Ha-mim’de geçtiğimiz hafta yapılan (16. 03. 20226) Muhakemat dersinde Dokuzuncu Mukaddeme’nin müzakeresine devam edildi. “Ukûl-ü selime yanında muhakkaktır ki, hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir” cümlesiyle başlayan Mukaddeme’nin ilk paragrafları önceki hafta okunmuş ve müzakere edilmişti. Bu hafta bağlantının hatırlanması için kısmen daha önce okunan kısımlara da değinilerek aşağıdaki paragraflar okundu ve müzakere edildi:
“Binaenaleyh, umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş’et eden istikrâ-i tâmmın tasdiki iyle sabittir ki: Hilkat-i âlemde maksud-u bizzat ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemâldir. Amma şer ve kubh ve batıl ise, tebeiye ve mağlûbe ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de, muvakkattir.
Hem de sabittir ki: Ekrem-i halk benî Âdemdir. İstidadı ve san’atı buna şahittir. Hem de benî Âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlardır. Hakaik-i İslâmiyet buna şehadet ettiği gibi, istikbalin vukuatı da tasdik edecektir.
Hem de sabittir ki: Ekmel-i küll, Muhammed’dir (aleyhissalâtü vesselâm). Mucizatı ve ahlâk-ı kâmilesi şehadet ettiği gibi, muhakkikîn-i nev-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a’dâsı da teslim ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 30)
Görüldüğü gibi müellif burada fenlerin tespit ve şahitliği ile hikmetli düşünmenin yolu olarak “tüme varım” metodunun ulaştığı sonuçlar bakımından alemdeki yaratılışta bizzat kast edilenin yalnız “güzellik, hayır, hak ve kemal” olduğunu ifade ediyor. Şer, kötülük ve çirkinliğin ise tebeî, hayrın hakimiyetine tabi olmuş, yenik düşmüş ve hayra hizmet üzere yaratılmış, kendisine ait kötü bir sonuç verecek değere sahip olmadığını belirtiyor. Devam eden paragrafta da mahlukat içerisinde en “mükerrem” (değerli) varlığın insan olduğunu, insanda bulunan donanım ile insanlık içerisinde ehl-i hak ve hakikat olan kişi ve kesimlerin bunun kanıtı olduğunu dile getiriyor. Sonra da sözü Hz. Muhammed’e (asm) getirerek onun “ekmel-i küll” (insaniyet istidadina yerleştirilmiş olan tüm özellikleri en mükemmel bir şekilde yerine getiren bir zat) olduğunu paylaşıyor; ahlakının, mucizelerinin ve tahkik sahibi insanların hatta düşmanlarının tesliminin de bunun delili olduğunu zikrediyor.
Derste, moderatör önceki hafta okunanları hatırlatıp yeni kısımları okuduktan sonra okunan parçalarla ilgili olarak kapsamlı müzakereler yapıldı. Ben bunların tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=YQRNg4dmLV0&t=381s) iki hususla ilgili olan ortaya konulan tefekkürlere değinmek istiyorum. Bunlardan birisi metinde geçen “alemde hayır asıl olmakla beraber şerrin tebeî” olduğuna dair cümle ile ilgili paylaşılan tefekkür. İkincisi ise adalet ubudiyet bağlantısı hakkındaki, -bence çok kıymetli olan-, fikirler.
Moderatör önceki müzakerelere atıf yaparak alemde muazzam bir düzen olduğunu hem gözlemlerimizin hem fen bilimlerinin verilerinin bunu doğruladığını, ancak biz bir yerlerde olumsuzluk, çarpıklık veya kusur görüyorsak bunun bütün içindeki yerini bilmediğimizden dolayı bizim nazarımızın eksikliğinden kaynaklandığı ifade etti, ardından “O halde metinde dile getirildiği gibi alemdeki şer veya kötülükler asıl olmayıp tebeîdir” dedi. Bunun üzerine bir katılımcı şunları paylaştı:
“Bu cümlede geçen ‘tebeî’ kelimesini iyi anlamak gerekiyor. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse, diyelim ki şu önümde bir makine var, bir bilgi sayar. Birçok parçadan oluşuyor. Parçalar birbirine bağlı. Bilgi sayar düzgün şekilde çalışıyor. Bu çalışma bana her parçanın görevini yerine getirdiğini gösteriyor. Demek ki bu parçaların hepsi faydalı. Eğer ben bir parçasının ne anlama geldiğini bilmiyorsam bu benim eksikliğimdir, benim bilgisizliğimdendir. Kainat makinası da işliyor, çalışıyor, tam bir uyum içinde faaliyetini gerçekleştiriyor. Eğer bir yerlerde aksıyor gibi gördüğüm parça varsa bu, benim bütünlüğü göremeyişimden kaynaklanıyor. İfade etmek lazımdır ki buradaki ‘tebei’ kelimesini çoğu defa yanlış anladık. Mesela yaşlılık üzerinden örneklendirmek gerekirse, ‘ömür güzel, hayat güzel, 60-70 yıl dinç bir hayat güzel ama ihtiyarlıktaki sorunlar da ne yapalım, biraz zor da olsa katlanmak lazım’ deyip ihtiyarlığı bir tür şer gibi gördük. Oysa ihtiyarlıkla yaşanan, bu vesile ile öğrenilen hususlara bakıldığında bunu şer, kötü, olumsuz görmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Evet, ihtiyarlığın özellikle de aşırı yaşlılığın zor tarafları var, bu bize sevimli gelmiyor, çünkü biz bu şekilde yaratılıyoruz ama bu ihtiyarlığın çirkin, şer, kötü olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir.”
“Aynı hususa başka bir örnek üzerinden, söz gelimi orman üzerinden yaklaşalım. ‘Orman çok güzel, ormanda bütün ağaçlar çok güzel ama mesela yaprakları dökülen, kökü hastalanmış olan, kurumaya yüz tutan şu birkaç ağaç kötü’ demek yaratılışta hayrın yanında şerrin olduğunu kabul etmek, ağaçların kurumasındaki başka güzellikleri görmemek anlamına gelir. Biz ağacın kurumasını sevimsiz görme eğilimi ile yaratıldık daha doğrusu yaratılıyoruz. Ama bu, olayın bize bakan boyutu. Bize bakan boyutu ile biz kuruyan ağacı sevimsiz buluyoruz. Oysa ağaç canlı halinde iken Yaratıcısının özelliklerini yansıttığı gibi kurumasıyla da ‘hayatı verenin de hayatı alanın da O olduğunu göstermek’ gibi özelliklerini yansıttığını anlıyoruz. Dolayısıyla ‘çirkinlik’ yaratılışta değil bize bakan boyuttadır. Metinde buna ‘tebeî’ deniyor. Başka bir örnek olarak insan bedenine, söz gelimi hücrelere bakıyoruz; ‘harikulade, olağan üstü’ diyoruz, ‘kendi fonksiyonunu en güzel şekilde görüyor, diğer hücrelerle tam bir işbirliği içinde’ diyoruz vs. Ama diyelim ki söz konusu olan kanser hücresi ise orada kalıyoruz. Oysa diğer hücreler Yaratıcının ilim, kudret, irade sahibi olduğunu gösterdiği gibi bu hücreler de aynı hakikatleri gösteriyor. Fakat, tekrarlayalım, biz kanseri sonuçları itibariyle sevimsiz görüyoruz, sevimsiz görecek şekilde yaratılıyoruz. Hani Kur’an’da ‘…Yarattığı şeylerin şerrinden de Ona sığınırım’ (Felak 2) ayeti var ya, bazıları bu ayeti de şahit göstererek ‘Bakın, Kur’an da mahlukatın şerrinden bahsediyor, demek ki yaratılışta şer var’ diyorlar. Hayır bu, olayın tamamen bize bakan taraflarıyla ilgilidir. Bize bazı şeyler sevdirilmemiş, ondan kaçınmak gerekiyor, bu ayet de aynı mesajı veriyor, ‘size sevdirilmeyen şeylerden uzak durun.’ Sonuç olarak bunları bu şekilde anlamadığımız zaman ‘şer tebeidir’ cümlesini de yanlış anlamaktan kurtulamıyoruz.”
Derste gündeme getirilen ve benim paylaşmak istediğim ikinci husus da “adalet-ubudiyet” ilişkisine dair. Derste bir müzakereci, önceki Mukaddemeler ile bağlantı kurarak müellifin belli bir sistematiklik içinde “Kur’an’ın ana maksatları”nı teşkil eden tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet ile ubudiyete işaret ettiğini belirtti. Bu Mukaddemede ise “alemde hayır asıldır, şer tebeidir, yani doğrudan değil dolaylı olarak hayırdır” hükmü üzerinden adalet konusuna dikkatimizi çekti. Nitekim metinde Hz. Muhammed’in de “ekmel-i küll” olarak anıldığını söyledi. Bunun üzerine bir müzakereci şunları söyledi:
“Müzakerede ortaya konulan düşünceler çerçevesinde adalet ile ubudiyet arasındaki münasebeti anlamaya çalışıyorum. Bu ikisini birbiriyle kaynaştırmak mümkün mü diye düşünüyorum. Denildiği gibi, takip edilen muhakeme zinciri içinde sözün birden Hz. Muhammed’e (asm) getirilmesi dikkat çekiyor. Aklıma şöyle geliyor: Burada Hz. Muhammed (asm) insan fıtratında mevcut olan adalet anlayışının ubudiyet boyutunu temsil ediyor olmalıdır. Dolayısıyla adaleti ubudiyet için yapmak gerekir sonucu çıkıyor. Çünkü kime sorsanız adaletten yana olduğunu söyler. Herkes adalet ister. Herkes adil olmak lazım der. İnsanlar bu noktada çürümüş değil. Ama ana soru insanların bunu niye istediğidir.”
“Basit örneği ile insanlar muhtaçlara yardım ediyor. Bunun için iman gerekmiyor, insaniyet yetiyor. Kur’an’a bakınca Kur’an’ın birçok ayetinde, mesela muhtaçlara yardım edilmesi, yetimlere destek olunması emrediliyor. Oysa insan insaniyeti bakımından zaten böyle bir eğilim içindedir, imkanı olan yoksula yardım eder, muhtaçlara imkan sağlamaya çalışır. Ayetlerin ısrarlı vurgusu karşısında insan ‘Rabbim, bunu bana neden ısrarla söylüyorsun, beni de zaten böyle bir özellik ile donatarak yarattın, biliyorum’ diyesi geliyor. Anlaşılıyor ki, Kur’an insaniyetimizde olan bu tür faaliyetleri ubudiyet niyetiyle yapmamıza dikkat çekiyor. Yani muhtaçlara yardım etmeyi kendi adına yapmayacaksın. Eğer kendi adına yaparsan işin içine enaniyet girebilir, gurur girebilir. Ama yaptığın yardımı, zaten Allah’ın sana verdiği duygu ile sana verdiği imkanları kullanarak gerçekleştirdiğin bilincinde olduğun zaman ne sen gurura kapılırsın ne de yardım ettiğin kişiyi minnet altında bırakırsın. Tam fıtrata uygun bir hal meydana gelmiş olur. Hz. Muhammed (asm) böylesi bir bilinçlilik ile yaşamayı temsil ediyor. Nitekim o, hadislerinde bu hususa dikkate çektiği gibi uygulamalarında da bu istikamette hareket etmiştir. O, yaptığı hizmetleri Allah’ın her şeyin yaratıcısı ve sahibi olduğu inancını uygulamaya koyma bilinciyle yapmış, ne kendine ne akrabalarına hiçbir imkan ve ayrıcalık tanımamıştır. Medine’de devlet başkanı olduğunda ne kendisine saray yaptırmıştır, ne eşleri veya yakınları için onlara özel imkanlar sağlamıştır. Demek ki ubudiyetin özü yapılan iyilikleri, hayırları Allah’ın mutlak irade ve hakimiyetini tanıyarak yapmaktır.”
“Adalet, ‘hak sahibine hakkını vermektir,’ diye tarif edilirse, insanın yaptığı her işini o işin gerçek sahibini tanıyarak, onun hakkını vererek yapması gerekir. Adalet, diğer bir ifadeyle-, bizim yaratılışımıza yerleştirilmiş duygulardan, aldığımız nefese kadar, her bir şeyin varlığının gerçek sahibini tanıyıp, Onun adına, onun yaratma maksadına uygun bir şekilde kullanılması demektir. Eğer ben benim yaratılışıma yerleştirilmiş olan duyguların sahibini tanımaz ve bunlar benim kendimde tesadüflerle oluşmuş sahipsiz mallardır’ anlayışıyla kullanırsam, onların Yaratıcısının malını kendime aittir diye iddia etmiş olurum. Bu iddia bir hırsızlıktır; hırsızlık ise adaletsizliktir. Bir malın gerçek sahibini inkar edip, kendisine ait olmayan o malı kendisinin malıdır diye iddia etmek hem yalandır ve hem de hırsızlık suçu işlemektir. İki yönden adalet prensibine aykırı bir durum yaşanıyor demektir.”
Dersten sonra ikinci tefekkürle ilgili olarak Resul-i Ekrem’in (asm) şu meşhur hadisini hatırladım: “Kıyâmet günü, aleyhlerinde ilk hükmedilen üç kişi vardır. Bunlardan ilki şehîd edilen kimsedir. O, Allâh’ın huzûruna getirilir. Allah ona bahşettiği nimetleri anlatır. O da, bunları itirâf eder. Cenâb-ı Hak, “Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?” diye sorunca adam, “Yâ Rabbi! Senʼin uğrunda şehîd edildim” der. Allah Teâlâ buyurur ki, “Yalan söyledin! Sen, yalnızca korkusuz ve cesur denilsin diye harbettin. Gerçekten öyle de denildi. Sonra onun hakkında emredilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir. İkincisi; ilim öğrenen, başkalarına da öğreten, ayrıca Kur’ân okumakla da meşgul olan adamdır. O huzura getirilir. Allah kendisine olan nimetlerini anlatır. O da itiraf eder. Cenâb-ı Hak, “Bunlara karşı ne yaptın” diye sorunca adam, “ilim tahsil ettim, onu başkalarına da öğrettim. Senʼin uğrunda Kur’ân da okudum” der. Allah Teâlâ buyurur ki, “Yalan söyledin! Sen ilmi, ancak âlim denilsin diye öğrendin; Kur’ânʼı da, ancak o kırâat ehlidir denilsin diye okudun. Gerçekten, öyle de denildi.” Sonra hakkında emrolunur ve ateşe, yani Cehennem’e atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir. Üçüncüsü; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini (imkân bakımından) genişlettiği, malın her çeşidinden verdiği adamdır. O getirilir. Allah ona verdiği nimetlerini anlatır. O da bunları itiraf eder. Cenâb-ı Hak “Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?” diye sorunca adam “Hakkında infâk edilmesini emir buyurduğun hiçbir yol bırakmadım. Malımı ancak Senʼin yolunda harcadım” der. Cenâb-ı Hak buyurur, “Yalan söyledin! Onları ancak, cömerttir denilesin diye yaptın. Nitekim öyle de denildi.” Sonra hakkında emredilir ve Cehennem’e atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.” (Müslim, İmâre, 152)
Bu hadis nakli bize, yalan söylemenin adaletsizlik olduğu için cezayı hak ettiğini öğretiyor. Her adaletsiz, yaratılışa hakkını vermeyen anlayış ve davranış, insanın Yaratıcısını tanıyıp Ona ibadet etmesi yerine, kendisini hak sahibi ilan edip kendi yalanlarına ve kaprislerine ibadet ettiğini gösterir. Demek ki, adalet ve ibadet birbirinden ayrılamaz, bir madalyonun iki yüzü gibidir.


