Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu (20. 04. 2025) yapılan “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” dersinde, metin kalınan yerden başlanarak okunmaya ve müzakereye devam edildi. Her zaman olduğu gibi derste kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben gayet canlı olarak gerçekleşen dersin tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=z0kim1BORKM&t=4927s) müzakerelerden bir kısmına aktarmak istiyorum. Metin önceki hafta okunan kısmında “ene”nin bir ucunu nübüvvetin, bir ucunu felsefenin tuttuğunu, vahye tabi olmayan felsefenin “ene”yi yanlış kullanması sonucunda “kuvve-i gadabiyye” dalında Nemrutlar, Firavunlar yetiştirdiği, kuvve-i akliye dalında naturalizm, materyalizm, maddenin sonsuzluğunu savunan ateist dehriyyûn gibi inkarcı akımları netice verdiğini ifade ettikten sonra, -bu hafta çalışılan kısmında- şöyle diyor:
“Şimdi, şu hakikati tenvir için felsefe mesleğinin esâsât-i fâsidesinden neşet eden neticeleriyle, silsile-i nüvüvvetin esâsât-i sâdikasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden, numûne olarak üç dört misâl zikrediyoruz. Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden “tahallakû bi ahlâkıllah” kaidesiyle, “Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz” düsturu nerede; felsefenin “Teşebbüh-u bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir” kaidesiyle, “Vâcibü’l-Vücuda benzemeye çalışınız” hodfuruşâne düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mahiyet-i insaniye nerede; nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Mustagnî olan Vâcibü’l-Vücudun mahiyeti nerede?” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 512)
Moderatörün işaret ettiği gibi metin “ene”nin doğru kullanılması halinde, nübüvvet silsilesi açısından bunun şahsî hayata yansıyan temel prensiplerden birinin Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu, müminin bu suretle acizliğini, fakirliğini, yetmezliğini bilip Allah’a kul olduğunu ifade ediyor. Felsefenin ise insaniyetin kemalini “teşebbüh-ü bi’l-vâcib” (varlığı zorunlu olana benzemek) şeklinde belirttiğini, halbuki insanın nihayetsiz aciz, zayıf ve kusur içinde bulunduğunu, mutlak güçlü ve sonsuz varlık ve zenginlik sahibi olan Allah’a benzemesi iddiasının kıyas kabul etmez bir hadsizlik olduğunu dile getiriyor.
Derste moderatör önceki hafta konuşulanlara atıf yaptıktan sonra “Allah’ın ahlâki ile ahlâklanın” mealindeki kaide üzerinde durulduğunu ifade etti. Bir müzakereci söz konusu rivayet yahut kaide hakkında yanlış anlamalar bulunduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Bu prensibin iyi anlaşılması lazım. Bu söz çoğu kimse tarafından şöyle anlaşılıyor: ‘Allah rahimdir, ben de başkalarına karşı merhametli davranmalıyım’ yahut ‘Allah kerimdir, cömerttir; o halde ben de cömert davranmalıyım’ veya ‘Allah yardım edendir, ben de başkalarına yardım etmeliyim; eğer bunları yaparsam Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmış olurum.’ Böyle bir anlayış ilk bakışta masum gibi görünüyor. Halbuki bunun arkasında merhamet etmek, cömertlik yapmak, iyilikte bulunmak gibi özellikleri kendimize mal etme yanlışlığı var. Ben söz konusu kaideyi basitçe şöyle anlıyorum: ‘Bana verilmiş olan özellikleri Yaratıcımın bana verdiği özellikler olduğunu düşünerek kullanmak.’ Bunu söylerken elbette, ‘Allah rahmet sahibidir, biz de merhametli olmalıyız’ demeyelim demiyorum yahut ‘Allah yardım edendir, biz de yardım edici olmalıyız’ demeyelim demiyorum. Bizdeki merhametli olmak yahut yardım etmek gibi özelliklerin bize verilen özellikler olduğunu unutmayalım, bunun farkında olalım diyorum. Çünkü bizdeki özellikler Yaratıcının özelliklerinin bizde yansımasıdır. Öyleyse bu bilinç içinde olmak gerekiyor. Mesela, ‘Allah hidayet edendir, yol göstericidir, o halde ben de veya biz de yol gösterici olalım’ dediğimizde, bizdeki bu özelliğin kaynağının da biz değil, O olduğunu hatırda tutmak gerekiyor. Eğer bu hakikati göz ardı eder, ‘ben merhamet ediyorum, ben cömert davranıyorum, ben iyilik yapıyorum’ tavrına girersek kendimizi bu özelliklerin kaynağı olarak görmüş oluruz. Bu tutum metindeki ifade ile ‘teşebbüh-ü bi’l-vâcib’e giriyor. Yani uluhiyete ait özellikleri kendimize mal etmiş oluyoruz. Ne kadar? Yapabildiğim kadar, Allah her şeye yeten kudretiyle, ben de benim kudretim kadar.”
“Bu hakikati anlamayınca insanlar şöyle bir ayırıma giriyorlar: ‘Allah kainatın yaratıcısıdır, canlıların ihtiyaçlarını karşılayandır; ben de kendi çapımda birilerinin bazı ihtiyaçlarını karşılıyorum, ben de kendi imkanlarına göre birilerine iyilik ediyorum’. Oysa ‘kendi çapımda, kendi imkanlarına göre’ deyince kendimize, kendimizden kaynaklanan özellikler atfetmiş oluyoruz. Bunların hepsi bize ‘verilen’ şeylerdir, kaynak biz değiliz, O’dur. Bizdeki merhametli olmak, iyilik yapmak, cömertlik sergilemek gibi özellikler Onun isimlerinin yani özelliklerinin bizdeki yansımalarından ibarettir. Bunu dikkate almamanın adına metin ‘teşebbüh-ü bi’l-vâcib’ diyor. Dikkat etmek lazım.”
Bunun üzerine moderatör şunu söyledi: “Bence ince fakat çok önemli bir noktaya işaret edildi. Ulu orta, dümdüz, rastgele bir kullanımla mesela, ‘Allah kerimdir, ben de ikram ediyorum’ demek sıkıntılı. Müzakerede altı çizilen kavram, ‘yansıma’. Ben, bendeki özelliklerin Yaratıcının özelliklerinin yansıması olduğunu bilmeli, ona göre düşünüp davranmalıyım. Mesela ‘Allah sâni’dir yani yaptığı şeyleri sanatlı biçimde yapıyor, ben de sanatlı biçimde yapmayalım’ diyeceğim fakat bunu derken bendeki bu özelliğin Ondaki ismin/özelliğin bendeki yansıması olduğunu unutmayacağım. İnsan bunu düşününde, -metinde belirtildiği gibi-, Yaratıcısına acziyetini, fakirliğini, eksikliğini düşünerek Allah’a ubudiyet eder, kulluk yapar, diye anlaşılıyor.” Ardından bir katılımcının “konuşma kutusu”na yazdığı “Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esma-i hüsnânın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmî olmaya çalış” şeklindeki cümlesini okudu sonra şöyle dedi: “Demek ki, önemli olan ‘mazhariyet’, yani Allah’ın esmasına mazhar olduğumuzun bilincinde olmak yoksa ‘masdariyet’ değil yani bizdeki özelliklerin kaynağı olmadığımızı daima hatırda tutmak.”
Moderatör şöyle devam etti: “Metinde geçen ‘teşebbüh-ü bi’l-vâcib’ tabiri vahyi inkar etmeyen ama her şeyi vahyin bakışı ile de görmeyen eski felsefeye ait bir ifade. Bugünün insanları bunu nasıl sloganlaştırmışlar veya sloganlaştırıyorlar diye düşündüğümde şunlar geldi aklıma: Mesela günümüzde deniyor ki, ‘kendinin en iyi versiyonunu yarat’, mesela deniyor ki, ‘Sen, kendi potansiyelini gerçekleştirmelisin’, yine mesela deniyor ki, ‘Kendini aşmalısın’ yahut ‘Kendini gerçekleştirmelisin’… İlk bakışta bunlar güzel gibi görünüyor. Ama bunların hepsinin ardında insana verilmiş olan özellikleri insanın kendi üretmiş, kendisinin malıymış gibi anlayışı var, bu özelliklerin insanın kendinden kaynaklandığına gönderme var. O halde, -belirtildiği gibi- bu özellikleri gerçek kaynağı ile irtibatlandırarak daha doğrusu irtibatını dikkate alarak konuşmak gerekiyor. Yani şöyle demem gerekiyor, yaratıcıya yaratılmışlığının gereği çerçevesinde: Yaratıcımın bana verdiği imkanları Onun adına, Onun emrettiği şekilde, Onun rızasına uygun olarak kullanmayalım.”
Önceki müzakereci şu katkısını paylaştı: “İnsanın kendisine verilenleri kendisinden bilmesi, acizliğini, fakirliğini dikkate almayarak ‘Ben yaparım, benim potansiyelim var vs’ diyerek kendini müstağni görmesi onu ‘tuğyan’a sevk eder. Kur’an buna şöyle işaret eder: ‘İnsan kendisini yeter götürürse muhakkak ki azar, tuğyana gider’ (96: 6-7). Demek ki, insanın kendi gerçekliği olan yaratılmaya muhtaçlığını daima hatırında tutması gerekiyor. Halbuki benim diye iddia ettiği bedeninin çalışma sistemini dahi bilmeyen, mesela hücre sayısından bile haberi olmayan insan nasıl kendisini ‘yeterli’ görebilir?. Varlığının devamı için atmosferdeki oksijenden gökteki güneşe kadar sayısız şeylere ihtiyacı olan bir insan nasıl kendisini ‘yeterli’ görebilir? Mükemmelliği istemeye gelince, insan iyiyi, mükemmeli isteyecek şekilde yaratılmış. Önce bunu dikkate almak lazım. ‘Tahallakû bi ahlâkıllah’ bir bakıma, işte bunu bilmek diye anlaşılıyor. İnsan bunu bilmez de kendisine verilenleri kendisinden, başkasında olanları onların kendilerinden, kainatın içindeki her bir varlığı da kainattan biliyorsa ‘teşebbüh-ü bi’l-vâcib’e düşmüş oluyor.”
Ardından başka bir müzakereci şunları dile getirdi: “Daha önceki derslerde ifade edildiği gibi sahih kaynaklarda ‘Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın’ şeklinde bir hadis rivayeti yok. Dolayısıyla bu rivayet senet bakımından çok zayıf veya asılsız. Bu yüzden müellif, metinde buna ‘kaide’ diyor. Ama bir ifade mânâ bakımından doğru ise, ayet ve hadislerin mesajı ile örtüşüyorsa bundan faydalanmak gerekir. Bu sözün sıhhatini kabul edenlere göre bunun anlamı ‘Kur’an ahlâkı ile ahlâklanın’ demek olur. Burada İmam-ı (İmamet-i) Aişe’den gelen sahih bir rivayette, onun Resul-i Ekrem’in (asm) ahlâkını ‘Kur’an ahlâkı’ olarak tanımlaması hatırlanabilir. Ben bu nakil üzerine yapılan müzakereleri dinleyince şöyle bir üçlü ayırıma ulaştım: Bu sözü hadis kabul edip, ‘bununla amel edelim, biz de merhametli olalım, biz de yardım edici olalım, biz de yol gösterici olalım’ diyenler. İkincisi bu rivayetin sıhhatini reddettiği gibi anlamına da kulak vermeyenler. Bunların ikisi de problemli gözüküyor. İlk kesim ilahî özelliklerin yansımalarını kendilerinde görerek tevhide aykırı bir tutum sergileyebiliyor, ikinci kesim bu sözün veya kaidenin veya naklin yansıttığı hakikati hayatımıza yansıtma güzelliğinden yoksun kalıyorlar. Müzakerelerde dile getirildiği üzere bu sözü anlayıp hayatımıza taşımak ise tevhide, insanî gerçekliğimize, ubudiyetimize en uygun tutum olarak gözüküyor. Zaten metin de konuyu ubudiyetle ilişkilendirerek bu dersi veriyor.”
Daha sonra katılımcılar söz alarak veya konuşma kutusuna notlar yazarak konu etrafında zengin ve pekiştirici açıklamalar yaptılar. İlk söz alan müzakereci bu açıklamalar doğrultusunda şunları paylaştı: “Konunun daha iyi anlaşılması için, -yaygın bir örnek olarak-, ‘yardım etme’ prensibi üzerinden gidelim. Baktığımız zaman insanlarda ‘yardımcı olma, iyilik etme’ diye bir duygu ve anlayış var, doğulusu-batılısı, inançlısı-inançsızı fark etmeden insanlar çoğu defa bunun gereğini yapıyorlar. Mesela Türkiye’de deprem olduğunda dünyanın dört bir tarafından insanlar depremzedelere yardım ettiler, yardım gönderdiler. Şimdi bunların hepsi, -metindeki ifade ile- nübüvvet tarafına mı geçtiler? Hayır! Neden? Çünkü konunun kırılması noktası tam burası! Eğer yardım edenler, ‘Bende böyle bir duygu var, bunun kaynağı benim ve kainatın Yaratıcısı olan Allah’tır, ben Onun bana verdiği bu duygu ile Onun verdiği imkanları kullanıyor, yardım ediyorum’ diyorsa nübüvvetin mesajını onaylıyor demektir, çünkü nübüvvetin hedefi budur. Ama ‘ben iyilik sever bir kimseyim, muhtaç olanlara yardım ediyorum’ diyerek bunu kendine mal ederse -metnin materyalist felsefe- dediği tarafta kalıyor demektir. Onun için Kur’an mesela, ‘İnfak edin’ demez de, ‘Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin’ diyerek (2: 3) buna dikkat çeker. Bu ayet hem muhtaçlara verdiğimiz malın yaratıcısının biz olmadığımızı ve hem de benim muhtaçlara yardım etme duygumun kainatın tümünün yaratıcısı olduğuna dikkatimizi çeker.”
“Dünyada yardım kuruluşları var. Bu kuruluşlarla iç içe olan pek çok ateist kimse de var. Onlar da yardım ediyorlar. Hatta birtakım varlıklı ateistlerden, ‘Ben ölünce şu imkanlarımı yardım kuruluşlarına bağışlıyorum’ diyenler oluyor. Neden? İnsana verilen böyle bir duygu, böyle bir özellik var. Ateist birisi bu duygunun kendisine verilen bir duygu olduğunu kabul etmiyor, kendisine mal ederek yardımda bulunuyor. Yardımda bulunması gereğini de Kur’an’dan öğrenmiyor. İnançlı kimse ise kendisindeki yardım etme duygusunun bir ‘yansıma’, Yaratıcının özelliğinin bir ‘tezahür’ü olduğunu bilmesi bekleniyor. Demek ki bize Kur’an ‘muhtaçlara yardım edin, yetimleri koruyun,’ derken bize öğretmek istediği zaten yaratarak bildirdiği bu ilişki ağını insan kullanırken nasıl bir anlayış ile kullanması gerektiğini öğretmek için incelikli ifadeler kullanır. Mesela ‘Bizim rızık olarak verdiklerimizden veriniz’ der. Bir müzakerecinin az önce ifade ettiği gibi insan kendisine verilen özelliklerin kaynağı değil ‘kâbil’i yani kabul edicisidir. Bunu asla unutmayarak hareket etmek gerekiyor. Bazı kimseler var, Kur’an’ın yetimlere el uzatmak, fakirlere destek olmak, muhtaçları görüp gözetmek gibi hükümleri karşısında -bunlar doğru temellendirilerek anlatılmazsa-, ‘Benim Kur’an’a ihtiyacım yok, bunları ben zaten yapıyorum’ diyor. Oysa Kur’an bunları tevhidî temele dayandırarak sunuyor. ‘Size verdiklerimizden infak edin’ beyanı bunu ifade ediyor. ‘Malınızın bir parçasını verin’ değil de ‘zekat verin’ diyerek temizlenme, sahiplik iddiasından temizlenme aracı olarak uygulama yapın, ‘sadaka verin’ diyerek de yapılan yardımın bir gerçeği tasdik etme uygulaması olarak sadaka verin, yoksa yalnızca yardım edin anlamında emir veriyor değil. İnsan bu mesajlardan yola çıkarak kendi gerçekliğini anlarsa hem Yaratıcıyı tanır hem verilen bu özellikler vesilesiyle Yaratıcıyı tanıyarak yaşaması halinde ebedi saadeti arzulama duygusunun da karşılanacağını tasdik eder. Bu bakımdan Ku’ran’ın dili çok önemli, doğru din takdimi çok önemli diye her zaman ifade etmek istiyorum.”
Ders konuyla ilgi diğer bazı soru ve cevaplar ile paylaşılan hatırlarla devam etti. Benim için her zaman olduğu gibi çok faydalı bir ders oldu. Allah razı olsun.


