olanın parçası da mutlak olur’ diyor. Çekme ve itme diye isimlendirdiğimiz yaratılış türü, kainatı yaratanın yaratma prensibinden yani ‘Sünnetullah’tan başka bir şey değildir. Kainatın varlığında gözlemlenen tüm özellikler ancak kainatı var eden kim ise ona aittir. Kainatı var edeni de var ettiği kainat cinsinden bir tanımlamaya tabi tutamayız. Onun için Yaratıcı yalnızca ‘Var Olması zorunlu olan Varlık, Zat’ anlamında ‘Vâcibü’l-Vücûd’ diye anılır. Böyle bir Zat’ın varlığına inanmayı tercih etmek de kainatın dışına çıkıp onun Yaratıcısını görerek değil -çünkü kainatın dışına çıkamaz, yani yaratılmışlığının dışına çıkamaz, imkansızdır- ancak ‘gayba iman’ diye anlaşılabilir.”
“Şimdi anlaşılmıştır diye ümit ediyorum neden ‘Mıknatısta çekme ve itme özelliği var, ona bu özelliği Allah vermiştir’ demek yaratılış gerçeği ile ve aynı zamanda yaratılışı gerçekleştiren Zat’ın bize Kendisini tanıtan mesajı ile çelişir. Çünkü ‘Allah vermiştir’ desek bile mıknatısa böyle bir özellik nispet etmiş oluyoruz. Diğer bir ifade ile ‘mıknatıs çekiyor, itiyor’ dediğimiz zaman ‘lâ ilâhe’yi yani varlıkların kendine bakan yönüyle kendi özelliklerinin kaynağı olamayacağı hakikatini atlamış oluyoruz. O zaman Hıristiyanların Hz. İsa hakkında söyledikleri de doğru oluyor demektir. Hıristiyan teolojisinde değişik formlarda da olsa Hz İsa’ya şu veya bu şekilde yaratılmışlığın ötesinde bir ayrıcalık yakıştırılmıştır. Kendisinin Yaratıcının elçisi olduğunu göstermek için Yaratıcı Allah’ın yarattığı mucize olaylarını Hz. İsa’nın kendisine Allah’ın verdiği özellikler ile gerçekleştirdiği zannedilmiştir. Bu anlayışı da değişik yorumlarla ‘Mutlak olan Yaratıcı Allah’ın oğlu veya evlatlığı’ gibi bir tanımlamaya gitmişlerdir. Böylesi tanımlamaların her türü ‘Hz. İsa Yaratıcının özelliklerinden bir parçacık miras aldı’ anlamını taşır. Kur’an bu düşünceleri şiddetli ifadelerde reddeder. Mesela bir ayette şöyle der: ‘Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir’ (Meryem, 19/35). Hıristiyanların varlık anlayışlarında yanıldıklarını görüyor ve anlıyoruz. Konu Hıristiyanlığın eleştirisine gelince aklımız çalışıyor, ‘hayır’ diyoruz ama mıknatısa böyle bir özellik atfedince bunun aynı kapıya çıktığını gözden kaçırıyoruz. Mucize konusunda Ehl-i sünnet alimlerini bunu ‘Allah’ın fiili’ olarak açıklamasını tebrik etmek lazım. Onlar mucizenin yaratılışını Allah’ın fiili olarak çok güzel açıkladılar. Öte yandan Mu’tezile’nin yanıldığı yer de burası değil midir? ‘Kul fiilinin hâlıkıdır, yaratıcısıdır’ diyorlar. Bunun tevhide aykırı olduğunu beyan eden Ehl-i sünnet alimleri ‘insan, fiillerinin hâlıkı değildir, insana irade verilmiştir, insan bu iradesi ile diler, seçimini yapar, eğer seçimimizi bize öğretilen düzenli yaratılış kurallarına uyarak yaptıysak Allah da yaratır’ demişlerdir. Kur’an’ın Hıristiyanlığı eleştirirken ‘İsa Allah’ın oğlu değildir’ demesini, yani Allah ona Kendi özelliklerinden hiçbir parça vermemiştir anlamını -örneğimizde- Allah mıknatısa bir çekme ve itme özelliği vermemiştir ve dolayısıyla mıknatıs çekmez ve itmez’ diye anlıyorum. Çünkü mantıken mutlakın bir parçası, ne kadar küçük olursa olsun, o da mutlak olur. Sonsuza göre küçük ve büyük farkı olmaz.”
“Evet, kainatı yaratmaya gücü yetmeyen bir atomu bir an için de olsa yaratmaz! Nursi bu gerçeği şöyle özetler: ‘Kâinatı halk edemeyen, bir zerreyi halk edemez. Bir zerreyi tam yerinde halk edip muntazam vazifeleriyle çalıştıran, yalnız kâinatı halk eden Zât olabilir.’ (http://erisale.com/#content.tr.10.442) ‘Çünkü her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz, Kâinatı elinde tutamayan zerreyi halk edemez.’ (http://erisale.com/#content.tr.1.951)”
Bundan sonra aynı müzakereci üçlü hükmün sonuncusuyla ilgili olarak şunu gündeme getirdi: “Dediklerinizden şu anlaşılıyor: Mıknatıs çekmez ve itmez, -gözlemimizde de açıkça fark ettiğimiz üzere- o, çekme ve itme özelliği ile yaratılır, yaratılıyor’. Bu birinci husus, anlaşıldı. Diğer taraftan ‘Allah mıknatısa çekme ve itme özelliği verildi, bu sayede o çekiyor ve itiyor’ demek de -küfür olmamakla birlikte- tevhidin tam bir ifadesi değil’, bu da anlaşıldı. Peki, şu cümleyi ya da şu hükmü nasıl değerlendirmek gerekir: Baktığımda mıknatısta çekme ve itme özelliği görüyorum. Siz buna ‘Allah’ın yaratması’ diyorsunuz, ben Yaratıcıyı inkar etmeksizin buna ‘çekme ve itme kanunu’ yahut ‘çekme ve itme kuvveti’ diyorum?” Bu soruya takdimci şöyle cevap verdi: “Böyle bir ifadeyi kullanan birisi maddeye, yaratılmaya muhtaç olan maddeye, varlığının gerçeğinin ötesinde, fiziki olarak bir şeyin varlığından söz ediyor demektir. Yani maddenin yanında böyle bir özellik var, demiş oluyor. O zaman bunu göstermesi lazım. İnanan birisi diyor ki ‘yaratılışta ben bu özelliklerin yansıdığını görüyorum.’ Ama o madde, bu özelliklerin kaynağı değildir. Gördüklerimiz, onların Yaratıcısının özelliklerinin yansımasından ibarettir. Ayna örneğini hatırlayalım. Kainatın -temsil olarak- ayna olduğunu, aynanın parlak yüzünü temsil ettiğini düşünelim. Aynaya yansıyan özelliklerin hepsi başka bir kaynaktan değil midir? Diğer bir deyişle hangi özellik aynanın kendisinden kaynaklanır? Hiçbirisi! Çünkü ayna sadece yansıtır.”
Yaratıklarda hiçbir yetki yok ise şefaati inkar mı edeceğiz?
“Ayetü’l-kürsi’deki ‘lehû mâ fi’s-semâvâti vemâ fi’l-arz, men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih’ (Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Onundur, Onun izni olmaksızın kim şefaat eder?) (Bakara, 2/255) ayeti aslında bu hakikati ifade eder. Kur’an insanların gözlemlerine göre konuşur. Biz meyveyi ağaçtan koparırken sanki bizim meyve ihtiyacımızı karşılamada ağaç Yaratıcının izniyle ‘şefaat’ ediyormuş gibi algılarız. Yani ağaca ‘şefaat izni verildi ve şimdi benim ihtiyacımı Allah ağaca verdiği yetki ile karşılıyor’ gibi algılarız. Kur’an’ın bu haberi ile Allah bize diyor ki, ‘Eğer Benden meyve isterseniz Ben meyveyi ağaç ile yaratırım. Ağacı yaratma düzenime müracaat edin ki Ben de size meyveli ağaç yaratayım. Sakın ola ki ağacı meyvenin yaratıcısı olduğunu sanmayın. Ağaçta yaratma özelliği yoktur. Bir an sonraki halinin varlığını kendisi gerçekleştiremez. Ağaç da meyve de yaratılmaya muhtaç varlıklardır. Kur’an açıkça kainatta her şeyin ve herkesin yaratılmaya muhtaç olduğunu ilan eder; şu ayetle de: ‘Durum böyle iken Allah ile aralarına koydukları ilahlara tutundular. O ilahlar bir şey yaratamazlar, çünkü kendileri yaratılıp durmaktadırlar. Kendilerine zarar vermeye veya yarar sağlamaya bile güçleri yetmez. Onlar; ölüm, hayat ve tekrar diriltme konusunda da bir yetki sahibi değillerdir.’ (Furkan, 25/3) Demek ki, hayatı yaratamayan ölümü de yaratamaz. Bir an sonraki hayattar haline de tekrar varlık veremez. Hür irademizi kullanarak ağacın yaratılması için Yaratıcıya müracaat edersek, Yaratıcı bir an sonraki yaratma sürecinde ağacı yaratır ve böylece ağaç bize Kur’an’ın diliyle ‘şefaat’ etmiş olur. Eğer Resulullah’ın (asm) bize ulaştırdığı mesajına uyarak onun hayat tarzını kendi hayatımızda uygulama tercihi yaparsak, Resulullah (asm) da bize ‘şefaat’ etmiş olur.
“Ayna, yansıtma görevini yapacak şekilde yaratılmamış olsaydı, aynanın atomları veya parçacıkları yansıtma özelliğini kendileri oluşturabilirler miydi? Zaten biz Yaratıcının o atomcukları yansıtma görevini yapacak şekilde yaratmasının devamından başka bir şey gözlemlemiyoruz. Demek ki, her şey Yaratıcılarının izniyle görev yapacak şekilde yaratılıyor. Hiçbir şey bir an sonraki varlığını gerçekleştirecek özelliğe sahip değildir. Her şey Hayy ve Kayyûm olana aittir, Onun dışında kimmiş Ona aracılık edecek olan bakayım’ diye ayet meydan okuyor. Yani ağacı Allah yarattı da meyveyi ağaç mı üretiyor? Konuştuğumuz konularla ilgili olarak aynı şey. Ağacı da, ağacın meyveli halini de yaratan yalnız kainatın tümünü yaratan O yaratıcıdır! Yani ağaç meyveye yahut meyve de çekirdeği ile bir sonraki aşamada yaratılacak olan ağaca şefaat etmiyor. Ağaç da, ağacın meyveli hali de Yaratıcıya şehadet ediyor, şahitlik yapıyor, Onun tanıtıyor!”
“Fakat insanda ‘ruh’ var; ruh insanın kendisine ait bir özellik değil midir? Dikkat edelim, ‘insanda ruh var, irade var, bilinçlilik var, düşünme özelliği var, sayılamayacak kadar duygular var’ diyoruz. Biz insanlar kendi tecrübelerimizle anlarız ki, biz bu özelliklerle yaratıldık diye bu özelliklerin bizim malikiyetimize verildiğini iddia edebilir miyiz? Bu özelliklerimizi bir an sonrasına taşıyabilir miyiz? Değilse, bir an sonra da bu özelliklerin biraz değiştirilmesi suretiyle yaratılıp durduğumuzu anlamıyor muyuz? Üzerimizde uygulanan değişikliği bir an için bile durdurabilir miyiz? Bir an sonraki varlığımızı kendimiz gerçekleştirebilir miyiz? Yoksa bir an sonra da yine bütün kainatı yaratanın bizi de yaratması için beklemiyor muyuz? Bizim yalnızca irademizi kullanarak tercih ettiğimizi ve yaratma işlemini ise yalnızca bir an sonraki varlığımızı gerçekleştiren kainatın tümünün Yaratıcısı olması gerektiğini daha önce konuşmuştuk. Demek ki bizdeki özellikler şefaatçi değildirler. Yalnızca Yaratıcımıza şahitlik yapan yansımalardır. Bu nedenle Kur’an, insandaki tüm özelliklerin temsilcisi olarak andığı ‘ruh’ için, ‘Onu güzelce düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, karşısında secdeye kapanın’ (Hicr, 15/29) demekle, her şeyin yaratıcısının Kendisi olduğunu, hücrenin zamanla insanî özellikleri oluşturduğu iddiasının delilsizliğini ilan ettiğini görüyoruz. İnsanı bu özellik ile yarattığını ifade eden bu ayet dahi, dikkat edelim, bu özellikler ‘Yaratıcıdan bir parçadır, miras bırakmıştır’ gibi anlama gelmediğini biz kendi tecrübelerimizden anlarız. İnsanî özelliklerimizi kullanırken bu özelliklerin sonuçlarının yaratıcısı değiliz. Hem bedenimizle ve hem de bu özelliklerle yaptığımız tercihlerimizle ancak bir an sonraki yaratma işlemini gerçekleştirecek olan Yaratıcının tercihini bekleriz. Hiçbir kişi veya eşya bir an sonraki varlığını ne kendi gerçekleştirebilir ve ne de garanti edecek bir özelliği vardır. Bunlar ancak ve ancak aynada yansıyan özelliklerdir, şefaatçiler değil, şahitlerdir. Ayna yansıttığı ışığın kaynağının özelliklerini yansıtmak için görevlendirilmiş bir yaratıktır. Kainat da bir ayna gibidir. Yaratıcısının özelliklerini yansıtarak tanıtır.”
Melekleri ve kainatın melekûtiyet yönünü nasıl anlayacağız?
“Kur’an kainattaki tüm varlıkların şahitlik yapan bu özelliğine onun ‘melekûtiyet’ boyutudur der. Çünkü melekler ancak Yaratıcının özelliklerini ilan eden şahitlerdir. Buna da Kur’an, tesbih ve tahmid, yani Yaratıcının kusursuz, eksiksiz, yani mutlak olduğunu övgü ile ilan ederler, diye açıklama getirmiştir. Meleklerin bu ilanını Kur’an, kainatın melekûtiyet yönüyle bağdaştırarak tüm kainatın varlığı ile Yaratıcısının özelliklerini ilan ettiklerini, Ona şahitlik yaptıklarını haber verir: ‘Her türlü kusurdan ve yetmezlikten uzak olandır o Allah ki, her şeyin melekûtiyeti Onun elindedir; siz de Ona döndürüleceksiniz’ (Yasin, 36/83).
Ama değerli alimlerimiz demiş ki… Bunlar değersiz mi?
Ders, devam eden bölümleri itibariyle, başka müzakereci ve katılımcıların yazarak veya konuşarak soru, tefekkür ve katkılarını paylaşarak devam etti. Benim açımdan ders tevhidin çok önemli bir hakikatinin daha net, daha açık, daha somut olarak zihnimde canlanmasına vesile oldu. Özellikle iki hususun netleşmesi benim açımdan çok faydalı oldu. Birincisi ‘tabiat kanunları’ diye anılan ve en azından bazıları ‘kuvvet’ diye de adlandırılan (suyun kaldırma kuvveti gibi) özelliklerin müstakil varlıklarının olmaması. Genel anlamda “doğa yasaları” diye de ifade olunan varlıkta yani yaratılışta gördüğümüz özellikler nitekim müellifin eserlerinde de “tekvinî emirler”, “âdetullah”, “nevâmis-i ilahî”, “sünnetullah” gibi terimlerle de ifade olunuyor. İster kanun ister yasa ister “emir” densin bunların Yaratıcının yaratmada her zaman gözlemlediğimiz yaratma biçimi, yaratma usulü olduğundan ontolojik bir varlığının olamayacağını kabul etmek gerekiyor. İkinci husus, yıllarca önce Lokman süresindeki ‘Halaka’s-semâvâti bi gayri amedin teravnehâ: Allah gökleri gördüğünüz direkleri olmaksızın yarattı’ (31: 10) ayeti açıklanırken müfessirlerin bu ayeti Allah’ın gökleri direksiz yarattığını ve durdurduğunu ifade ettiğini, bazı müfessirlerin de “bi ğayri amedin teravnehâ: gördüğünüz direkleri olmaksızın” cümlesini sıfat olarak değerlendirerek, aslında gökleri tutan direk yahut direklerin bulunduğunu fakat bizim onları göremediğimizi ifade ettiğini, bunun da bir bakıma “çekme ve itme kanununa” işaret ettiğini söylediğini okumuştum. Buradan hareketle çekme ve itme kanununun benim zihnimde “fonksiyon” olarak var olduğunu taşıyagelmiştim. Bu değerli gayretleri kendi çağlarının ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düşünmek ve anlamak zorunda olan bu alimlerimizin Kur’an’ı anlama gayretleri şimdi bizim için kullanılması gereken birer basamaktır. Biz de bu alimlerimizin gayretlerinden faydalanıp kendi çağımızın imkanlarına göre bir adım daha ileri götürmek zorundayız. Bütün ilimler böyle gelişirler. Kur’an temel eserdir, biz de bu temel eserden kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere faydalanacağız. Derste bu “çekme ve itme kanunu” denilen özelliğin bağımsız bir varlığının olmayıp, Allah’ın “semâvâti her an böyle bir yaratılışa tabi tuttuğunun yani bunun Onun “yaratma yahut yaratış adeti veya emri” olduğunun ifade edilmesi benim bir yanlışımı düzeltmeme vesile oldu. Allah razı olsun.


