Kelime-i tevhid diye de anılan “lâ ilâhe illallâh” hakkında çoğu insanın bildiği veya kolayca ulaşabileceği çok bilgiler var: Bu kelime dilimize “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde çevrilir… Terim olarak bu kelime “Zât-ı ilâhîyi zihinde canlandırılabilecek her şeyden uzak kılmak” anlamına gelir… İslam dinine girmek isteyen kimsenin yapması gereken ilk şey bunu içtenlikle benimsemesidir… Yeni doğan çocuğa isim konurken kulağına kelime-i tevhid fısıldanır… Ölmek üzere olan bir kimseye de kelime-i tevhid telkin edilir… Bu ifade Kur’an’da üçü “lâ ilâhe illallâh”, otuzu “lâ ilâhe illâ hû”, üçü “lâ ilâhe illâ ene”, biri de “lâ ilâhe illâ ente” olmak üzere otuz yedi kez geçer… gibi.
Biraz daha detaya girenler şu tür bilgileri de paylaşır: Bu ifadede geçen “lâ ilâhe” hiçbir ilah yoktur, “illallâh” ise sadece Allah vardır, anlamına gelir… Buradaki “ilah” ibadete layık olma demek olup ibadete layık olanın sadece Allah olduğunu beyan eder… “Lâ ilâhe illallâh” hakikati aynı zamanda “Muhammedün resûlullah” hakikatini de gerektirir… Hadislerde son kelimesi “lâ ilâhe illallâh olanın cennete gireceği” ifade olunmuştur… gibi.
Bu bilgiler elbette doğrudur. Fakat Ha-mim derslerinde kelime-i tevhid ile ilgili olarak sıklıkla dile getirilen bir cümle var, sözü ona getirmek istiyorum: “lâ ilâhe demeyen illallâh diyemez” veya “lâ ilâhe’si olmayanın illallâh’ı olamaz” gibi. Bu da, -çok kısa olarak-, şöyle açıklanır: “Lâ ilâhe illallâh” ifadesinde önce “nefy” (reddetme) sonra “ispat” (kabul etme) vardır. Kişi önce insanî olarak başta kendisi olmak üzere kainatta gördüğü şeyleri sorguladığında bunların hiçbirinin “varlık kaynağı” olamayacağını anlar ve bu anlayışını, “bu varlık yaratıcı olma özelliğine sahip değildir” anlamında “lâ ilâhe” ifadesiyle dile getirir. Sonra varlıklarda yansıdığını gördüğü özelliklerin kaynağı olabilecek ve onlara sahip olan, kendisi ise var ettiği şeyler cinsinden olmaması gereken “mutlak” bir Yaratıcı ilâhın olmasının zorunluluğunu “(isbât”) onaylar; ve Onu -özel ismi olarak-, Allah diye belirtir.
Yakınlarda, Ha-mim’de birer günlük aralıklarla katıldığım iki derste yine aynı hususa dikkat çekildi. İlk derste bir müzakereci günümüzde Müslümanların en azından bir kısmının taklide dayalı olarak “lâ ilâhe illallâh” dediklerini, oysa bunu sorgulayarak ve kesinliğinden emin olarak söylemek gerektiğini vurguladı. Kesinliğinden emin olmak için de gerçekten varlıkların her şeyden önce var olma yani vücuda gelme olmak üzere kendilerinde bulunan özelliklere kaynaklık edip edemeyeceğini tahkik ederek onaylamak gerektiğini ifade etti. Sonra da o özelliklere kaynaklık edecek “mutlak bir varlığın bulunması gerektiğine” yine aklî bir zorunluluk olarak ulaşmak icap ettiğini söyledi. Ardından da şu yürek yakıcı tespitini paylaştı: “Ne yazık ki bugün İslam dünyası, “lâ ilâhe demeden illallâh” denilemeyeceğinin farkında bile değil.”
İkinci derste de aynı müzakereci kelime-i tevhiddeki “nefiy” ve “isbât”a dikkat çekip basit fakat ikna edici örneklerle konuyu biraz daha açtı: “Beni Allah yarattı veya yer ve gökleri Allah yarattı” demek Kur’an’ın kelime-i tevhidde takip ettiği usûle uygun görünmüyor. Kelime-i tevhidde önce “nefiy” vardır. Yani önce ben, sorgulayarak kendimin yaratıcısı olamayacağımı kesin şekilde anlayacağım. Mesela, ağaçları, ağaçlardaki özellikleri inceleyip ağacın parçacıklarının her birinin veya tümün birden kendisinin bu özelliklerin kaynağı olamayacağını kesin şekilde anlayacağım. Yine mesela, ayın, güneşin, yıldızların varlık kaynağının ve onlarda görülen özelliklerin onlardan kaynaklanan özellikler olamayacağını kesin şekilde anlayacağım. Bu nefye dayalı (selbî) tutumdan yani “değillemeler”den sonra “madem bunlar varlık kaynağı olamazlar, madem bunlardaki özelliklerin kaynağı bunların kendileri veya bu kainatta bulunan hiçbir şey olamaz, o halde mutlaka bu özelliklere kaynaklık edecek bir Varlık Kaynağı olmalıdır” sonucuna ulaşacağım. Zira bu kainat ve içindeki her bir şey bu özelliklerle donatılarak varlık alemine devamlı yenilenerek getiriliyor diye görüyoruz. Milyonlarca çeşit canlı varlıkların, sayamayacağımız kadar çok galaksilerin, yıldızların harika varlıklarında onların kendiliklerinden var olabilecek bir özelliği olduğunu kimse, hiçbir surette gösteremez. Mesela bizim bedenimizdeki özelliklerin, duygularımızın, bilincimizin, düşünme kabiliyetimizin kaynağının akılsız, iradesiz maddeden ibaret olan bedenimizin hücreleri olamayacağını, onların kendilerinin var edilmeye muhtaç olduğunu herkes tecrübe edebilir. Aynı şekilde insan özelliklerinin DNA’daki yazılımlarının iradesiz, bilgisiz, akılsız, cansız birer madde olan DNA parçacıklarının olabileceğine dair hiçbir kimse, hiçbir delil getiremez. Yalnızca ‘milyarlarca yıllar boyunca nasıl olmuşsa oluşmuş’ diye delilsiz iddia edenler olabiliyor. O halde bu kainatı ve içindeki her bir şeye, her an yenileyerek varlık veren, onlarda yansıyan özelliklerin Kaynağı olan bir Yaratıcı kesinlikle olmalıdır” diye (sübûtî) bir sonucuna varmak zaruridir.”
Ardından şu örneği paylaştı: “Bir eve, bir daireye baktığımızda bir düzen görüyoruz. Söz gelimi, rahat bir giriş sağlanması için olması gereken yere kapı konulmuş. Güneş ve havalandırma için uygun yerlere, uygun şekilde pencereler yerleştirilmiş. Yerler halılarla tefriş edilmiş, kenarlara minderler dizilmiş, tavana aydınlatmak için lambalar asılmış, etraf çiçek vazoları ile süslenmiş… vs. Baktığımızda burada gördüğümüz düzeni, dekorasyonu, süslemeyi eşyanın kendilerinin oluşturma ihtimali hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü kapıda, pencerede, halıda, üzerine rahatlıkla oturmak için serilmiş minderlerde, vazoda, elektrik tellerinde, lambalarda, su borularında bu uygunluğu sağlayacak akıl, şuur, estetik duygusu vs. olmadığı açık değil mi? O halde ‘selbî’ bir yöntemle buradaki düzenin, sanatın, estetikliğin kaynağı ‘bunlar olamaz’, sonucuna deneyimlerle ulaşmak her insan için mantıken zorunludur. Bu temsilde ev yahut daire kainatı ifade ediyor. O halde kainatın da, kainattaki her bir varlığın da üzerinde gördüğümüz düzenlilik, amaçlılık, güzellik gibi özellikler bu varlıkların kendilerine ait olamaz dememiz gerekiyor. İşte bu birinci aşama Kur’an’ın iman eğitim metodunda “lâ ilâhe” olarak ilan edilir. Sonra ‘bu evdeki düzen ve dekorasyonun arkasında, mantıkî bir zorunluluk olarak bir Düzenleyici olmalıdır’, diyoruz. Şu da var ki, yine düşündüğümüz zaman evin düzenini ve güzelliğini sağlayan Kaynak ev cinsinden yahut evdeki eşyalar cinsinden olmamalı hükmüne ulaşırız. Zira mantık bunu gerektirir. Mesela bir telefonun mühendisi veya programcısı telefon makinasının ve programının cinsinden bir varlık olamaz. Bilinçli, onların varlığını tercih eden irade sahibi, bilgili, geleceği ve niçin kullanılacağını bilen ve ona göre tercihler yaparak onu düzenleyen bir mühendis olmalıdır. Bu mühendis telefonun bir parçası gibi olamaz, çünkü o parça zaten o bilinçli mühendis tarafından düzenlenmiştir…”
Daha sonra moderatör önceki derslerde konuşulan bilgisayar örneğine tekrar dikkat çekti: “Kelime-i tevhid”de ‘nefiy’den sonra ‘isbat’ aşamasında ‘mutlak Yaratıcı’ fikrine ulaşmak konuyu çok açıklayıcı kılıyor. Gerçekten bilgisayarda, bilgisayarın her parçasında harika bir ‘mühendislik özelliği’ var. Metalik dış parçalardan işletim sistemine, klavyedeki tuşlardan kablo bağlantı girişine kadar. ‘Nefiy’ aşamasında bu parçaların bilgisayarın yapıcısı olmadığını, olamayacağını kolayca anlıyoruz. Güçlü bir şuur, derin bir bilgi gerektiren bu düzenleme mekanik aksamın hüneri olamayacağını her insan anlar. Bu aşamayı Kur’an ‘lâ ilâhe’ olarak ifade eder. Ondan sonraki aşamada yani ‘isbât’ta ise, bu bilgisayarın bir ustası, bir mühendisi olmalı, fakat bu usta yahut bu mühendis bilgisayar cinsinden olamaz, fikrine ulaşıyoruz. O halde, ifade olunduğu üzere fiziki alemde gördüğümüz hiçbir şeyin kaynağı kendisi değildir. Ama gerek bir kaynağın olmasının mantıkî zorunluluğu gerekse bu kaynağın bilgisayar cinsinden olmaması gerektiği yine aklî bakımından zorunlu görünüyor. Bu husus bana aynı zamanda,
أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لَّا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
‘Hiç Yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Düşünüp anlamaz mısınız?’ (Nahl 17) ayetini de hatırlatıyor. Eğer varlık varsa, varlığı yaratan varlığın kendisi olamazsa, elbette bir Yaratan olmalı ama o Yaratan yaratamayan varlıklar türünden olmamalıdır.”
Daha sonra yine moderatör aynı hususu tuvale çizilmiş bir resim örneği üzerinden de tekrarladı. Son olarak ders takdimcisi şu özet cümleleri paylaştı: “Beni Allah yarattı, evreni Allah yarattı gibi cümleler kurmanın devri geçti. Çünkü bu ifadelerde sorgulama olmaksızın taklidî nitelikte bir onaylama var. Oysa Kur’an’ın önümüze koyduğu metotta düşünerek, sorgulayarak önce ‘lâ ilahe’ye (nefye) yani değillemeye sonra da ‘illallâh’a (isbâta) dayalı bir yol izlemek gerekiyor.”
Daha önce Ha-mim derslerinde çok vurgulanan bir husus olmasına rağmen bu yaklaşımın gerek kelime-i tevhid gibi imanın özüne yönelik bir açıklama olması gerekse vahyin usûlüne dikkat çekmesi gerekse de böyle bir usûl ile bu kelimeyi söylemenin ve anlamın imanda “itminan”a (tam aklen ve kalben ikna olmuş bir tasdike) vesile olması açısından bana çok faydalı geldi. Buna benzer hayatî konular ve usûlî prensipler ne kadar tekrarlansa değer diye düşündüm. Allah razı olsun.


