Kâinatın Yaratıcısı, insanın kapasitesi ölçüsünde ona hitap eder. İnsana varlık veren, bu kâinata getiren, özelliklerini bilen ve dolayısıyla buna göre konuşan O’dur. Yani bir insan, varlıklarda sergilenen özellikleri fark edebildiği ölçüde varlıklar üzerinden Yaratıcısıyla iletişim kurar. Kendisine verilen kapasitenin ötesine geçemez. Ancak, kapasitesini tam anlamıyla kullanabilmesi için kendini eğitmesi gerekir. Bu eğitimle, kapasitesi gelişir ve daha fazla özelliği fark edebilme becerisi kazanır. Bu eğitimde insanın görevi, Rabbinin kim olduğunu bilmek ve tasdik etmektir. İnsandan Yaratıcının aslını, özünü yani mahiyetini anlaması beklenmez ve zaten bu mümkün değildir. İnsan yalnızca Yaratıcısının varlığını ve özelliklerini tasdik veya inkâr edebilir. Yaratıcısının varlığını ve özelliklerini tasdik ederse mükâfatını fazlasıyla görür. İnkâr ederse ona göre bir dünya ve ahiret hayatıyla karşılaşır. İnsan var edilmiş bir varlıktır ve sadece var edilen varlıkları tanıyıp kavrayabilir. Yaratıcı ise var edilmeyen ve varlığı kâinat türünden olmayandır. Bu nedenle insan Yaratıcının ve özelliklerinin mahiyetine vakıf olamaz fakat bu özelliklerin yansımasını tanıyabilir ve anlayabilir. Yaratıcının varlığını ancak varlıklarda tezahür eden özellikler aracılığıyla onaylar.
Yaratıcı Mutlak olduğu için sözlü konuşması olan Kur’an, her bir insanın kendi seviyesine göre konuşur. Her insan kendi seviyesine göre Kur’an’dan faydalanır. Eğer Kur’an’dan daha fazla faydalanmak isterse, Kur’an ile daha çok meşgul olmalı ve onu anlamak için daha çok çalışmalıdır. Yaratıcının başka bir konuşma türü de fiili konuşma olan yaratma ve varlıklardır. İnsan, kâinattaki yaratılış ve varlıklar vasıtasıyla Yaratıcısı hakkında bilgi edinir ve bir sonuca varır. Kur’an karınca, arı, örümcek, deve, inek, sinek, incir, zeytin, su, ay, güneş, dağ, kalem, insan, hurma, nar, üzüm gibi çeşitli varlıklara vurgu yaparak insanı yaratılış üzerinde düşünmeye teşvik eder. Yaratıcının fiili konuşması yani yaratması her an, her yerde cereyan eder. Fakat insan, genellikle gaflete düşerek bu mucizevi var edilişleri ve varlıkları dikkate almayı ihmal edebilir. Bu fiili konuşmalar insanın kendi varlığı hakkındaki gerçekliği kavraması için deliller sunar. Örneğin insan, bir sineğin varlığında Yaratıcısının ilmini, hikmetini, kudretini, letafetini, sanatını, şefkatini, ikramını ve daha pek çok özelliğinin yansımalarını görebilir. Bu özelliklerin ve inceliklerin farkına vardığı kadarıyla Yaratıcısını tanır ve tasdik eder.
İnancımız bizi ikna eden gerekçelere ve bizzat tecrübe ederek ulaştığımız sonuçlara ve delillere dayanmalıdır. Bunun için sözlü, fiili ve uygulamalı vahiy örneklerini ve aldığımız bilgileri kendi şartlarımıza uygulayabilmeliyiz. Örneğin, Kur’an okurken başvurulan kaynaklar genellikle ayetleri tarihi olaylara bağlayarak yorumlar. Belirli bir savaştan, sahabelerin cesaretinden söz ederler. Fakat sahabelerin bu cesaret seviyesine Peygamber (SAV) tarafından Vahiy ile eğitilerek geldikleri unutulmamalıdır. Bu nedenle ayetlere muhatap olurken kendi şartlarımızı dikkate almalı ve ciddi bir iman eğitiminden geçmemiz gerektiğini bilmeliyiz. Ancak böyle bir eğitimden sonra ikna olup imanımızdan emin olarak cesur davranabiliriz. Bu durum şu örneğe benzer. Diyelim ki, biri gelip bize yıkılma tehlikesinden dolayı oturduğumuz binayı boşaltmamız gerektiğini söylüyor. Eğer herhangi bir tehlike belirtisi hissetmiyorsak harekete geçmeyiz veya yavaş hareket ederiz. Fakat, binanın sallandığını bizzat hissedersek orayı derhal terk etmemiz gerektiğine ikna olur ve hemen harekete geçeriz. Çünkü haberin doğruluğuna bizzat şahit olduk. Benzer biçimde bize ölümden, ahiretten ve yaratılıştan haber veren ayetler geldiğinde bunların doğruluğuna bizzat şahitlik yaparak inanmalıyız. İmanın temeli ancak bu şekilde sağlama alınır. Cesaret ve gözü peklik bu sağlam imanın eseri olabilir. Bu süreçte varlıklar ve tüm kâinat şahitliğinde Kur’an okumaları yaparak imanı sağlamlaştırmak mümkündür.
Tarihin bilinen en kötü insanlarından biri olarak örnek verilen Firavun, halkının ilahı ve rabbi olduğunu iddia ediyordu. Yani onları yediren, içiren, besleyip büyütenin kendisi olduğunu söylüyordu. Oysa bu insanın gerçekliğine aykırı bir iddiadır. İnsan kendinin veya başkasının ilahı veya rabbi olamaz. Hiçbir şeyi var etme özelliği yoktur. Yürümesi, oturması, kalkması, konuşması, yemesi, içmesi kısacası her hali ve özelliği var edilmeye muhtaçtır. Kendisi yaratılmaya muhtaç olan ve ölmekten kurtulamayan böyle bir varlık hiçbir şeyi var edemez. Firavun ve benzeri zihniyettekiler bu hakikati inkâr eder. Halbuki insan ve uymak zorunda olduğu kâinat şartları ancak Mutlak Bir Var Edici tarafından var edilmiş olabilir. İnsan, bir sineğin kanadının bir hücresine bile bir anlık da olsa varlık veremez. Yapabileceği tek şey, kâinattaki kurulu düzene itaat etmektir. Örneğin, bir bitkinin yeşermesi için onu toprağa eker, sular ve güneşlendirir. Bu da yaratılıştaki düzene uymak demektir. Bilim araştırmacılarının da yaptığı şey aslında yaratılıştaki prensipleri keşfederek ondaki düzene uymaktır.
İnsanın merak, arayış, bilme arzusu ve keşif gibi yetenekleri de kendisine ait değildir. Her şey insana ikram edilmiştir. Bu gerçeklikten hareketle kâinatta ilah olmadığını yani “la ilahe” yi tasdik edebiliriz. Ondan sonra, “illa Allah” yani bütün kâinatı var eden Allah’tan başka ilah yoktur sonucuna varabiliriz. Bunu yapabilme yeteneği her insanda vardır. Kâinatta hiçbir varlık bir şeyin varoluş nedeni ve aynı zamanda sonucu olamaz. Materyalist anlayış, kâinatın her şeyin varlık nedeni olduğunu iddia eder ve insanları buna inanmaya yönlendirir. Kur’an’ın önerdiği tevhid anlayışı ise kâinatın var edilmek zorunda olduğunu ve hiçbir şeyi var edemeyeceğini söyler. Kâinattaki bütün sebepler ve sonuçlar, her şeye varlık veren Mutlak Yaratıcı tarafından yaratılır. Kâinat, kendi başına var olamaz çünkü sürekli değiştirilerek var edilmesi kendi varlığını koruyamadığını açıkça göstermektedir. Benzer şekilde, insan da kendi kendini var edemez. Varlığı sürekli değiştirilmekte ve sonunda ölmektedir. Değiştirilmekten ve ölmekten kendisini kurtaramaz. Dolayısıyla insanı Var Eden, insan gibi var edilmeye muhtaç olmayandır.
ٱلْحَىُّ ٱلْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُۥ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ
2.255: “O daima diridir (hayy), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar ne de uyku.”
Bütün varlıkları var eden ancak, Ebedi Olan, Varlığı Kendinden Olan ve Daima Var Olan Bir Varlık olabilir. İnsan, bu hakikate kendi var ediliş biçimini sorgulayarak ulaşabilir. İnsanın varlığı ve hayatı kendisine verilmiştir. Kendi kendisini var edemez veya rastlantılar sonucunda var olamaz ve yaşayamaz. İnsana varlık ve hayat veren her ne veya kim ise Ebedi olmalıdır. Çünkü böyle olmayan bir Varlık insanı var edemez. Bu Varlık aynı zamanda mutlak hayat sahibi (Hayy, Muhyi) olmalıdır ki, insana hayat verebilsin. Ebedi Hayat Sahibi, kime hayat vereceğini veya kimden hayatı geri alacağını bilen olmalıdır. Zira hayata gelmek de hayattan gitmek de insanın ve diğer canlıların elinde değildir. Ebedi Hayat Sahibi yarattıkları ile akıl sahiplerine der ki: Eğer hayatınızı devam ettirmemi veya ölüm vermemi istiyorsanız, kâinatta yarattığım düzene uyun. Örneğin, bir kişi silahı kafasına doğrultup tetiği çekerse ölür. Çünkü böyle yaparak ölüm verme düzenine uyulmuştur. Bir başkası, bir bitkinin tohumunu toprağa eker, sular ve güneşlendirirse o bitkiye de hayat verilir. Burada da hayat verme düzenine uyulmuştur.
Ebedi Varlık kayyumdur yani, her şeyin varlığını ayakta tutan ve devam ettirendir. Zira kâinattaki hiçbir varlık, varlığını kendi imkânlarıyla ayakta tutamaz ve sürdüremez. Bütün varlıklar var edilmeye ve varlıklarının devam ettirilmesine muhtaçtır. Böylece, Ebedi Varlık Daima Var Olan ve Varlığı devam ettiren yani Kayyum olandır sonucuna ulaşılır. Bütün kâinatı ve varlıkları Var Edenden başka var eden yoktur yani “La ilahe illa Allah”, yegâne hakikattir. Tahkik mesleğine göre, “Allah her şeyi var edendir” demek yerine, “hiçbir şey kendi kendine var olamaz öyleyse her şey var edilmiştir. Her şeyi Var Edene Allah denir.” şeklinde bir anlayışa ulaşmak gerekir.
İnsanın temel görevi, bütün sebepleri sonuçlarıyla beraber var eden Yaratıcıyı tanıyıp varlığına ve yaratmasına şahitlik etmenin gereği olarak yalnızca O’na teşekkür etmek ve yalnızca O’na ibadet etmektir. Kâinattaki her şey var edilmeye muhtaçtır. Her insan bunu net biçimde görebilir. Bu nedenle, herhangi bir üstünlük davasında bulunmak anlamsızdır. Eğer bir kişi kendini diğerlerinden üstün görüyorsa var edilmek zorunda olduğunu kavramamış veya anlamak istemiyor demektir. İnsan kâinatın Yaratıcısının koyduğu düzen dışında hiçbir tercih yapma yetkisine sahip olmadığını anladığı zaman, kendisinin her an zaten Yaratıcısına itaat etmek zorunda olduğunu anlayabilir. Fakat insana seçim yapma özgürlüğü verildiği için bu özelliğini kullanarak kendisinin gerçeğini göre göre “ben yaratılmışlığımı kabul etmek istemiyorum” diyebilir. Sonucuna da kendisi katlanmak zorundadır.
Kendini üstün görmek, İslam’ın temel prensibi olan tevhide terstir. Tarihsel olarak, Arap yarımadasından başlayarak, bir taraftan Afrika kıtasında yaşayan bazı bölgelerdeki insanlar ve diğer tarafından bugünkü İran’dan Çin’in bir bölümüne kadar doğunun bazı bölgelerindeki insanlar “La ilahe illallah” yani tevhid mesajıyla tanıştırıldılar ve bu fikre ikna oldular. Fakat, Asya’nın bazı bölgelerinde Müslüman devletlerin kurulmasından sonra Avrupa’nın doğu bölgeleri İslam dininin ilkelerine karşı duyarsız kaldılar. Çünkü bu ilkeler oradaki insanları ikna edecek bir şekilde sunulmadı. İslam’ın esasından uzaklaşmış padişah ve yönetici kısmı, daha fazla toprak kazanmak ve daha çok hakimiyet sağlamak düşüncesiyle buraları zorla işgal etme teşebbüsünde bulundular. Oysa, insanların kalben ikna olması toprak ve hakimiyet kazanmaktan daha önemlidir. Esas gaye toprak kazanmak değil, insanların kalbini kazanarak onların Yaratıcıyı tanımalarına vesile olmaktır. Ancak bu şekilde insanların güveni kazanılabilir. Hedef toprağı değil, insanı fethetmek olmalıdır.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Ayatul-Kursi – Part 2 –02/24/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.



