Kur'an Okumaları • Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Hümeze Suresi-1

Kur’an Okuma Denemeleri: Hümeze Suresi-1 | Ha-Mim

Kronolojik olarak 32. sıradaki Hümeze Suresi, nübüvvetin dördüncü yılında, Mekke’de nazil olmuştur. Yani Peygamber (SAV), risaletini ilan etmiş ve Yaratıcı’dan kendisine vahyedileni tebliğ etmeye başlamıştı. İnsanlar onun söylediklerine ilgi duydukça inananların sayısı yavaş yavaş artıyordu. İman edenler çoğunlukla yoksul, köle ve toplumda bir statüsü olmayanlardı. Mekke kabilelerinin ileri gelenleri, Peygambere (SAV) inanmaya karar veren insanların bir daha geri dönmediklerini fark ettiler. Onlara göre bu adamın etrafında garip bir şeyler dönüyordu. Ona inananlar artık reislerin gücüne değil Allah’ın gücüne boyun eğmeyi öğreniyordu. İnananların kararlarında kesin ve azimli olmaları dikkat çekiyordu. Nihayetinde kabile ileri gelenleri bu durum karşısında kıskançlığa kapıldılar. Rahatsız edici lakaplarla alay etmeye, Peygamberi (SAV) yalancı, cinlerin etkisi altına girmiş, bir sihirbaz bir şair veya eskilerin masallarını anlatan bir deli olduğunu yayarak karalamaya çalıştılar. Eğer peygamberlik iddiası doğru ise onun bir melek olması gerektiğini iddia ediyorlardı. Toplumda seçkin bir statüsü olmayan, öksüz, fakir ve dolayısıyla önemsiz bir kişi olduğunu söylüyorlardı. Onlara göre elit kesimin onu ciddiye alması ve söylediklerini veya iddialarını dinlemesi için bir sebep yoktu. Söylediklerini dinlemeye veya üzerinde düşünmeye bile tahammül edemiyorlardı.

Peygamberlik görevinden önce Hz. Muhammed (SAV), “Muhammed’ül Emin” olarak adlandırılan ve halk tarafından çok sevilen bir insandı. Aniden peygamberlik iddiasında bulunması, henüz ciddi bir tehdit olmasa da toplumun seçkinleri için bir endişe kaynağı olmaya başladı. Toplumun ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in (SAV) getirdiği mesajı incelemeye bile değer görmeden onu küçümsediler. Alaycı bir şekilde, “Şu adama ve yoldan çıkardığı şu kölelere de bir bakın” dediler. Hz. Muhammed’e (SAV) inananlar, bir daha asla o putperest insanların alışılagelmiş hayat tarzlarına dönmüyordu. Bu durum karşısında toplumun seçkinleri, inananlara alaycı bir dil ve aşağılayıcı bir davranış sergilemeye başladılar. “Şuna bakın, bu da o öksüz, fakir adama inananlardan biri” gibi sözler söylediler.Böyle bir sosyal ve psikolojik ortamda vahyedilen ayetlerde, Peygamberin (SAV) kendisi de dahil olmak üzere inananların kalplerine güç veren ve onları destekleyen mesajlar vardı. Böylece Peygambere inananlar, bu Hümeze Suresinde anlatıldığı gibi, hakikatle alay eden, hiçbir haklı nedene dayanmadan Peygambere ve tabi olanlarla alay eden zalimlerin gerçekten elim bir azabı hak ettiklerinden emindiler. Günümüz dünyasının toplumlarında da zengin olmayan, servet ve statü sahibi olmayan insanlar, hâkim sınıflar tarafından sıradan insanlar olarak kabul edilir. Belirgin bir sınıf ayrımından söz edilmese de dünyanın ekonomik sistemi, insanları gelirlerine göre elde edebilecekleri şartlarda yaşamaya zorlar.

Kur’an’ın mesajı genellikle çoğu insan tarafından ciddiye alınmaz. Bu mesajın daha çok eski devirlerdeki insanlarla alakalı olduğu düşünülür. Oysa Kur’an’ın tanımı doğru biçimde yapılıp açıklanırsa, bu ayetlerin her zaman ve her insan topluluğuna hitap ettiği anlaşılabilir. Kur’an ayetlerinin Sahibi Mutlak olduğuna göre, bu ifadeler zaman ve mekânla sınırlanamaz. Bu bakış açısıyla bakıldığında, şimdi ve burada anlayışıyla mesajlara doğrudan muhatap olunduğunda, günümüzde de tıpkı o zamandaki Mekke’de olduğu gibi ayrımcılıkların yaşandığı ve mali, siyasi ve askeri güçlülerin zayıfları ezdiği rahatça görülebilir. Peygamber (SAV) döneminde Mekke’deki zayıf kesime yönelik alaycı muameleden ziyade, çağımızda zayıfların kullanılıp atılacak daha aşağı bir insan türü olduğu yönünde yanlış bir algı da var. Günümüzün sözde Müslüman ülkelerinin yönetimi genellikle toplumun zengin kesiminden gelenlerin veya sonradan zenginleşip gücü ele geçirenlerin elindedir. Bunların nazarında dindar Müslümanlar, yoksul, geleneksel kültürlerini korumak için bir dine bağlı kalan, ancak nihayetinde hiçbir değeri olmayan sıradan cahil, işçi, memur ve köylülerdir. Bu bakış, insan olarak kendi varlığını ve inancını ciddi biçimde sorgulamamanın bir sonucudur.

Kur’an, bu surede olduğu gibi, genel olarak bütün kâinatı Var Eden, Mutlak Varlık Kaynağı olan Yaratıcı’dan başkasına boyun eğmemeyi yani tevhid mesajını verir. O zamanki Mekke toplumunda olduğu gibi, herhangi bir toplumun ileri gelenleri ve onların yandaşları olan inkârcılar ise bu fikri asla kabul etmezler. Çünkü bunu kabul etmek kendi otoritelerini ve çıkar ilişkilerini inkâr etmek anlamına gelir. O yüzden mevcut düzenin devam etmesi için kendilerine itaat etmeyenlere fiziki ve psikolojik baskı uygulayıp onları inançlarından vaz geçirmeye çalışırlar. İman edenler ise eski kültürlerine ve hayatlarına asla geri dönmez ve artık o yönetici sınıfına asla itaat edip saygı da duymaz. Bu tavır nedeniyle işkencelere uğrar ve göçe zorlanırlar. Mekke’nin ileri gelenleri de bundan dolayı inananlara işkence etti, ticari boykot uyguladı ve onları şehirden çıkmaya zorladılar. Hadlerini aşarak Peygamberi (SAV) öldürmeyi planladılar.

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ

104.1:” Tüm arkadan alay eden iftiracıların ve kusur arayan gıybetçilerin vay haline!”

Yukarıdaki tercüme, ayetin orijinal Arapça manasını tam olarak karşılamıyor çünkü “hümeze” (iftira) ve “lümeze” (gıybet- çekiştirme) kelimelerini çevirmek zordur. Arapçada iftiracı ve gıybetçi aktif fiillerdir, yani iftira atan ve gıybet eden manasına gelir. Burada kelimenin isim-sıfat hali kullanılmıştır ve fakat mübalağalı ism-i fail anlamındadır, zira bahsedilen konu kişinin kendisiyle ilgili değil, daha ziyade iftira ve gıybet tavrını alışkanlık haline getiren herkesle alakalıdır. Bu tavrı takınan kişi iftiracı ve gıybetçidir. İftira ve gıybetin somut biçimini görmeden manasını kavramak kolay değildir. Bu sure, iftira ve gıybetin hakikatle olan bir zıtlık veya çatışma halinin insan psikolojisine yansımasını tasvir ediyor. Hakikatte bütün kâinat yaratılıyor. Yaratıcı Tek ve Mutlaktır. Yaratıcının insanlara bu hakikati öğretmek için gönderdiği elçileri vardır. Bu hayattan sonra ebedi olan ahiret hayatı vardır. İnananlar bu hakikate teslim olur. Gıybet ve iftira edenler ise bu hakikati reddeder. Bu kategoriye giren insanların çoğu sadece kâinatı yaratan bir Yaratıcı olduğunu kabul edip diğer esasları inkâr ederler. Böylece, kendilerinin gerçek inananlar olduklarını sanırlar. Kâinatı yaratan, düzenini sağlayan, hareket ettiren ve hareketi başlatan bir şey olması gerektiğini kabul ederler ancak şimdi kâinatın ve dünyanın kendi kendine işlediğini iddia ederler.

Bir Yaratıcının var olması gerektiğini insan aklen ve kalben tasdik eder ve buna gönülden inanabilir. Fakat Yaratıcıyı insanlara bütün özellikleriyle, sıfatlarıyla, Kur’an’ın tabiri ile isimleriyle tanıtan ve insan ile kâinatın yaratılış gayesini açıklayan, bu gayeye nasıl ulaşılacağını kendi hayatı ile uygulamalı biçimde öğreten elçilerin de var olması gerekir. İşte peygamberlik Allah’a inancın gereğinin bu dünya koşullarında nasıl gerçekleştirilebileceğinin örnekleri ile göstermek için vardır. Yaratıcının mesajı, ancak onu ileten ve hayatında uygulayan bir öğretmenin sözlü rehberliği ve uygulamasıyla anlaşılabilir. Gerçekten Yaratıcıya samimi biçimde inanan bir insan, bu inancını hayatına nasıl yansıtacağını öğrenmek için bir rehbere ihtiyaç duyar. Eğer bütün bu kâinat Bilinçli Bir Varlık tarafından yaratıldı ise bunun bir amacı olmalıdır. Bu amacın insanlara uygulamalı biçimde açıklanması gerekir. Bu, temel bir insani kaygıdır. İnsan önce inancının amacını temellendirir daha sonra da bu amaca uygun biçimde yaşar. İnsan aklı ve mantığı bunu gerektirir. İnsanın bilinci bu şekilde bir neden ve gayeye ihtiyaç duyarak çalışır. Bunun için de pratiğe ve rehberliğe muhtaçtır. Peygamberler bu noktada insana rehberlik eder. İnsan amaçsız bir şey yapmaz. Boşa zaman geçirse bile onda da oyalanma amacı vardır. Öyleyse, insanı bu şekilde bilinçli davranma özelliğiyle yaratmış olan Yaratıcının da bu yaratmada bir gayesi olmalıdır. İnsan sadece varlıklara bakarak bu amacı anlayamaz. Bu aşamada Yaratıcının insandan ne beklediğini ona açıklaması gerekir. İşte bu açıklama vahiy ve peygamberle yapılır. Yaratıcı, peygamberleriyle bir açıklama göndermezse insan öldükten sonra ne olacağını bilemez ve ona göre bir hayat yaşayamaz. Bilinçli Yaratıcı, bu kâinat koşulları içinde insana yaratılış maksadına uygun nasıl yaşanacağının örnekliğini gösteren peygamberler görevlendirir. İnsanlar peygamberlere tabi oldukları derecede hayatın gayesini gerçekleştirebilirler.

İnancı sağlam bir temele dayandırabilmek için peygamberlik veya nübüvvet kavramının da iyi anlaşılması gerekir. Bir kişi, Hz. Muhammed’in (SAV) çok iyi bir insan olduğunu düşünerek İslam’a giremez. Böyle bir yaklaşım insani özellikleri kullanarak aklen ve mantıken bir sonuca varmaya ters düşer. İnancın insani özelliklerin kullanıldığı akli ve mantıki temelleri olmalıdır. Aksi halde, böyle bir anlayışın sonunda takım veya parti taraftarlığından öteye geçmeyen bir yaşantı ortaya çıkar. Sadece peygamberin iyi insan olduğunu düşünmek yeterli bir delil değildir. Ayrıca bu ikna edici bir kanıt da değil çünkü dünyada pek çok iyi insan var. Hz. Muhammed’e (SAV), kâinatın Rabbinden insanlığa getirdiği mesaj nedeniyle tabi olunur. Bu mesajın doğru anlaşılıp uygulamaya taşınması gerekir. Bunun için de Yaratıcının elçi olarak seçtiği ve mesajı hayatına örnek biçimde uygulayan peygamberin rehberliğine müracaat edilir. Bu rehberliği bir hayat tarzı olarak benimsemek gerekir. Peygamber rehberliği olmadan kişi Yaratıcıya inansa bile, inancın nasıl pratik edileceğini bilemez. Peygamberin rehberliği ile din, varlıkları anlamlandırarak yaşamanın örnekliğini insana sunar.

ٱلَّذِى جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُۥ

104.2: “Onlar ki, malları toplayan ve saydıkça sayandır.”

Yaratıcıyı tanımayan ve yarattıklarına emanet gibi davranmayan iftiracılar ve gıybetçiler yalnızca dünyalık mallar biriktirmeye çalışırlar çünkü o malları ile övünüp insanlığın değerinin biriktirdiği mal ile ölçülebileceğine inananlardır. Öyle ki, bu mal biriktirme hırsı mal topladıkça artar ve malların sayısı arttıkça iştah kabartır. Böyle devam ettikçe inkârcının hayatı sadece servet biriktirmek ve onları sayıp döküp kendisinin değerini malının çokluğuyla göstermeye çalışır. Her fırsatta sahip olduğu mal miktarını veya makamının üstünlüğünü dile getirir. Bu servet, sahip olduklarıyla övünme ve gurur duymanın dayanağı haline gelir. Böyle birinin servet ve gücü arttıkça tavırları değişir ve toplumda yüksek bir statü kazandığına inanır. Üstünlük hissi kişiyi daha çok biriktirmeye ve güçlenmeye teşvik eder. Zamanla, servetin her şeyin varlık sebebi olduğunu düşündürür. Bu kişi değerini, sahip olduğu servetle ölçer. Bu yüzden insanlara tepeden bakar çünkü bu insanların kendisininki kadar güçlü bir dayanak noktası olmadığını zanneder. Bunlar aynı zamanda kendilerini mevcut seküler düzenlerin veya statükonun koruyucusu olarak görürler. Düzenin devamı, kendi güçlerinin devamı anlamına gelir. Ellerindeki servetin kendilerine saygınlık ve statü sağladığını düşünerek onunla övünürler ve servet onlar için kutsallık aracı haline gelir. Çok mal toplayanların daha kutsal kişiler olduğu inancı onları toplumun en zengini olan imparatorlara ilahlık özelliği atfetmeye kadar götürür.

O zamanki toplumda da zenginlik, varlığa mana veren bir dayanak noktası olarak algılanıyordu. Kabile reisleri zenginliğe değer verir ve kendilerini de bu yüzden değerli hissederlerdi. Servetleri onlara statü kazandırıyor ve toplumda söz hakkı veriyordu. Ancak zenginlik sadece mal, mülk ve servet biçiminde olmak zorunda değildir. Bilgi, hikmet, güzellik, nasihat ve hitabet yeteneği de bir çeşit zenginliktir. O dönemdeki şairler bile güzel şiirler yazıp etkili konuştukları için kendilerini herkesten üstün görüyorlardı. Şairler de Peygamber’i (SAV) desteklemedi çünkü Kur’an’ın belagatı ile baş edemiyorlar ve bu yüzden kıskançlık duyuyorlardı. Hatta Hz. Muhammed’i (SAV) öldürmek istiyorlardı. Özellikle Kur’an’ın ilk sureleri o kadar şiirseldir ki kimse ona meydan okuyamaz. O dönemdeki şairler, bu hitabet ve belagat zenginliği karşısında kendilerini yenilmiş hissettikleri için şiirlerini Kur’an’la karşılaştırmayı bıraktılar. “Kırk yıldır bizimle yaşayan ve şiir yazma yeteneği bile olmayan bu adam da kim? Güzelim şiirlerimizi beş paralık eden bu sözleri nasıl söyleyebiliyor?” diye düşünmeye başladılar. Bu, Kur’an’ın toplum üzerindeki mucizevi etkilerinden biriydi.

Kur’an Okuma Denemeleri: Hümeze Suresi-1 | Ha-Mim

يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُۥٓ أَخْلَدَهُۥ

104.3: “O, malının kendisini ebedi kılacağını zanneder.”

Vahye tabi olmayanlar ellerindeki mal ve servetin hiç tükenmeyeceğini, hatta bunların kendilerine ebediyet kazandıracağını sanırlar. Bu anlayışın özünde varlığa maddeci bir yaklaşım vardır. Tıpkı bu kâinatı ve maddeyi ezeli sanmak gibi bir anlayış hakimdir. Buna göre her şey maddeden ibarettir. Dolayısıyla bir ahiret inancı da yoktur. Bu bakımdan Kur’an’ın getirdiği tevhid mesajına taban tabana zıt bir yaklaşımdır.  İman eden zengin sahabeler, zenginliklerinin onları sonsuza dek yaşatacağını düşünmeleri kendileri için kabul edilemez bir çelişki olduğunun bilinciyle yaşadılar. Kâinatın Yaratıcısına boyun eğip, O’nun kendilerine tedricen indirdiği mesaja tabi oldular. Peygamber ve inananlar, ne vahyedildiyse tereddüt etmeden uydular ve iradelerini Yaratıcının iradesine teslim ettiler. Bu dünyanın tek başına hayatın amacı olamayacağını anladılar. Yaratıcı tarafından kendilerine verilen duyguları O’nu tanımak için nasıl kullanacaklarını öğrendiler. Böylece, Yaratıcının Mutlak olması gerektiği sonucuna vararak tam bir teslimiyetle bu hakikate teslim oldular. Zira Yaratıcı Mutlak ise varlığını O’na dayandıranlar asla zeval bulmaz. Varlığın Kaynağı O olduğu için ebedi varlığı sadece O verebilir. Yaratıcıya iman edenler yeni bir yaratılışla huzurlu, mutlu, sevinçli bir ebedi hayata kavuşacaklarını çok iyi biliyorlardı. Dünyadaki geçici varlık halindeyken Yaratıcıyı tanımanın ve O’na güvenmenin karşılığının sonsuz mükafatı olan Cennet olacağından emindiler.

Varlığını Yaratıcıya dayandırmayan ve O’na inanmayanlara da yeni yaratılış biçimiyle kalıcı bir varlık verilecektir. Fakat, Yaratıcıyı tanımadıkları için O’nun rahmeti ve lütfundan mahrum kalacaklar. Bu varlık biçimi insana elim azabı hissettirir. Böyleleri sahipsizlik, kimsesizlik, karanlık, yokluk ve sıkıntının dehşetli halini yaşayacaklar. Kur’an’da bu acı haller ve yokluğun yeri Cehennem olarak adlandırılır. Bu ayet muhatabına, burada kazandığınız servetiniz, mülkünüz ve asalet statünüz yalnızca ölümünüze kadar geçerlidir mesajını veriyor. Bunların esas Sahibi olan Yaratıcı’yı tanımamanın sonucu olarak inkârcılar, yeni yaratılışta bu nimetlerden ebediyen mahrum kalacaklar. Kendisine kıymetli bir hediye verdiğiniz kişi, eğer hediyenizi takdir etmez ve sokakta bulmuş bir yitik işlemi yaparsa siz o kişiye bir daha hediye vermezsiniz. İman edenler ise ellerindeki nimetlerin Yaratıcının birer hediyesi olduğu bilinciyle esas Sahibi olan Yaratıcıyı tanırlar. Kendilerine verilen her nimetin geçici bir süre emanet olarak verildiğini bilir ve onları veriliş maksadına göre değerlendirirler. Nimetlerin Sahibini tanımak ve O’na şükretmek bunların yeni yaratılışta ebediyet kazanmalarına vesile olur. Bu noktada şükür duygusunun da Yaratıcının merhametinin bir eseri olduğunu unutmamak gerekir. Yaratıcı Mutlak merhametiyle insana şükretme duygusunu vermiştir. Bunun farkında olarak şükretmek lazım aksi halde insan ben kendim şükrettim diyebilir. Şükre vesile olan mülkün ve memnuniyetin kendisine ait olduğunu zannedebilir.

كَلَّا لَيُنۢبَذَنَّ فِى ٱلْحُطَمَةِ

104.4: “Hayır! Ant olsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.”

Varlığının Kaynağı olarak Yaratıcıyı tanımayan birinin yeni yaratılışta gideceği yer ve yaşayacağı duygular Cehennem adıyla tasvir edilir. Cehennemin Kur’an’da geçen çeşitli isimleri var. Hutame de bunlardan biridir. Yakıp, yıkan ve yok eden ateş manasına gelir. İnsan bu Cehennem halini dünyadayken de tecrübe edebilir. Mutlak Yaratıcıyı tanımamak ebedi mutluluk arzusuyla yaratılan ruha sıkıntı verir ve gelecekte yok olmanın dehşetini yaşatır. Mutlak Yaratıcıya teslim olan bir insan varlığının dünyadayken an be an devam ettirildiğini fark eder. Bunu burada yapan Mutlak İrade ve Kudret Sahibi elbette onu yeni bir yaratılışla yaratabilir ve varlığını devam ettirebilir çünkü burada bunu her an yaptığını zaten görüyoruz. Bu düşünce ve inanç insana emniyet ve huzur getirir. Bu hal ise Cennet adıyla tasvir edilir. Kur’an’ın muhatabı olan her insan kendisini bu noktada sorgulamalıdır. Mesajı ne kadar anladım ve hayatıma ne kadar uyguladım diye düşünmelidir.

Ayette geçen Hutame kelimesi yıkıcı olmayı ifade eder. Yani insanın bel bağladığı, uğruna her şeyi feda etmeyi göze aldığı her ne varsa bir süre sonra yıkıma uğrayarak yok olacaktır. Hutameye atılmak bu yıkılıp yok oluşu ifade ediyor. Dünyadayken kalıcı ve güçlü olduğu sanılan her ne varsa Hutame’ye atıldığında yakılıp, yıkılır ve yok olur. Onun şiddetine hiçbir şey dayanamaz. Kâinatı yaratan Yaratıcıdan başka hiçbir varlık kalıcı değildir. Varlığını Yaratıcıya ait olarak görenler Hutame’nin yok ediciliğinden kurtulur. Yaratıcıdan başka varlıklara güvenenler ve o varlıkların hepsi yok olmaya mahkumdur. Bu dünyada her ne yaşarsak yaşayalım bir gün öleceğimizi unutmamalıyız. Şimdi mutlu olabiliriz ama bir süre sonra hastalık ve ayrılıklarla karşılaşacağız. Yaşlandıkça gençlik ve güzelliğimiz elimizden alınacak.

Kur’an’ın bu suresi özellikle toplumdaki ezilmeye ve ezilenlere dikkat çekiyor. Ezilenlerin hor görülmesi, çekiştirilmesi, aşağılanması, gıybetlerinin yapılması kınanıyor ve bunun çetin bir azaba sebep olduğu hatırlatılıyor. Bu ayetler, kâinatın Sahibini tanımayan ve O’na iman etmeyenleri tasvir ediyor. Onlar insanlara alaycı, küçümseyici bir tavırla bakar, gıybet eder ve iftira atar. Yalnız kendilerine hakikati bildiren insanlara değil, hakikatin tanıklığını yapan varlıklara ve hatta kâinata iftira atar. “Kendi başına rastgele oluşmuş anlamsız şeyler bunlar” der. Bu düşünceler, Varlık Kaynağını tanımamaktan kaynaklanır. Mesaja muhatap olanlar bu hasletlerin kendilerinde olmaması gerektiğini anlamalıdır. İnanan bir kişi insanları toplumdaki düşük statüleri nedeniyle hor görmez. Her insan gibi kendisinin de var edilmeye muhtaç olduğunu kabul ederek üstünlüğün Yaratıcıya duyulan saygıda olduğunu anlar. Varlığının Yaratıcıya ait olduğunu fark eder. Bu anlayışla, sadece insanlar değil, hiçbir varlık hakkında gıybet etmemek, onları çekiştirmemek ve hakir görmemek gerekir. Çünkü her şey kâinatın Sahibi olan Yaratıcının eseridir. Varlıkları başı boş, anlamsız veya kendi kendine oluşmuş zannetmek, Yaratıcıyı tanımamak ve O’na saygı duymamak demektir. Bu davranış ve tavır Kur’an’da şirk olarak adlandırılır. Yaratıcıyı tanıyan ve O’na teslim olanlar bu yanlış davranış ve tavırlardan uzaklaşmış olurlar.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Humazah – Part 1 –03/15/21” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın