Eğer bir şeye inanıyorsam önce benim kanıtım nedir diye sorarım kendime.
Ben evrenin kendisi kendisinin var edicisi olacak bir özelliğe sahip olduğuna dair bir delil görmüyorum. Her bir şey her bir anda yeni bir formda var oluyor. Bu yeni form, bütün bileşikleriyle beraber evrenin tümünde gözlemlediğim hatasız çalışan bir düzen içinde ve uyumlu bir şekilde sürekli değişiyor. Düzen içindeki varlıklar sürekli ve düzenli bir şekilde değişmesine rağmen, düzenlilik değişmiyor. Ve şu sonuca ulaşıyorum: Her bir şeyin her bir andaki varlığında görülen her bir özellik, bütün evrenin düzenini bilecek ve o düzene uyacak kapasitede olmalı. Ben bu düzen içinde bu yeni formu evren çapında tutarlılık ile tercih edecek o şeyin kendisinden kaynaklı bir özelliğinin sonucu olduğuna dair bir delil görmüyorum. Yalnızca sonuçta var olan yeni formu görüyorum. Ve gözlemlediğim evrende her bir anda devamlı değişikliğe tabi olmayan hiçbir şey de görmüyorum. Ve gördüğüm anda hemen yine yeni değişik bir formda varlığı sürekli, düzenli ve evrenin genel düzeniyle ahenkli bir şekilde bir diğer forma giren bir evren gözlemliyorum. Bu düzenlilik gerek yerel olsun ve gerekse genel olsun, her iki halde de düzenliliğin gerekçesi olarak “kendi kendine oluşum” iddiasının delili yok, yalnızca bir spekülasyon. Benim aklım bu delilsiz spekülasyon dikkate alınmaz diyor.
Şöyle özetleyeyim:
Her parça, her an değişiyor.
Ama değişim evren çapında tutarlı ve ahenkli.
Her parçanın bu genel ahengi “bilmesi” ve ona uyması gerekiyor.
Bu bilgi ve uyum o parçanın kendi içinden gelemiyor.
O zaman dışarıdan bir kaynak olmalı.
Fizikçiler bu “kaynağa” kısmen “doğa yasaları” der. Fakat bu doğa yasaları nereden geliyor? Bu soru fiziğin cevaplayamadığı bir sorudur. Çünkü bu yasalar bizim algıladığımız düzenliliğe bir “isim” takmaktan ibarettir. Böyle bir yasanın fiziki olarak varlığı ispatlanamadı, ispatlanamaz. Çünkü fiziki dünyada böyle bir yasa yok. Bizim algıladığımız dünyada varlıkların sürekli aynı düzenlilikte karşımıza çıkması söz konusu. Düzenliliğin aynı olmasına rağmen düzenlilik içinde hem devamlı değişen ve hem de düzenli bir şekilde değişen sayılamayacak kadar farklı varlıklar ile karşılaşıyoruz. İşte bu düzenliliğin hem bir şeyin kendisinin değişmesini, o şeyin her an değişen her bir halini ve o değişmenin aynı düzenlilikte devam etmesini gözlemleyeğeldiğimiz için düzenin bir değişmeyen “yasa” tarafından gerçekleştiğini zannederek “doğal yasalar” ismini takıyoruz. Gözlemlediğim varlıklar gerçek olmasına rağmen “doğal yasalar” adı altında bir varlığın fiziki dünyada fiziken varlığını iddia etmek benim kabul edebileceğim bir görüş değildir. Bu fiziki gerçeklik olsa olsa ancak bu evrenin varlığını, her şeyi her bir anda birbiriyle ilişkili olarak var edip ve fakat hiçbir aşamada hiçbir düzensizliğe uğratmadan gerçekleştirenin özelliklerinin sonsuz, yani mutlak olması gerektiğini gösterir. Çünkü ancak sonsuz olan zaman ve mekan sınırlarıyla sınırlanamaz.
Anlaşılması kolay bir örnek verirsem, bir kişinin her gün aynı saatte ise başlaması, bir “doğal yasası” var da onun için bu kişi aynı saatte işe başlar değil, tam tersi, o kişinin aynı saatte başlamayı tercih etmesinin bizim tarafımızdan gözlemlenmesi sonucunda “doğal yasa” diye adlandırmamızdan ibarettir. Dünyanın aynı düzenlilikle kendi ve güneş etrafında dönmesi, bu düzenliliğin değişmediğini gözlenmemiz bizi “doğal yasa” diye bir şeyin varlığı zannına ulaştırmış. Dikkat edersek, ne dünyada ve ne de güneşte bir an sonraki varlığını gerçekleştirecek bir özellik de görmüyoruz. Demek ki, diyor benim aklım, güneşi de dünyayı da bir düzen içinde varlığını gerçekleştiren ve devam ettiren bir faktör, etmen var olmalıdır.
Kur’an, insanların varlıkları gözlemledikten sonra onlarda gördüğü düzenliliğe bir isim veya etiket takarak onların varlığını izah ettiklerini sanmalarına karşı, “sizin ve atalarınızın taktiği isimlerden ibarettir” diyerek 1450 yıl öncesinden cevap veriyor. Kur’an, her çağ insanının çağının problemlerine cevap verecek şekilde okumasına izin veren bir söz sanatına (figures of speech) sahiptir. İlk muhatapları sembolik putların etkenliğine inanıp “ilah” demişler. Çağımızın muhataplarından bazıları “doğal kanunlar” diye isim altında sanki onların etkenliğini iddia eden bir söylem geliştirmişler.
مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ أَسْمَآءً سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَـٰنٍ إِنِ ٱلْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوٓا۟ إِلَّآ إِيَّاهُ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلْقَيِّمُ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“O’nu bırakıp da taptığınız şeyler, yalnızca sizin ve atalarınızın (Allah’a ait) nitelikleri kendilerine yakıştırdığınız isimlerden başka bir şey değildir, Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir (bir adlandırmadan ibaret ve gerçek varlığı olmayan şeylerdir). (Varlıkların konumları hakkındaki) nihâî yargı yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir: O size kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir (onları etken olarak görüp onların kendinizin yaratıcısı sanmamalısınız): İşte bu dosdoğru olan tek dindir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12:40 ve ayrıca 7:71 ve 53:23)
Buradaki “taptığınız şeyler” ifadesi klasik anlamda “put” olamaz, çünkü putlar yaratıcı özelliği ile tanımlanmıyordu, temsilci, aracı, şefaatçi olarak tanımlanıyordu. “Allah’a ait nitelikleri başka bir şeye ait kılmak” anlamında olmalıdır. Zamanımızda “doğal yasalar” ifadesi bir yaratıcı özellik olarak tanımlanabiliyor. Çok önemli bir konu.
Evrenin varlığı rolatiftir, görecelidir. Eskiler buna mümkin varlık derlerdi. Varlığını zorunlu kılan bir özellik evrende görülmüyor. Evren, var edilirse vardır, var edilmezse varlığını zorunlu kılan bir özelliği olmadığı için var olamayan şeydir, derim. Bu takdirde her bir varlığın her bir anda yenilenen varlığını açıklamak için evren cinsinden olmayan bir varlığın var olması en tutarlı çıkarım olarak görünüyor bana.
Özetle, evren Yaratıcısının yaratma iradesine göreceli olarak var olur veya olmaz. Evrende kendisinin veya bir başka şeyin varlığını zorunlu kılacak bir özelliğe sahip hiçbir şey yoktur. Kimse evrendeki bir parçada veya evrenin tümünde varlık verecek bir özellik gösteremez. Her bir şeyin her bir andaki varlığında ilim, irade, güç, kasıt vs. gibi özelliklerle var olduğunu gözlemliyoruz. Bir diğer deyişle, her bir şeyin her bir anda var oluşunda ilim, irade, güç, kasıt gibi özellikler ile var olduğunu gözlemliyoruz. Hiçbir maddenin bizzat kendisinden kaynaklı özelliği saptanamıyor. Ancak, bu özellikleri olan bir varlık kaynağının bu özellikleri ile var ettiği ve biz insanların da gözlemlediği bir varlık sahnesidir evren.
Bir resim tablosunda gördüğümüz sanatı, hiçbir surette ne boyanın ve ne de tuvalin var etmesi ile var olmuş olamayacağını tüm insanlar anlar. Bu resim tablosunun bir sanatkarı olmalıdır ve resimde gördüğüm sanat özelliği bu sanatkarın özelliğinden kaynaklanmalıdır diye anlamak bana gayet makul geliyor. Çünkü boyada sanat yapma, tercih etme, bilme, gücü olma gibi bir özelliği kimse gösteremez.
Akla yatkın sonucum benim “kanıt”ımdır: Bu özelliklerin kaynağı olan ve özelliklere sahip bir Sanatkar mutlaka olmalıdır, diyorum. Bu bir temsildir. Temsiller yalnızca bir tek ilişkinin muhakemesinin tutarlılığı için kullanılır. Değilse, zaten sanatkarı bildiğimiz için böyle rahat bir sonuca ulaşıyoruz, denemez. Sanatkarı bilmek veya bilmemek söz konusu değildir. Sanat eserinde bir sanat özelliği var, bu özellik o sanat eserinin parçalarından bileşkesinden kaynaklanabileceğine dair hiçbir delilim yok ise, o halde sanat eserinde o sanat eserinin cinsinden olmayan ve sanat kabiliyeti olan bir sanatkar, etken var olmalıdır. Bu temsil böyle bir benzerliğin varlıklarda görülen özelliklerin kaynağını sorgulamamızda bir araç olarak kullanmamız içindir.
Benim anlayışımda, insan kendi içinde tutarlı olmalıdır. Yani, ben 2+2=4 doğru diyecek bir özellikteyim. Benim bu özellik ile varlığımın gereği benim algılamalarıma göre doğrudur. Benim görevim, kendi insanlığımın gereği bana çelişkili gelmeyen sonuçları kabul edip onaylamaktır. Gerçeğim ile çelişmemektir. (Eğer birisi bu da bir ön kabuldür, derse, ben de “eyvallah” derim, “ben, benim gerçeğimden sorumluyum,” derim.)
İnancın “kanıt”ı, evrenin tanıklığı yanısıra akletme, bilinçlilik, (reasoning), düşünme (reflection) ve sorgulama ve her türlü duygusal özelliklerime dayanmalıdır. Bilinç, akıl, düşünme, sorgulama, sevme, korkma gibi fiziki özelliği olmayan duyguların tümü maddeden çıkamaz. İradesiz, bilgisiz madde veya bileşikleri kendilerinde olmayan başka bir şeyi üretemez. Öyleyse madde dışı bir kaynak olmasını kabul etmek gerekir. Bu kaynak bilinç sahibi olmalıdır. Bu kanıtlar ile ulaşılan sonuç, “evren içinde gözlemlediğimiz ve deneylediğimiz bir şey olmalıdır” diye tanımlanırsa, bu tanım kendi içinde çelişkilidir. Eğer “kanıt” kavramını yalnızca evren içindeki gözlemlerle sınırlarsam, evrenin bütününe dair bir sonuca ulaşmayı baştan imkânsız kılmış olurum. Kanıt tanımını evrenle sınırlamak, evrenin varlık kaynağına dair soruyu cevaplamak değil, tam tersi, soruyu sormayı yasaklamaktır. Bu kısıtlama (restriction) evrenin yaratıcısı sonucuna ulaşmamak için peşinen kabul edilmiş bir kararın varlığını gösterir. Çünkü benim ulaştığım sonuç evrenin tümünün bir varlık kaynağının olması gereğidir. Ben hiçbir şeyin varlık nedenini o şeyin varlığının cinsinden ve varlığının içinde bulanamaz olduğu sonucuna ulaştıktan sonra, kanıtın sonucunu evren içinde ve evren cinsinden ararsam kendim ile çelişirim. Yapılanının yapıcısı, yapılan içinde, yapılan cinsinden olamaz.
Örneğin, hidrojen+oksijen = su. Herkes bilir ki, su ne hidrojendir, ve ne de oksijendir. Fakat materyalist yaklaşım “su”yu “Hidrojen+oksijen” etkileşiminin sonucu olarak tanımlayarak “emergent properties” (beliren/ortaya çıkan özellikler) diye bir kavram arkasına sığınır. Bu kavram açıklıyor mu, yoksa sadece tanımlıyor mu? Bu kavram ile “Yapan, hidrojen-oksijen etkileşimidir” diyorlar. Demek ki, emergence kavramı olguyu tanımlıyor ama açıklamıyor. Etkileşim kuralları nereden geliyor? Bu soruyu evren içinde aramak soruyu kapatmak demektir. Dikkat edersek şu soruların cevabı verilmiyor:
Etkileşim kuralları nereden geliyor?
Neden bu etkileşim bu özelliği üretiyor?
Neden farklı bir etkileşim değil?
Yani, bu etkileşim işleminin varlık kaynağı nedir? Bu etkileşim bir su yapma özelliğine sahip midir? Evet, denirse delilin nedir, gördüğümüz bir sonucun varlık kaynağı o sonucun kendisi olması için gerekli özelliklere sahip olmalıdır. Böyle bir özellik görülmüyor. Demek ki böylesi terimler bir açıklama değil, bir isim takmadır.
Bu kavram ile var edeni, yalnızca var edilenler arasında “kanıt”lamak için kullanıldığını anlıyorum. Halbuki su tamamen yeni özelliklerle var olan bir “varlık”tır. Yapanın “hidrojen” ve “oksijen” veya “hidrojen+oksijen” etkileşimi olduğuna dair bunların kendilerinden kaynaklanan bir özellik görmüyorum. “Kanıt” kainatın içinde olmalıdır, diye iddia etmek için kullanılabilen bir ifade olarak algılıyorum bu terimi. Böylesi kavramlar ile insanlara kendi önyargılarını yuttururlar. Çok kişi bu çeşit kavramlara farkında olmadan kanar.
“Su” yepyeni bir “eser/yapıt”tır. “oksijen de hidrojen de” yepyeni bir varlıktır. “Etkileşim” de yeni bir yaratılıştır. Etkileşim, evrenin sürekli değiştirilerek varlığının devam ettirilmesinde bir sonraki aşamada gözlemlediğimiz yeni varlığa verilen bir anın etiketidir, ismidir. Yani, insanların algılamaları sonucunda düzenin devamlı değiştirilmesine taktıkları bir etiketten ibarettir. Basit ifadesiyle, “anne ve baba hücreleri birleşerek bu hücreler çocuk yaptılar” der gibi bir iddiadır. Bunların hepsinin (anne hücresi, baba hücresi ve ikisinin etkileşiminin) de varlık kaynağı ayrı ayrı sorgulanmalı ve kanıtlandırılmalıdır. Suyun varlık kaynağı kim veya ne olduğunu sorguladığımızda kanıtımız, suyun varlığı için gereken tüm özelliklerin suyun kendisinde gördüğüm oksijen, hidrojen ve oksijen+hidrojen “etkileşimin”den kaynaklanamayacağı anlıyorum. Çünkü bu üç unsurun hiçbirinin yapısında “Suyu oluşturdu” diyebileceğimiz bir özellik görmüyoruz. Ne oksijende ve ne de hidrojende ve de etkileşim olayının kendisinde su özelliği bulunmaz. Doğru ifade şöyle olmalıdır: “Bir önceki andaki varlık aleminde oksijen ve hidrojen atomlarını gördüm. Bir sonraki aşamadaki varlık aleminde ise su gördüm. Suyu incelediğim zaman onun yapısında oksijen ve hidrojen atomlarının birleşmiş halini görüyorum.” Eğer ifade “suyu oksijen ve hidrojen etkileşerek yaptılar” şekline dönüştürülürse bu delilsiz bir iddia olur. Bunu herkes bilir, fakat materyalist fizikçiler bu gerçeği görmemezlikten gelirler.
Benim tezim şu: Bir çekirdeğin DNA’sının bitkinin planını içermesi ayrıdır; bu planın bitkinin varoluşunu gerçekleştirdiğini iddia etmek ayrıdır. Bir mimari projenin bina planını içermesi ayrıdır; bu planın binanın varoluşunu ürettiğini iddia etmek ayrıdır. Gazali’nin ‘ateş yakmaz’ tezinde bu ayrım açıkça görülür: Oksijen, hidrojen ve karbon atomlarının bir araya gelmesiyle ateş denilen yeni bir varlığın ortaya çıkması ayrıdır; bu atomların ateşin varoluşunu birlikte ürettiklerini iddia etmek ayrıdır. Yaratılışın düzenliliğini deneyimleriyle algılayan insanların ürettikleri kavramlar olan sebeb “cause” ile sonuç “effect” ardışık iki halka gibidir-, birbirine bitişik, fakat bağlı değil. O halde her varoluş anı, her an yeniden, bağımsız bir varoluş kaynağına muhtaçtır. Bu kaynak evren cinsinden olamaz, tıpkı sonsuzun sayılar cinsinden olmaması gibi. Buna ‘vardır’ demiyorum. Çünkü “sonsuz” evren içinde olmayan bir şeyi ifade eden kavramdır, evrenin içinde olmayan için “bilmek” söz konusu değildir. Aklım zorunlu görüyor, ‘olması gerekir’ diyor. Buna iman diyorum. Zaten Kur’an da inananı, yani mümini “gayba iman edenler” (2:3) diye tanımlar, “gaybı bilirler” denmez, “gaybı yalnız Allah bilir” (27:65) diye de bilmenin sınırını çizer.
Temel problem, yaratılışın sürekli ve aralıksız bir şekilde yaratılışının her bir bileşim katmanlarında (kuark, hadron, atom, molekül, makromolekül, organel, hücre… ağaç, orman, dünya, galaksiler… tüm evren tek bir bütün olarak) yenilendiğini görüyoruz. Bu yenilenişin ve bir anının yeni bir yaratılış olarak algılamayıp sanki birbirlerini oluşturuyorlarmış diye tanımlamaktan kaynaklanıyor. “Infinite speed” (sonsuz hız) özelliği ile yaratılan evrenin (çünkü varlık kaynağı mutlak/sonsuz ve mutlak’ın yaratmasının hızı sayı ile ifade edilemez) gözlemlenen her bir halinin her bir katmanının varlık kaynağını sorgulamak gerekiyor.
Materyalist şöyle der: “Bir üst düzey açıklama gerekmez, alt düzey parçaların etkileşimi üst düzey özellikleri zaten içeriyor.” Yani “emergence (ortaya çıkış-varlığa geliş-varoluş) zaten atomda saklıydı” diyorlar.
Zihnimizi tazeleyelim: hücreler gerçekten yeni bir organizma üretiyor” mu? Yoksa, düzenli yaratılışın aralıksız devam etmesinin sonucunda yeni bir organizma mı yaratılıyor? Çünkü hücrelerde çocuk yapacak bir güç, irade, ilim yok, yalnızca plan kaydedilmiş. Yaratılacak olan çocuğu Yaratacak olanın ne yaptığını bildiğinin kaydı var. Bu “plan”, çocuğun varlık aleminde yepyeni özelliklerle ikinci bir anda “var etme gücü” olabilir mi? Mesela, bir binanın planı o binanın yapıcısı olabilir mi? Bir kanunun varlığı o kanunun uygulayıcısı olabilir mi? “Kovalent bağ, elektron paylaşımı” bir gözlemdir. Varlık alemine getirilişin düzenliliğini gösterirler. Değilse, elektronlar birbirleriyle anlaşarak paylaşıma girecek bir özelliğe sahip değiller. İradeleri, ilimleri, geleceği bilecek ve ona göre işleme girecek özellikleri yoktur. Nitekim enerji veya kuarklar, bilinçli varlıklar değil ki.
DNA ya da kovalent bağ kuralları bir kayıt, bir semadır. Sema kendi kendini inşa edemez. Binanın planı binayı yapmaz, kanunun metni kendini uygulamaz. O halde atomlar, elektronlar, hücreler “yapıyor” değil, yapılıyor. O takdirde bir yapıcı, yaratıcı “Fail” olmalıdır mantıkî sonucuna ulaşmak zorunludur.
Şöyle itiraz ediyorlar: “Fail kavramı insan deneyiminden türetilmiş bir kategoridir. Bunu evrene uygulamak antropomorfizmdir.” Yani şöyle demektir bu: “Sen ‘irade’, ‘ilim’, ‘fail’ gibi kavramları kullanıyorsun, bunlar bilinçli varlıklara ait kavramlar. Evrene bunları yansıtmak haksız bir genellemedir.”
Cevabım: Antropomorfizm suçlaması geri teper. Çünkü ‘etkileşim’, ‘kuvvet’, ‘çekim’, ‘bağ,’ ‘natural laws,’ ‘doğal evrim,’ ‘evrimsel süreç’ gibi kelimeleri de fail varsayan kavramlardır. Eğer fail atfetmek yasak ise, bilimin kendi dili de geçersizdir. Eğer bu dil mecazen kullanılıyorsa, o zaman ‘atomlar yaptı’ da mecazdır ve arkasındaki gerçek fail sorusu hâlâ açıktır.
Eğer bilim bu soruyu cevaplayamıyorsa, “bilim açıkladı” demek yanlıştır. Bilim tarif etti, düzeni kaydetti, açıklamadı. Dikkat etmek gerekiyor kullandıkları böylesi dile. Bunların hepsi bir “isim takmaktan” ibarettir. Kur’an gerçeği açıkça ve basitçe herkesin anlayacağı bir şekilde ifade ediyor: “O’nu bırakıp da taptığınız şeyler, yalnızca sizin ve atalarınızın (Allah’a ait) nitelikleri kendilerine yakıştırdığınız isimlerden başka bir şey değildir, Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Varlıkların konumları hakkındaki) nihâî yargı yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir.” (Yukarıda geçti, 12:40 ve ayrıca 7:71 ve 53:23)
Genel değerlendirme: İnanç akla yatkın bir çıkarımdır. “Oksijen, hidrojen, etkileşim ve su” hepsi birden ayrı ayrı var edilmeye muhtaçlar. Varlıklarındaki özellikleri var edecek hiçbir özellik bunların içlerinde bulunmaz. O halde bunların hepsinin evren cinsinden olmayan Mutlak bir var edicisi olmalıdır.
Elimdeki telefonda, telefonun varlık kaynağı olacak hiçbir özellik yoktur. Telefon bütün parçalarıyla birlikte var edilmeye muhtaçtır, düzenlenmeye muhtaçtır. Bu sonuç, insanı gerçeğin ulaştığı bir sonuçtur, yani insan için bir kanıttır. Benim gerçeğim diyor ki: “mutlaka telefonun bir bilinçli, bilgili, kullanacak insanların beklentilerine cevap verecek şekilde planlayarak hedefleyen kasıtlı, güzel yapan, hikmetli yapan, düzenli yapmayı amaçlayan, en ucuz ve en kısa yoldan imal edilmesi için gerekli mühendislik özelliği olan bir mühendis yapmış olmalıdır. Bu mühendisi telefonun içinde aramak benim aklıma, yani benim insanî gerçeğime aykırıdır. Öyleyse bir mühendis olması gerektiğini kabul etmek zorunludur.” İşte bu aklî gerekçe benim insanlığımın gerçeğidir. Dolayısıyla bu benim akla yatkın kanıtımdır.
أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
“Onlar herhangi bir fail olmadan mı yaratıldılar, yoksa kendileri mi yaratıcıdır?” (52:35-36)
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Siz hiç düşünmez misiniz, bütün bunları yaratan hiçbir şey yaratamayan gibi olur mu? (16:17)
Kainatta hiçbir şeyde yaratma veya irade etme, bilme gibi özellik yoktur, gösteremezler. Yalnızca, “biliyormuş gibi davranıyor, o halde bilgisi, bilinci olmalı” derler. “İşte bu şey yapıyor veya işte böyle oluyor, bu şeyin doğasında var olmalı, görmüyor musun?” gibi yüzeysel ve geçiştiren bir dil kullanırlar. Dikkat etmek lazım. “Bak suyu kaynattım, soğuk tabakaya gelince yoğunlaştı ve ağırlığı ile yerçekimi gereği aşağıya düştü.” Kaynama özelliği nereden geldi, ateşin ısıtma özelliğinin kaynağı nedir? Yoğunlaşma özelliğinin varlık kaynağı nedir? Yerçekimi nedir? Fiziki bir varlığı var mıdır? Ne veya kim bu özelliği ile gördüğüm sonucu var etti? Suyun veya ateşin kendisinin bir şeyi var etmeye yeterli özellikleri var mı? Fizik yasaları, bir mikrosaniyeden diğerine neden tutarlı kalır? Sorular, sorular… Cevap “öyle oluşuyor diye görünüyor.” Bilimin yaptığı tüm şey, “açıklama değil, yalnızca betimlemedir.” Ancak ne yazık ki bazı bilim insanları, betimlemelerini sanki birer açıklamaymış gibi sunmaktadır.
Kanıt “madem eşyada bir var etme özelliği yoktur, o halde aklî olarak bunların hepsinin kainat çapında tutarlılığını koruyacak bir düzen içerisinde var edicisinin olmasını kabul etmek benim insanî gerçeğim olan akla yatkın sonucumdur. İşte bu sonuç benim inancımdır.
Problem nerede? Problem, inandığını söyleyenlerin inancın aklî muhakemenin bir sonucu olduğunu ve bu makul sonucun insanın gerçeği olduğunu söylemeye cesaret edememesidir. Çünkü zannediyorlar ki, inanç akılla muhakeme ederek olmaz. Ya? kalbîdir vs. Peki, kalbî demekle ne demek istiyorsun? Bu da bir aklî yorumdur ve fakat bu aklî yorum kültüreldir, genel söylemdir, insan gerçeğinin “kanıt”ı değildir. İnsan gerçeğinde, önce gördüklerini sorgular, sonra duyguları ulaştığı sonucun doğruluğuna tatmin olursa (kalb bu sonuçtan memnun olursa) onaylar ve böylece inanç insanın varlığına yerleşir: “Mümin” olur. İman ise teslimiyeti gerektirir.


