Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (27. 04. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” dersinde aşağıdaki metnin ilk yarısı okunup müzakere edildi:
“Üçüncü misâl: Nübüvvetin tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstur-u gâliyesinden “el-vâhidu lâ yesdurü illa ani’l-vâhid” yani “Her birliği bulunan yalnız birden sudûr edecektir”; “Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zâtin icadıdır” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan “el-vâhidu lâ yesdurü anhü illâ el-vâhid” yani “Birden, bir sudûr eder;” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla, ondan sudûr eder” diye Ganî-i Alelitlak ve Kadîr-i Mutlaki âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket verip, Hàlik-i Zulcelâle “akl-ı evvel” nâmında bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemânin yüksek kısmı olan İşrâkiyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 513)
Müellif bu Risalenin önceki bölümlerinde “ene”nin mahiyetini anlatıp insanlık tarihi açısından “ene”nin bunun bir ucunu nübüvvetin, bir ucunu (vahyi dikkate almayan) felsefenin tuttuğunu, nübüvvetin yanı peygamberlikle gönderilen vahyin insan akıl ve vicdanına uygun olarak her şeyi tevhidî karakterde açıklayıp yorumladığını, dinsiz felsefenin ise savrulmalar yaşadığını belirtiyor. Daha sonra da bunu dört misalle örneklendiriyor. Yukarıdaki metin bu örneklerden üçüncüsünü teşkil ediyor. Metin nübüvvetin “Her birliği bulunan yalnız birden sudur edecektir; madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir zatın icadıdır” şeklindeki tevhidî hakikati dile getirirken kadim felsefenin -daha doğrusu müellifin daha sonra dile getirdiği üzere İşrakî felsefenin- bu hakikati çarpıtarak ‘Birden ancak bir çıkar, diğer şeyler vasıtalar yoluyla o vasıtalardan çıkar” diyerek şirke kapı aralayan anlayışlar ortaya koyduğunu söylüyor.
Derste söz konusu örneğin ancak bir ayağı yani nübüvvetin getirdiği mesaj kısmı belli oranda konuşulabildi. Ben dersin tamamını ilgili kayda havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=7LlY6X244pc) burada konuşulanlardan bir kısmına değinmek istiyorum. Moderatörün yaptığı giriş konuşmasından sonra bir müzakereci şunları dile getirdi: “Burada orijinaline bakıldığında birbirine çok yakın gibi görünen iki ifade irdeleniyor. Anlamı bakımından ise birbirinden tamamen uzak iki ifade. Birisi nübüvvet tarafının mesajı, diğeri felsefenin öğretisi. Galiba bugün ancak birisi konuşulabilecek ama iyi anlaşılırsa değer, çünkü çok önemli bir hakikat dile getiriliyor. İyi dikkat edildiğinde nübüvvetin mesajı olarak ifade edilen cümle kainatın bütünlüğüne işaret ederek parça-bütün ilişkisine dikkat çekiyor ve şirki bütün uzantılarıyla nefyederek -başka derslerde uzunca konuşulmuş olan- ehadiyet hakikatini gündeme getiriyor. Baktığımız zaman alemde her şey birbiriyle kopmaz bir bağ içinde görülüyor. İnsanın bütün organları birbiriyle sistemli, uyumlu ve düzenli bir münasebet içinde olduğu gibi alemde de atomlardan galaksilere kadar her şey birbiriyle sistemli, uyumlu ve düzenli bir münasebet içinde bulunuyor. Dolayısıyla kainat bir fabrika veya bir makine yahut bir organizma gibi düşünüldüğünde küçüğünden büyüğüne bütün parçalarıyla yekpare bir bütünlük arz ediyor. Bu çerçevede metindeki cümleyi de hesaba katarak şu notumu paylaşayım: Parçalarıyla birlikte bütünlük sağlayan, ayrıldıkları takdirde işlevsiz olan varlıkların bir parçasını ancak bütününü yapan yapabilir sonucu mantıkî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Yani nübüvvet tarafı diyor ki, kainatta parçalardan oluşmuş varlıklar, yaratılışlar görüyorsunuz. İyice dikkat ettiğinizde anlarsınız ki, hiçbir parça bütünden ayrı bir bağımsızlığa sahip değil. Öyleyse ya denilecek ki, parçalar birbirleriyle anlaşmışlar ve nasıl bir bütün oluşturdukları konusunda ittifak etmişler ya da bütünü gören bir Usta bunları yapmıştır. Birinci şıkkın imkansızlığı ortada. Zira parçalarda böyle bir bilincin, şuurun olmadığı aşikar. Öyleyse mantıkî sonuç, her bir parçayı yapan ancak bütünü bilerek yapan olabilir.”
“Bunu bir bilgisayar örneği üzerinden kolayca anlayabiliriz. Önümdeki bilgisayar birçok küçük parçadan oluşuyor. Bu parçalardan hiçbirinde bilgisayarı yapan mühendis özelliği bulunamaz. Bilgisayarın ustası, mühendisi kimse her bir parçayı yapan ve ilgili yere monte eden odur. Çünkü her bir parça olması gereken yerde, olması gereken biçimde, olması gereken özellikte olmalıdır ki bilgisayar ortaya çıkabilsin. Bunun böyle olması gerektiği mantıkî bir sonuçtur. Mantık anlamlı bir bütünün parçasının ancak bütünü yapana ait olması gerektiği sonucuna ulaşır. İnsan böyle anlayacak özelliklerle donatılarak yaratılmıştır. Dolayısıyla kainata bu açıdan bakan birisi her hangi bir varlığa, oluşa, yaratılışa baktığında ‘bunu ancak kainatı yaratan yapıyor olmalıdır’, der. Ama akıl insanı buna götürdüğü halde bir kimse iradesiyle bunu kabul etmeyebilir, ‘Ben yaratıcının varlığına inanmıyorum’ diyebilir. Bu da insanın hür olduğunu, hür kılındığını gösterir. Şu da var ki, az önce işaret ettiğimiz husus mantıkî bir sonuç olduğu halde bir kimse iradesiyle bu sonucu kabul etmeyince, bu defa akıl aksi istikamette delil toplamaya, delil üretmeye sevk eder, manipülasyonlar yapar.”
“Aslında insan aklı, insan duyguları doğruya ve doğruyu bulmaya yahut doğruyu görmeye elverişli bir özelliktedir. İnsanları farklı yönlere sevk eden ön yargıları, şartlanmışlıkları, çeşitli nedenlerle yaptıkları tercihleridir. Şöyle diyelim: Kainat bir malzeme, akıl bir araç, vahiy bir rehber, insaniyet yahut vicdan bir hakem, irade bir tercih edicidir. Beş veya altı kademeli bir durum söz konusu. İnsan önce kainata muhatap oluyor. Aklı kainatta gördüklerini tartıyor, muhakeme ediyor; vahiy kainata gönderme yaparak akla yol gösteriyor, vicdan aklın kainattan yaptığı çıkarımları ve vahyin rehberliğini uygun buluyor ama en sonunda irade bütün bu uygunluklar doğrultusunda ya inanmayı tercih ediyor veya inatla, ön yargı ile, şartlanma ile vs. kainatın, aklın, insanı duyguların beklentilerinin ve vahyin gösterdiği sonuca inanmamayı da tercih edebiliyor. Zaten herkes kendi vicdanında da bilir, iman hür iradeye dayanır. Zorlamaya dayalı olan iman gerçek manada iman değil, insanı münafık yapmaktan ibaret olur.”
Bundan sonra aynı müzakereci notunu paylaşmaya devam etti: “İşte kainatın bir bütün olduğu, her bir parçanın bütünle ve diğer parçalarla kopmaz bir ilişki içinde olduğu, dolayısıyla her bir parçayı yapanın ancak bütünü yani kainatı yapan olduğu anlaşılınca ‘ehadiyet’ de anlaşılmış olur. Başka bir ifadeyle ehadiyetin tecellisi ancak bu şekilde anlaşılır. Parçacıklardaki özelliklere dikkat edip bütünün içindeki ilişkisine göre var edilmiş denilmeden, parça parça incelemek insanı yanıltabiliyor. Sanki o parça kendisini bütüne uyduruyor diye anlaşılmasına kapı aralıyor. Ayrıca şu konu da dikkate alınmalıdır: Bu kainatta parçacıklardan oluşmayan hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla büyük-küçük her şey, her parça, parçanın içindeki parçacıklar ancak bütünü yapana ait olmalıdır. Söz konusu kainat olunca, o yapıcı, o yapan da ancak kainatı yapan ve varlığı mantıken ‘zorunlu olan’, Kendisi -yaptığı kainat cinsinden olmayan yani ‘mutlak olan” kaynak olabilir.”
Müzakerecinin bu açıklamasının ardından son cümlede yer alan “Bütünü ve o bütünün parçacıklarını yapan aynı Kaynak olmalıdır” mealindeki cümle bir katılımcı tarafından “Yani Allah tarafından yapılmış olmalıdır” şeklinde tamamlanınca aynı müzakereci şunları şöyle ekledi: “Burada çok önemli usulî bir prensip var, ona dikkat etmek gerektiği Ha-mim derslerinde sıklıkla söylenir. O da şudur: Biz mantıkî sonucu dile getirmeli, bu mantıkî sonuca göre ‘olmalıdır, bulunmalıdır’ gibi ifadeler kullanmalıyız; peşin hükümle ‘Allah’ dememeliyiz. Kur’an’ın usulü de böyledir. ‘Lâ ilâhe’ demeden ‘illa Allah’ diyemeyiz, dersek ezbere konuşmuş oluruz. Onun için ‘şu kainat, kainatta olan her şey var edilmeye muhtaçtır, dolayısıyla kendisi varlık verilmeye muhtaç olmayan, yani şu yaratıklar cinsinden olmayan bir yaratıcısı bulunmak zorundadır’ deriz; ‘işte Ona din dilinde Allah denir’ deriz. Yoksa gidip de Allah’ı gördüm, iş yaparken gözümle izledim gibi konuşmak uygun değildir, Kur’an’ın usulüne de aykırıdır.” Bunun üzerine aynı katılımcı “Son cümleyi tamamlamak için Allah kelimesini koymak yerine Hâlık-ı Zülcelal gibi Onun yaratıcılığına atıf yapan ifadeye mi yer vermek lazım?” diye sordu. Müzakereci şöyle cevap verdi: “Hayır. Kastım o değil. Demeye çalıştığım şu: Biz kainattaki gözlemlerimize uygun olarak aklî bakımdan, -konuşulan konu bağlamında- kainatta parçalar var, dağlar var, denizler var, kuşlar var, serçe kuşu var, penceremin önünde şu kuş var… dediğimde camdaki kuş ile dünya, atmosfer, güneş… kısacası kainat arasında ilişki var, o halde penceremden gördüğüm kuşu yaratan ancak tüm kainatın, yani dünyayı, güneşi, galaksileri yaratan ‘mutlak Yaratıcı’ olmalıdır’ demeliyim. İşte O yaratıcıya kim ne ad verirse versin, önemli değil. Önemli olan mantıkî sonucu zikretmektir. Ama İslam özelinde O Yaratıcıya ‘Allah’ ismi verilmiştir. Vahiy de böyle bir yol izleyerek bize düşünme yöntemi öğretir. Yoksa beni birisiyle tanıştırıyor gibi ‘Allah’ demiyor, sonucu onaylayıp ona özel isim veriyor. Dolayısıyla bu geçişi iyi yapmak lazım. Ben Allah gibi konuşamam. O diyor ki, ‘Ben kainatı yaratanım’. Ben Onun yarattığını nereden bilebilirim ki?. Onun için Kur’an ‘Kainata bakın’ diyor. Eğer Beni tanımak istiyorsanız, sizin de, senin de içinde olduğun kainata bak, Beni tanıyabilirsin, başka türlü Beni tanıyamazsın’ diyor. Hz. Musa ‘Ben seni görmek istiyorum’ dedi, yere yıkıldı, kendinden geçti. Yok öyle bir şey, ‘Beni tanımak istiyorsan beni yaptığım işler aracılığı ile tanıyabilirsin’ diyor. Ben de kainata bakıyorum, her bir şey bütün içinde sanki bütünü tanıyor ve onlarla anlaşıyor ve sonunda en mükemmel bir şekilde varlık aleminde yerini alıyor. Bu düzenli, ahenkli mükemmel yaratılışı görüyor, ‘bunların her birsine hakim olan bir Yaratıcısı olması lazım,’ diyorum. O Yaratıcı kainat cinsinden olamaz, diyorum. İşte -namazda değil, namaz belli- ama iman konularının müzakere edildiği derslerde ezbere ifadeler kullanmadan, peşin hükme dayalı yargılara başvurmadan, sağlam aklî sonuçları ortaya koyacağız. İsim meselesi en son iş. Aksi halde birileri, ‘Siz şartlanmışsınız, hemen Allah diyor her şeyi Ona bağlayarak düşünmeden peşin hükümle konuşuyorsunuz’ diyerek ithamlarına maruz kalabiliyor yahut onların tevhidî realiteyi görmelerine perde olabiliyoruz. Onun için dikkat etmek gerekiyor. Gerekli mantıkî süreçlerden geçip aklî zorunluluğu ortaya koyduktan sonra Yaratıcının Kendisini tanıtmak için yaptığı bir konuşma olan vahiy Onu ‘Allah’ diye andığı için ben de sonunda ‘Allah’ derim. Elbette bu sonucu ifade etme aşamasına ‘Allah’ demekte bir sakınca olamaz.”
Bundan sonra diğer bir müzakereci söz konusu usulün önemine vurgu yaptıktan sonra şunları ifade etti: “Söz almamın sebebi, aklen varlığı zorunlu olan Yaratıcıdan bahsederken aynı zamanda Onun ‘kainat cinsinden olmadığı, olmaması gerektiği’ne dair Ha-mim’de yine çok tekrarlanan bir prensiple ilgili olarak aklıma gelen birkaç ayeti paylaşmaktır. Bu derslerde çok dile getirilen prensip Risale-i Nur’da, ‘Sâni-i kainat elbette kanat cinsinde değildir, mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez’ biçiminde geçiyor. Hakikaten bu prensip de çok önemli görünüyor. Çünkü birçok insan uluhiyeti gördüğü, bildiği, aşina olduğu şeylerle kıyaslayarak tasavvur ediyor. Oysa Yaratıcı zorunlu olarak gördüğümüz veya bildiğimiz mahlukata -teknik tabir ile- mümkinata yani mahlukata, yaratılmışlara benzemez. Benzememesi gerekir. Söz konusu ifade bunu vurguluyor. Kur’an’da da bu hakikate işaret eden birçok ayet var. Mesela, ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur’ (42: 11) ayeti sanki tam olarak bunu ifade ediyor. Yine mesela, ‘Rabbinizin şânı aşkındır, O hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir’ (72: 3) yani Kendi özelliğini kimseye aktarmamıştır ayeti aynı hakikate işaret ediyor. Yine mesela, ihlas suresinde ‘hiçbir şey Ona denk değildir’ (112: 4) ayeti başka bir örnek. Demek ki, ifade olunduğu üzere, Onun varlığını yani var olması gerektiğini, Onun kainat cinsinden olmadığını yani mutlaklığını dikkate alarak uluhiyetten söz etmek gerekiyor.”
Dersin devam eden bölümlerinde iman-akıl ilişkisi, iman-irade ilişkisi gibi konularla Kur’an’da geçen ‘kizb’ ve ‘tekzib’ yani yalan ve yalanlama kavramları üzerinde örnek ayetler üzerinden yorumlar yapılarak verimli tefekkürler paylaşıldı. Allah razı olsun.


