Ha-mim’de geçtiğimiz haftalarda yapılan (08. 10. 2024) Kur’an okumaları dersinde Âl-i İmran suresinin 193. ayeti çalışıldı ve kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Takdimci ayeti önce orijinali ve meali ile ekrana yansıtıp okudu:
رَبَّنَآ اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” Ardından özetle şunları söyledi:
“Görüldüğü gibi ayet bir dua özelliği taşıyor. Ama Ha-mim derslerinde zaman zaman değinildiği üzere Kur’an’daki dualar müminlere sadece nasıl dua edileceğini öğretmekle kalmıyor aynı zamanda birçok hakikate işaret ediyor. Dolayısıyla dua ayetlerini yalnızca dua kalıbı gibi almakla yetinmek yerine bu ayetlerdeki anlam inceliklerine nüfuz etmeye çalışmak gerekiyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, ‘Kur’an’daki dualar’ deyince yalnızca duayı ‘böyle yapın’ değil de aynı zamanda ‘bunların mânâsını alın, hayatınızı buradaki duanın kapsamına göre düzenleyin’ mesajını almak lazım. ‘Semi’nâ münâdiyen’ yani ‘biz davetçiyi işittik, inandık’ ifadesi yeterli mi? Yetmeyeceği belli. Bir davet var. Duyuyorsun onu, işitiyorsun -zaten duymazsan sorumlu değilsin-, duyduğunu fıtratına uygun buluyorsan, muhakeme ettiğinde makul görüyorsan, duygularınla özümseyebiliyorsan bu çağrıya inanırsın ve o zaman ‘Rabbenâ’ yani ‘Ey Rabbimiz’ dersin. Duygularımız bu birinci aşamadan geçmiş olmalı ki ‘Rabbimiz’ diyebilsin.”
“Ayette ‘Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik’ deniyor. Oysa ‘Rabbimiz’ diyen bir kimse zaten iman etmiş, birinci aşamadan geçmiş olmalıdır. İman etmeyen birisi ‘Rabbimiz’ diyemez ki. Burada sanki bir problem var gibi görünüyor. Bu, peşin olmuş bir iş midir yoksa burada başka inceliklere işaret mi vardır? Ben şunu anladım: İmanın kalbe yerleşmesi için çok aşamalardan geçiyor olması lazım; her bir aşama imandır ama imanın sonsuz mertebeleri, sonsuz dereceleri vardır. Dolayısıyla iman yolculuğu bitmeyen bir yolculuktur. Basit bir örnek vermek gerekirse, ilkokulda da matematik dersi var, yüksek öğretim düzeyinde de matematik dersi var. Hatta birisi matematikte ihtisas yapmak isterse lisanstan sonra hayatı boyunca da matematikle uğraşmaya devam eder. İşte iman da öyle. Bitmeyen dereceleri vardır. Nitekim bir ayette, ‘O, iman edenlerin imanlarını kat kat artırmaları için…’ (Fetih 48/4) denilerek imanın artıp eksilebileceğine dikkat çekilir.”
“Bakıyorsunuz kainata; her şey düzenli, kasıtlı, ölçülü, anlamlı olarak yaratılıyor, ‘bu kainatın varlığını gerçekleştiren birisi olması lazım’ diyorsunuz. Buradan başlıyor iman, giderek her varlıkta gördüğünüz hikmet, güzellik, ölçülülük gibi özelliklerin işaret ettiği ‘mutlak’ Yaratıcıyı, Onun özelliklerini, -teknik ifadesiyle- isimlerini, sıfatlarını, şuunâtını görüyor, Onun varlığının ve birliğinin varlıkların varlığından daha aşikar olduğunu anlamaya, hatta hissetmeye doğru gidiyorsunuz. Varlıklarda gözlemlediğiniz özelliklerin kainat çapında aynı anda bütün varlıklarda yansıdığını ve bu varlıkların devamlı değiştirilerek hiçbir eksikliğe ve düzensizliğe uğramadan yaratılışından, bu özelliklerin sınırsız olduğunu anlıyorsunuz. Sınırsız özellikleri olan Yaratıcının Kendisinin de mutlak, sınırlanamaz olması gerektiğini mantıken tasdik ediyorsunuz. Böylece imanın sonsuza doğru yükselip giden basamaklarından çıkmaya devam ediyorsunuz.”
“Demek ki iman ‘ben iman ettim’ diyerek sözlü veya yazılı beyanda bulunmak değildir. Şu kainatı, kainatta olup bitenleri evirip çeviren var deyip bütün yaratıkların, bütün fiillerin, bütün olup bitenlerin Ona şahitlik ettiğini, Onu tanıttığını anlama aşamalarından geçerek bütün bir hayat boyunca bu yolda yürüyebilmektir iman. Diğer bir ifadeyle, iman sonu gelmez bir eğitim sürecidir. Bu süreçte mümin her gözlemi, her bilgisi ve her eylemi ile O sonsuzu tanıma yolunda ilerler, ‘her şey Sendendir’ eğitimini almaya devam eder. Yine matematikten pay biçmek gerekirse, diyelim ilkokul öğrencisi o seviyede verilen matematik dersini aldı, sınavda da tam puan elde etti. Peki, onun matematikle ilişkisi bitti mi? Hayır, orta öğretimde matematik devam edecek, lisede devam edecek, ilgili bölümü seçerse üniversitede de devam edecek. Düşünmek lazım; matematiğin bile sonu gelmiyorsa şu kainatın Rabbini tanımanın, Onunla doğrudan ilişkiye geçmenin, Ona ‘Sen benim mabudumsun, ben Senin kulunum’ demenin sonu gelir mi?”
“Ayette müminin ‘Rabbenâ, fağfirlenâ’ yani ‘Rabbimiz, bize mağfiret eyle’ demesi gerektiğine işaret ediliyor. Demek ki imanı gereği gibi uygulamada çok zayıf kalınabiliyor. Bir kimse ‘Ben ne günah işledim de ‘bana mağfiret et, beni bağışla’ şeklinde dua edeyim diye sormasın. Yokluklardan şu varlık alemine gelmemizi, varlık aleminde sayısız imkanlara sahip olmamızı, bize verilen hadsiz nimetleri idrak edip kısa bir süreliğine bile olsa layıkıyla bunların kıymetini bilip Ona şükür ve minnetimizi dile getirebiliyor muyuz? Hele bu zamanda bunun gerçekten idrakinde olup Ona teşekkürde bulunanı sahabe sınıfına koymak lazım. Aslında ‘Mutlak’ olan Yaratıcının bizi yaratıp, dünyada misafir ettiğini düşündüğümüzde Onun hakkını vermenin mümkün olmadığını anlarız. Peki ne yapacağız? Bilim adamları derler ya, ‘bu araştırmalarımızın sonu gelmez’ diye, biz de imanın sonu gelmez olduğunu bilip, her zaman yaratılışımızın, yaşatılışımızın derinden farkına vararak devamlı ‘yetmez bir ibadet’ içinde bulunduğumuz şuuru ile yaşamaya çalışacağız.”
“Gelelim, ‘fağfirlenâ zünûbenâ’ fıkrasındaki ‘zünûb’ kelimesine. ‘Zenb’ kelimesinin çoğulu olan bu kelimeye genellikle ‘günah’ der geçeriz de, bunun sözlükteki karşılığı ‘kuyruk’ demektir. Kelime ayetlerde ‘utanılacak haller’ anlamındadır. ‘Rabbimiz, ‘zünûb’umuzu bağışla’ demek ‘Rabbimiz utanılacak hallerimizi bağışla’ demektir. Başka bir ifadeyle ‘Ey Rabbimiz! İnsanlığımıza yakışmayan inanç, düşünce amellerimizi bağışla’ mânâsına geliyor bu ifade.”
Bundan sonra takdimci önceden hazırlayıp ekranda yansıttığı iki sorudan ilkini okudu: “Ayette açıkça bir davetçiden bahsediliyor, siz böyle bir davetçi sesi duydunuz mu?” Bir katılımcı bu soruya şöyle cevap verdi: “İçimizi, iç dünyamızı yokladığımızda böyle bir ses duyuyoruz. Ancak bu sesi daha rahat duyabilmek için insan olarak kim olduğumuzu, hangi özelliklere sahip olduğumuzu, bu dünyada niçin bulunduğumuzu… sorgulamamız gerekiyor. Böyle bir sorgulamayı yapan herkesin bu davetçiyi duyduğunu, duymakta olduğunu ve duyabileceğini düşünüyorum.” Takdimci, arayan insanın aradığını bulabileceğini, önemli olanın aramak olduğunu, arayanın aradığı sesi duyabileceğini belirtti.
Aynı soruyla ilgili olarak başka bir müzakereci de şunları söyledi: “Önceki müzakerecinin dile getirdiği üzere insaniyetimizde böyle bir davetçinin sesini duyabiliyoruz. Tartışmalı olmakla beraber bazı araştırmalarda insanda ‘iman geni’ diye bir gen bulunduğu söyleniyor. Böyle bir gen var veya yok, bilmiyorum. Ama şunu biliyoruz ki insanda, -adına akıl ve vicdan diyelim, ruh diyelim- daima ‘hak’kı aramaya, ‘hak’kı bulmaya ve ‘hak’ ile beraber olmaya yönelik çok kuvvetli bir ses, çok kuvvetli bir ‘davetçi’ var diye düşünüyorum.”
Daha sonra takdimci ikinci soruyu okudu: “Ayette belirtilen davetçi (münâdî) kim ya da kimler olabilir? Müfessirler bu davetçi Kur’an olabilir, hadis nakilleri olabilir diyor. Bazıları da ilaveten, Resullerin zamanımıza kadar ulaşan öğrenciler zinciri olabilir diyorlar. Siz ayrıca bu listeye başka davetçiler daha ekleyebilir misiniz? Ezan seslerini duymak davet için yeterlidir der misiniz?” Acaba bir kişi ezan işitti diye İslam dinin neleri içerdiğini, maksadının ne olduğunu anlamış olması beklenir mi? Siz bir Hıristiyan beldeye gitseniz kiliselerin çanlarını duyduğunuzda Hıristiyanlığın ne olduğunu anlamış olur musunuz? İçi içe birkaç sorudan oluşan bu soruya gerek katılımcılar gerekse takdimci dikkat çekici cevaplar verdi. Bunlar topluca şöyle özetlenebilir: “Evet, muhtelif davetçiler var. En başta kainat, kainattaki her varlık ‘benim bir yapanım var, bir yaratıcım var, bir Rabbim var diye düşünen insanları Ona imana davet ediyor ya da iman etmiş olanların imanlarını pekiştirici çağrılarda bulunuyor. İkinci olarak insanların iç dünyası veya ruhu yine Hak’ka imana, Onu tanımaya davet ediyor. Anlaşılıyor ki insan ruhu bilinçli bir varlık. O bilinçli varlık kendisinin varlığında, kendisinin kapasitesini tanıyor. İnsanda şuur özelliği var. İman dediğimiz husus bu şuur özelliğinin inkar etmemesidir. Yani bizim ruhumuz imanın gerekliliğini bildirecek özelliğe sahip. Öyle yaratılmışız. O halde davetçi ya da -ayetteki ifade ile- “münâdî” içimizde var. Bunların dışında gönderilen peygamberler var. Bunlar da üçüncü olarak başka bir davetçi grubunu oluşturuyor. Dördüncü olarak Resul’ün (asm) elinde Kur’an var. Kainatın anlamını, Yaratıcının özelliklerini, insanın mahiyetini ve bu dünyadaki konumu ile görevlerini bildiriyor. Beşinci olarak -soruda örtük şekilde belirtildiği üzere- Resul’ün vefatından bugüne kadar gelen, her süreçte onun talebeleri hükmünde olan ‘alimler’ var. Bunlar da vahyi ve Resul’ün (asm) beyanlarını dönem insanının düşünce ve duygusuna uygun şekilde açıklayarak yine ‘davetçi’ olarak sesleniyorlar.”
Sorunun sonunda yer alan ezanla ilgili olarak dile getirilen hususlar da -çok kısa olarak- şöyle özetlenebilir: “Evet, ezan sadece namaz vaktini bildiren duyuru değil aynı zamanda ‘davet’tir. İslam beldelerinde göğe doğru yükselen minareler kainatın, Kur’an’ın, sünnetin ve insaniyetimizin el ele ilan ettiği tevhid hakikatlerini hem ilan etme hem hatırlatma hem de bir davet ve çağrıdır. Şuna da işaret edilmelidir ki ezanlar mikrofondan çılgınca verilmemeli, İslam’ın nezaket, zarafet, hürriyet prensiplerine uygun şekilde yapılmalıdır bu. Değilse kimlik üzerinden dini hayatı önemseyenler kendilerini tatmin ederken, birtakım insanların dine karşı olumsuz fikirler beslemelerine yol açılabilir.”
Diğer taraftan ayette yer alan, “Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al” ifadesindeki ilk fıkra yani “günahlarımızı (zünûb) bağışla” kısmı “insanlığımıza yakışmayan hallerimizi bağışla” demek olduğu belirtilince, bir müzakereci ikinci ve üçüncü fıkra ile ilgili olarak şunları söyledi: “Zünûp kelimesinin sözlük anlamından hareketle verilen mânâ bana çok istifadeli geldi. Hakikaten düşündüğümüzde insaniyetimize ters düşerek, insaniyetimize aykırı düşünce ve tutum içinde bulunabiliyoruz. Duanın bu kısmı insaniyetimizle çelişmeme uyarısında da bulunuyor diye anlaşılıyor. Diğer taraftan düşününce ikinci ve üçüncü fıkranın da çok dikkat çekici olduğu görülüyor. İkinci fıkrada “Ve keffir annâ seyyiâtina” yani “kötülüklerimizi ört” deniyor. Bilindiği gibi “küfür” kelimesi örtmek anlamına geliyor. Küfür içinde bulunan kişi yani kafir eşyanın hakikate bakan yönünü örttüğü için bu adla anılıyor. Dolayısıyla duanın bu kısmında, “Ey Rabbimiz, varlıklar her yönüyle senin vücûd ve vahdetine şahitlik ediyor, bir biçimde gaflet eder de bunları görmez, üstünü örtersek bizim bu hatalarımızı da ört” diyerek dua ederken, bir taraftan hakikatlerin üstünü örtmeme konusunda bir tembihe tabi tutuluyoruz. Üçüncü fıkrada “iyilerle beraber canımız al” derken “ebrâr” kelimesi kullanılıyor. Bu kelime “birr” sözcüğünün çoğulu. Kur’an’da “birr”i tanımlayan uzun bir ayet var. Bu ayette “birr”in Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etmek olduğu, ayrıca ihtiyaç sahiplerine infak etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekat vermek, anlaşmalara bağlı kalmak, olumsuz şartlarda, zorluğun arttığı zamanlarda sabretmek olduğu belirtiliyor (Bakara 2/177). Dolayısıyla duanın bu fıkrası “bu vasıflara sahip şekilde yaşayarak vefat etmeyi” gündeme getiriyor, bu hususlarda tembih ve uyarılarda bulunuyor diye anlaşılıyor.”
Tatlı, sıcak, samimi ve feyizli bir ortamda geçen derste, konuların çağrıştırdığı güzel hatıralara yer verildi. Yine mesela minareler tevhidi dillendirirken başta kavak ağaçları olmak üzere minare gibi adeta bütün varlıkların kendilerine has dille tevhidî bir çağrı yaptığı ifade edildi. Yine iki önemli davetçiden biri olan kainatın daha çok Yaratıcının tanıtımını yaptığı, Kur’an’ın ise aynı zamanda insanın insanî duygularına cevap veren bir davetçi olduğu hatırlatıldı. Öte yandan konuşulan konuların bağlamına uygun olarak “insanların hakikatle buluşmasını sağlamak” demek olan fetih faaliyetlerinde, bu ruhun zedelenerek işgalci bir tutum sergilendiği dönem ve yerlerde, nesillerin atalarına yapılanları unutmadığı ve onlardan neredeyse kimsenin İslam’ın benimsemediği acı ama ibretlik bir tespit olarak zikredildi. Yine mesela ezanla ilgili olarak hoparlörleri dengesizce açarak ezan okuma ya da ezan vermenin arkasında başka amaçların olabileceğine işaret edilerek bu gibi hususlarda da dikkatli olmanın altı çizildi. Allah razı olsun.
(Dersin kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=t8hJ8v-Gze4)


