Hayatımızı anlamlı kılabilmek, kendimiz ve çevremizdekilere faydalı olabilmek için inançlarımızın insani duyguların onaylayabileceği sağlam temelleri ve gerekçeleri olmalıdır. Bir matematik öğretmeninin problem çözme örneğinde olduğu gibi, öğretmen çözüm yolunu öğrencilere göstermek için önce verileri düzenler, sonra bir çözüm planı yapar, planı uygulayarak problemi çözer ve bulduğu sonucu kontrol eder. Bu esnada öğrenciler öğretmeni dikkatle dinleyip çözüm yolunun mantığını anlamak için düşünürler. Öğretmen daha sonra benzer problemleri ödev olarak öğrencilere verir ve öğrendiklerini uygulama yaparak pekiştirmelerini sağlar. Bir öğrenci eğer öğretmenini dikkatle dinleyerek çözüm yolunu kavramışsa ödevleri rahatlıkla doğru biçimde yapar ve öğretmenine gösterir. Öğretmenini dikkatli biçimde dinlemeyip çözüm mantığını da anlamamış başka bir öğrenci ise problemleri çözmek yerine sadece cevap anahtarından aldığı cevapları yazarak öğretmenin karşısına çıkabilir. Bu durumda her öğretmen, doğru cevaplarını çözümleriyle birlikte destekleyen öğrenciye yüksek puan verir. Çözüm yapmadan sadece cevapları yazan öğrenciye ise bunu nasıl buldun diye sorar. Çözüm bulmak için çalışıp çabalayan öğrenci takdire layıktır. Fakat hiç düşünmeden sadece cevapları yazan bir öğrencinin konuyu bilip bilmediği şüphelidir. İşte inançlarımızın da bu örnektekine benzer biçimde gerekçeleri olmalı. Neye, niçin inandığımızın insani sebepleri olmalı. Sadece dinim şudur, peygamberim budur, öldükten sonra dirilme vardır gibi ezberden cevaplar vermek bir kişinin insani duygularını ikna ederek inanmış olduğunu göstermez. Anadan atadan duyma, çevreden görme, bilgi ve alışkanlıklarla dini inanç tesis edilemez. İnanç, insani sorgulama ve arayışlar neticesinde temellendirilmelidir.
İnsan akıl yürütme, araştırma ve kendi sonuçlarına ulaşabilme yeteneğiyle yaratılmıştır. İslam’a girişin esas yolu bu yetenekleri kullanmaktan geçer. Herhangi bir ayeti okuyup incelerken bu yetenekleri kullanmak gerekir. Bizzat ayetlerde bildirilen deliller üzerinden akıl yürüterek, muhakemesini yaparak bir sonuca varmak gerekir. Kutsal kitap böyle diyorsa doğrudur anlayışı, delilleriyle konuşan Kur’an’ın usulüyle çelişir. Ön kabullere dayalı bu anlayış insanı taklide alıştırır. Taklit ise kimseyi ikna edemez. İnsan, kendi sonucuna kendi çabasıyla ulaşmalı, yani tahkik yolunu seçmelidir. Tahkik, hakikate bizzat şahitlik ederek ulaşmayı ifade eder. Her insan kapasitesine göre delilleri değerlendirir. Fakat, prensip olarak delilsiz taklidin değerinin olmadığı bilinmelidir.
Kur’an Yaratıcıyı özellikleriyle tanıtır. Bu durum, kâinatta Yaratıcının özelliklerinin delillerini bulmak için insani özellikleri ve aklı kullanmaya bir davettir. Örneğin, “Allah her şeye kadirdir” diyen ayeti okuduğunda bir kişi taklit yolunu seçmişse “Allah her şeye kadirdir, çünkü Kur’an öyle diyor” der. Şahsi inanç tecrübesini yaşayarak tahkik yolunu seçen ise bu ayeti okuduğunda, “Kendi gerçekliğim ve arayışım sonucunda, tüm kâinata varlık verenin aslında bana da varlık veren olduğunu anlıyorum. Beni var eden kudret, bütün kâinatı var edebilmelidir. Aksi halde var edici olamaz. Bu Varlığı, Her Şeye Güç Yetiren yani Kadir olan Allah olarak adlandırıyorum ve böylece Kur’an’ın bana Kudreti mutlak olan diye tanıttığı Allah’ın bu özelliğini şahitlik ederek tasdik ediyorum” der.
Kur’an muhatabıyla, akıl yürütmeyi, karşılaştırmalar yapmayı ve söylediklerini doğrulayarak kendi kişisel sonuçlarını çıkarmaya teşvik etmek için konuşur. Aksi takdirde, okuyanın insani özelliklerinin hiçbir anlamı kalmaz. İnsan, herhangi bir şeyin yaratılışını Yaratıcısının her şeye kadir olduğunu düşünmek ve anlamak için bir fırsat olarak görmelidir. Kur’an bize anlayamayacağımız bir şey söylemez. Bazı geleneksel yaklaşımların aksine Kur’an, sadece seçkin bir grubun anlayabileceği şeyler söylemez. Tam tersine, kapasitesine göre herkese hitap eder. Tembelliğimiz nedeniyle Kur’an’ı sadece alimlerin, velilerin veya imamların anlayabileceğini zannederiz. Sonuç olarak inancın temeli şahsi çabalar, sorgulamalar, araştırmalar ve insani duyguların ikna olacağı cevaplar bulunarak tesis edilir. Bunu yapabilmek için de dini belli bir sınıfının uğraş alanı olarak görmekten kaçınmak şarttır. İman, her insanın şahsi meselesidir.
İnsan akıl yürütmeden, mantıken ikna olmadan tam manada iman etmiş olmaz. Din hakkında yaygın kanaatin aksine İslam’ın önerdiği inanç dogmatik değildir. Bir takım ön kabullere dayanmaz. Vahiy ve Peygamberin (SAV) uygulamaları buna şahittir. İslam’ın ilk mesajları insanı tefekküre, gözleme ve düşünmeye çağırır. Yerin, göğün, yağmurun, toprağın, dağların, ağaçların, kuşların, devenin ve hurmanın nasıl var edildiğine dikkat çekilir. İnsana bu varlıkların nasıl var olabileceğini düşünerek kendi Varlık Kaynağı hakkında bir kanaate ulaşmayı öğretir. Bu kanaate insan akıl, mantık ve diğer duygular eşliğinde tefekkür ederek ulaşır. Dolayısıyla, böyle bir din dogmatik olamaz. Bu din insana hayatın gayesini gösterir fakat bunun sağlamasını yapmayı, kendi kapasitesi dahilinde araştırma yaparak ikna olmayı ve ondan sonra ikna olmuş bir akıl ve tatmin olmuş bir kalp ile iman etmeyi kendisine bırakır.
Sadece belli zamanlarda hatırlanan ve belirli ibadetlerle sınırlı olan bir din anlayışı İslam’a uymaz. İslam, insanın ebediyet arayışına cevap veren bir söylemle gelir. Bu söylemi ciddiye alanlar, günümüzdeki kör inancın, dini sadece ritüellere indirgeyen anlayışın ve haftada bir gün camiye gitme gibi geleneksel yaklaşımların köreltici etkisinden kurtulabilir. Bu anlayışlar insanın ebed arayışına cevap vermez. Çünkü inançlar ön kabullere dayanmış, ritüeller alışkanlık haline gelmiş ve bir mana ifade edemez olmuştur. Örneğin, camiye gidip Cuma namazını kılan bu anlayıştaki biri, namazı bitirir bitirmez camiyi terk eder ve kendi gerçekliğiyle hiç alakası olmayan bilinçsiz bir hayata geri dönmeye can atar. Gerçi hiç camiye uğramayan, alnını secdeye koymaya bile tenezzül etmeyen biri gibi değildir ama inancını sağlam temellere dayandırmaya muhtaçtır. Alkolden uzak durarak alkol alanlara göre bir farklılık taşır, fakat alkolsüz içecekler içerken de ne yaptığının farkında olmalıdır. Bu nedenle, İslam’ın temeli olan Varlık Kaynağı yani Allah kendisini nasıl tarif ediyorsa öyle tanımlayarak bir din anlayışının tesis edilmesi gerekir. İnsan taklit ve geleneksel körlükten kurtulmak için bu temel adımı atmalıdır. Kur’an’ın ikinci suresi olan Bakara suresinin 255. ayeti diğer adıyla ayetü’l kürsi, Allah’ı tarif etmektedir. Bilinçli her Müslümanın bu tarifi bilmesi şarttır.

ٱللَّهُ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَِ
2.255: “O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur.”
Her şeyden önce, Allah’ın bir nesne gibi belirli bir tanımı yoktur. Çünkü Allah Mutlak özellikleri olan bir Varlık olmalıdır. Mutlak olan yani kâinat türünden olmayan bir varlığı ise kâinat türünden kelimeler ve kavrayışlarla tanımlamak imkânsızdır. Fakat bu Mutlak Varlığı nefiy yani değilleme veya olumsuzlama ile insanı ikna edecek biçimde tarif etmek mümkündür. Zaten Kur’an da Allah’ı böyle tarif eder. Tam olarak ne olduğunu değil ne olmadığını anlatır. Çünkü insan ancak yaratılmışlar üzerinden düşünebilir ve ulaştığı sonucu yaratılmışlar türünden ifade eder. Mesela Allah, insanın gözlemlediği varlıkların tümünün yaratıcısı olandır. Dolayısıyla Allah ancak var edilmeye muhtaç olmayan olmalıdır. Varlığı başka varlıkların varlığına bağlı olmamalıdır. Mutlak kudret ve irade sahibi olduğuna tüm kâinatın şahitlik ettiği bir Yaratıcı, herhangi bir zorunluluk altında olamaz. Bu kâinatın Yaratıcısı, herhangi bir şeyi yok iken var eden olmalıdır. Yaratıcı, var edici özelliğini başka varlıklara veren bir varlık da olamaz. Var edilmeye muhtaç olan bir şey hem var edilmiş hem de var edici olamaz. Var etme özelliği olmayan bir varlık zaten muhtaç olan bir varlıktır, yani mahluktur. Muhtaç olan, yok olanı var edemez. Yaratıcı, var etme özelliğini başka bir varlıktan alıyor olamaz. Çünkü Yaratıcı, tanım gereği varlığı kendinden olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Yaratıcı, yorulan bir varlık olamaz aksi halde hiçbir varlığın varlığı devam edemez. Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. İnsan aklı ve mantığı bu değillemeler vesilesiyle Allah’ın nasıl bir varlık olarak tanımlanması gerektiğini anlayabilir. Zaten bu kâinat şartlarında insan aklı, bu şekilde yapılan değilleme ve mukayeselerle düşünür ve bir sonuca varır.
İslam’ın temeli olan kelime-i tevhid de böyle bir olumsuzlamaya dayanır. “La ilahe illa Allah” yani Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. Kur’an’da ilah varlık veren, var eden şeklinde tanımlanır. Allah kelimesi, “el ilah” yani “bilinen ilah” manasındaki ifadenin birleştirilmiş halidir. Bu durumda kelime-i tevhid, kâinatın Yaratıcısı olarak bilinen ilahtan başka ilah yoktur manasına gelir. Kâinatta ilah olma özelliğinde hiçbir varlık olamaz. Devamlı değiştirilerek var edilenler, kendilerinin varlığını dahi koruyamayan yaratıklardır. Hiçbir varlık ne bir şey var edebilir ne de bir şeyin varlığını devam ettirebilir. Fakat görüldüğü kadarıyla bu varlıklar var ve yaratıldıkları şekilde var olmak zorundadırlar, hiçbir güç, irade veya ilim sahibi değiller. Var edildikleri sürece, var edildikleri şekilde var olmak zorundadırlar.
Varlıklar kendiliğinden veya rastgele var olamazlar çünkü insan aklı böyle bir çelişkiyi kabul edemez. Kendisi var olmayan bir şeyin kendini var etmesi için önce var olması gerekir. Kendisi yok ki, kendini var etsin! Materyalist anlayış bu çelişkiyi gördüğü için maddenin sonsuz olduğunu iddia etmek zorunda kalmıştır. Fakat sonsuzluğun sürekli değiştirilen evrende hiçbir temsilcisi yoktur ve kimse de gösteremez. Öyleyse varlıkların var edilmesi zorunludur. Onların varlığını irade ederek tercih eden bir Mutlak Var Edici olmalıdır. Var oluşu başka türlü izah edemeyiz. Fakat bu Var Edici Varlığın da kâinattaki varlıklar gibi olması aklen imkansızdır. Çünkü kâinatta her şey hem var edilmeye muhtaç hem de başka hiçbir şeye varlık veremiyor. Var etme özelliğine sahip bir atom bile yoktur.
Bir kişi, yüzeysel bir şekilde Yaratıcıya inanmıyorum gibi bir peşin hükümle, gördüğü varlıkların devamlı değiştirilişini maddenin kendisinin gerçekleştirdiğini zannedebilir veya iddia edebilir. Fakat maddeyi, enerjiyi veya herhangi bir şeyi incelediğinde onların hiçbir var edici özelliğe sahip olmadığını rahatlıkla anlar. Bu varlıkları var eden kâinat türünden bir varlık olamaz. Çünkü burada her şey var edilmeye muhtaçtır. İşte Kur’an, kâinat türünden olmayan ve varlığı zorunlu olan bu varlığa “el-ilah” yani “Allah” diyor. Kelime-i tevhid, bütün varlıkları Var Eden Allah’tan başka yaratıcı özelliğine sahip bir varlık yoktur manasındadır. İnsan bu sonuca akıl, mantık ve diğer duygularıyla, varlıkların var ediliş biçimine şahitlik ederek ulaşabilir.
İnsan, var olması zorunlu olan bu Mutlak Varlığın varlığına bizzat şahitlik yapabilir. Eğer herhangi bir olayın veya varlığın var edilişini dikkatle sorgularsa bu sonuca ulaşabilir. Örneğin, elini kaldırmayı kendisi sadece irade eder ve bu olay gerçekleşir. Fakat bunun gerçekleşmesi için sonsuz sebebin birbiriyle uyumlu halde var edilmesi gerekir. Elin bağlı olduğu kas iskelet sistemi, dolaşım sistemi, solunum sistemi ve sinir sistemi gibi pek çok karmaşık işleyişin o anda sağlıklı biçimde işliyor olması lazım. Bununla birlikte hava basıncı, havanın muhtevasının uygunluğu, atmosfer, ay, güneş ve diğer semavi varlıkların birbiriyle uyumlu biçimde var ediliyor olması gerekir. İnsan ne gözle görünmez küçüklükteki varlıklar ve sistemlerin ne de uçsuz bucaksız varlıklar ve sistemlerin varlığına etki edebilir. Fakat bir tek elini kaldırabilmesi bu kadar sonsuz ilim ve kudrete muhtaçtır. Çünkü bir el kaldırma işleminin gerçekleştirilmesinde düzenli bir şekilde yaratılarak görev yaptırılan elementlerin hiçbirisinde ne bir irade ne de bir kudret vardır. Dolayısıyla, insanı ve diğer varlıkları bu şekilde var eden kudret ve ilmin sonsuz olması gerekir aksi halde varlık bu şekilde devam edemez. Öyleyse insanı ve diğer tüm varlıkları var eden Varlık Kaynağının her özelliğinin Mutlak yani sonsuz olması lazımdır. Çünkü her bir şeyin her bir andaki varlığı, tüm kâinatın ahenk içerisinde yaratılmasına bağlıdır.
Yine insan, bedenindeki hücrelere kendisi varlık veremez. Kendisinin var olması için o hücrelerin yaratılmış olması zorunludur. Bir organı çalışmazsa onu çalıştırmak için bir şey yapamaz. Yapabileceği tek şey, kâinattaki yaratılış düzenine uymak, yani doktora gitmek ve ilaç almaktır. Doktorlar, hangi kimyasalların ve ilaçların ne işe yaradığını araştırırken aslında yaratılıştaki düzeni öğreniyorlar. İlacı aldığınızda mideniz çalışmaya başlar. Kim ne yapıyor? İlaç mı mideyi çalıştırıyor yoksa insan kâinattaki düzene mi uyuyor? Düzen şifanın varlık kaynağı olamaz. Şifa düzene Varlık Veren tarafından bir sonraki aşamada yaratılır. İşte bu Varlık Kaynağını Kur’an, Allah diye tanımlar. O’nu tanımanın ilk şartı O’nun gibi Mutlak bir varlığın var olmadığını, var olamayacağını ilan etmekle başlar. “La ilahe” bu anlama gelir. İnsan bu sonuca hayatını şahit tutabilir. Bedeninde hayatını var eden Varlık Kaynağı sonsuz özelliklere sahip olmalıdır. Aksi halde hayat veremez. Bu bilinçle insan, varlığının Allah’ın eseri olduğunu anlar. Hayatının bu kâinatın Yaratıcısı tarafından verildiğini idrak eder.
Kur’an, her bilinçli insana hitap eden mecazi bir dil kullanır. Ayetlerde sembolik ifadeler ve benzetmeler geçer. Dağ, taş, yıldız gibi kelimeler somut nesnelerin bizzat kendilerinden bahsetmek için kullanılmaz. Kur’an insanın gördüklerinin ne gibi bir mesaj taşıdığını bildirmek için onlardan bahseder. Kur’an, bir Fizik veya Biyoloji kitabi gibi okunmaz. Bunlar daha çok verilmek istenen mesajı taşıyan birer araçtır. Bu bakış açısıyla, kâinat ve içindeki tüm varlıklar Yaratıcının özelliklerini yansıtan birer şahit haline gelir. Bilinçli olan insan bu şahitlik yapan araçlarda yansıyan özellikler üzerinden Yaratıcısını tanımaya çalışır. Bu yöntemi kullanarak kendi duygularında yansıyan özellikler vasıtasıyla da Yaratıcısını tanır. Kur’an insanı bu şekilde eğitir, insani özelliklerini nasıl kullanacağını öğretir. Bu yüzden mecazi bir dil kullanır ki okuyucu her koşulda mesaja ulaşabilsin.
Kur’an’ın öğrettiği bakışla her şey bir işaret veya ayet olarak görülür. Örneğin bir kedi, Yaratıcısının insana gönderdiği sayısız mesajın bir şahididir. Kedinin varlığı, Yaratıcısından gelen sonsuz mesajlar taşır. Kedinin var ediliş biçimi onu Var Edenin Mutlak olması gerektiği mesajını verir. Kedinin Yaratıcısı bütün varlıkları Var Edenden başkası olamaz. Kedinin tüm özellikleri bu Varlık Kaynağından gelir. Kâinatta kedi yapabilecek hiçbir varlık yoktur. Buradan hareketle tüm kâinatı var eden İlahtan başka var edici bir varlık yoktur yani, “la ilahe illa Allah” sonucuna ulaşılır.
Kâinatta hiçbir şey kendi başına hareket etmez. Her şey yaratılıştaki düzene uyar ve itaat eder. Bu bakımdan her şey kâinatı yaratan Varlık Kaynağına itaat eder. Böylece her şey Yaratıcı’ya itaat eden bir abd yani kul olur. Bir atom keyfi olarak hareket edemez. Atom veya herhangi bir parçası kendisine verilen emre uyarak hareket eder. Atomlar emre itaat eden kullardır. Abd veya kul, tanımı gereği hiçbir şeye sahip değildir ve kendi başına hareket edemez. Bütün varlıklar bu bakımdan Yaratıcının kullarıdır. Sadece insan, kısmen irade sahibi olduğu için özel bir konumdadır. İnsan kâinatın düzenini değiştiremez ama hür iradesiyle düzene uyup uymamayı seçebilir. İradesini düzene uyma ve düzenin Sahibini tanıma yönünde kullanırsa ebedi mutluluğa namzet olur. Fakat aksi yönü seçerse, sadece dünyada bulunduğu süre kadar ve belli şekilde ancak fiziksel ihtiyaçların tatminiyle ilişkili bir zevk yaşar ve ebedi, manevi, ruhi mutluluktan mahrum kalır. Bunun yerine ebedi azap ve karanlığa gömülmeye aday olur.
Bütün yetenek ve özellikler insana ikram edilmiştir. Beyinle hayal etme ve düşünme yeteneği her insana bahşedilmiştir. Bunun başka bir açıklaması yoktur. Çünkü insan veya kâinattaki herhangi bir şey bu yetenekleri var edemez. Bu yeteneklerin hepsi kendilerini Var Edenin kurduğu düzene uymak durumundadır. Bu bakımdan insan, tüm özellikleriyle beraber Yaratıcıya aittir ve O’nun kurduğu düzen dahilinde vardır. Böylece tüm insanlar varlıkları bakımından Yaratıcının abdi yani kuludur. Kur’an’da iradesini kullanarak Yaratıcıyı tanıyan ve O’na ibadet ederek abd olanların mükâfatı Cennet, iradesini bu yönde kullanmayıp gerçekliğini inkâr edenlerin cezası ise Cehennem olarak tarif edilir.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Ayatul-Kursi – Part 1 –02/17/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




