Günlük dilde “korku” kelimesini sıfat yaparak birçok tamlamada kullanıyoruz; hastalık korkusu, deprem korkusu, devlet korkusu, kanun korkusu, ölüm korkusu… gibi. Hangi korku olursa olsun temelinde potansiyel bir acı veya tehdit var. Hastalık bizim konforumuzu bozar, deprem mal veya can kaybına yol açabilir, devlet bizi çeşitli yükümlülüklerle karşı karşıya getirebilir, ölüm bizi sevdiğimiz dünya hayatından ayırır vs. Ama her korkunun kaynağı yani adresi ayrı. Mesela kanun korkusu kanunların korkulacak şey olmasından dolayı değil bizim kanunun gereklerine uymamamızla ilgili olarak ortaya çıkıyor. Mesela ölüm korkusu inananlar için korku vesilesi değilken inanmayanlar için yokluğa gideceğini sanmanın adı sonucu oluyor vs.
Korku türlerinden birisi de müminlerin kullandığı “Allah korkusu” ifadesidir. Kur’an’da ve hadislerde “havf”, “haşyet”, “takva”, işfâk”, “vecel” ve “rahbet” gibi kelimelerle anılan korku müminin Allah’a karşı tutumunu ifade eden bir hal olarak dinî literatürde sıklıkla yer alıyor. Bu kelimelere lafza-i celâlin izafe edilmesiyle oluşan “Allah korkusu” ifadesini Kur’an’ın diğer ayetleriyle bağlantılı olarak anlamaya çalışmadığımızda yanlış çağrışımlara kapılabiliyoruz. Daha açık ifade etmek gerekirse, Allah’ı “ne yapacağı belli olmayan, nasıl muamele edeceğini bilmediğimiz, insanlarla ilişkisinde hak hukuk tanımaz bir otorite kaynağı olarak” tasavvur edebiliyoruz. Oysa “Allah korkusu” tamlamasındaki korkunun Allah’ın “korkulacak bir varlık” olmasından mı yoksa kendi halimizden, kendi yanlış düşüncelerimizden yahut kendi hatalarımızdan kaynaklanan bir korku mu olduğunu anladığımızda durum değişiyor.
Ha-mim’de geçtiğimiz hafta yapılan Kur’an Çalışmaları dersinde, müzakereler dolaylı olarak bu konuya geldiğinde çok hakikatli tefekkürler paylaşıldı. Bir müzakereci özetin özeti olarak şunları paylaştı: “Allah’ı korkulacak bir varlık olarak anlamak Kur’an’da ilahî adalet ve hikmete dikkat çeken yüzlerce ayete aykırıdır. Korkunun adresi benim yani insandır, insanın eksiklikleri, hataları, yanlışlarıdır. ‘Allah korkusu’ denildiği zaman bu tabiri doğru anlamak gerekiyor. Allah, -halk tabiriyle- astığı astık, kestiği kestik bir merci değildir. Adalet ve hikmetle muamele eden, haksızlık yapmaktan münezzeh olan bir Yaratıcıdır. Bizden kaynaklanan eksikliklerimiz, hatalarımız varsa, -elbette vardır-, bunlardan dolayı hak ettiğimiz sonucun gerçekleşmesinden korkmamız gayet insanî bir duygudur. Günlük hayatımızda her zaman tecrübe ettiğimiz gerçeğimizdir. Allah’ı adaleti ve hikmeti yanı sıra sonsuz Rahmeti ile de düşünerek, korku duygusu içinde ümitsizliğe düşmek yerine eksiklerimizi kabul etmek ve hatalarımızdan dolayı özür dileyip Ondan affedilmeyi istemek gerekiyor…”
Ardından başka bir müzakereci “öğretmen-öğrenci ilişkisi” üzerinden şunları söyledi: “Öğrenciler açısından ‘öğretmen korkusu’ tabiri var mıdır? Bazı öğrencilere göre vardır. Kimdir bu öğrenciler? Derslere düzenli katılmayan, dersleri dikkatli dinlemeyen, istenen ödevleri yapmayan öğrenciler. Burada korkunun adresi öğretmen midir yoksa öğrencinin kendi halinin sonucunu düşünmesinin neticesi midir? Elbette öğrencinin kendi halidir. Nitekim öğrenciliğin hakkını vermeye çalışanlar için öğretmen ‘korku’nun değil saygı ve sevginin konusudur. Dolayısıyla ifade olunduğu gibi, asıl mesele bizim kendimizle, kendi durumumuzla, kendi halimizle ilgilidir. Bizi yaratan, bizim her türlü ihtiyacımızı karşılayan, bizi bizden daha çok düşündüğü daha dünya hayatına gelmeden her türlü hazırlıkları yaparak gösteren Yaratıcımız korkulacak birisi daha doğrusu korkunun adresi olabilir mi? Elbette hayır! Bazen bu yaklaşıma şöyle bir itiraz gelebiliyor: Allah Kur’an’da, mesela, ‘O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder’ (Fetih 14) buyuruyor. Ben sonuçta Onun iradesini beni bağışlama istikametinde mi yoksa azap etme istikametinde mi gerçekleştireceğini bilmiyorum, dolayısıyla bundan ötürü Ondan korkmak gerekmezi mi? Ben bu itirazın da öğretmen-öğrenci temsili ile rahat anlaşılabileceğini düşünüyorum. Elbette bir öğretmenin ihmalkar, kusurlu talebesini bağışlama veya hak ettiği ne ise onu verme gibi bir seçim hakkı vardır. Ama öğretmen bu hakkını neye göre kullanır? Yine öğrencinin hassasiyetine, genel durumuna, samimiyetine vs. bakarak kullanır. Yani burada da öğrencinin hali önem arz ediyor. Dolayısıyla ayet bize daha fazla samimiyet, daha fazla görev duyarlılığı gösterme, daha fazla özür dileyip, af dileme, yani istiğfar etme çağrısında bulunuyor diye anlıyorum. Yoksa öğretmenin yetkisini kullanması demek hiçbir prensip olmaksızın rast gele bir öğrenciyi bağışlar, başka bir öğrenciyi cezalandırır diye bir sonuca ulaşamayız.”
Başka bir müzakereci şunları ekledi: “Kur’an’ın sıfatlarıyla tanıttığı Allah’a, özelliklerine ve bizim de O’nun yarattığı bu alemde deneyimlerimize göre Allah, ‘Ben’den korkun’ (3:175) ayetiyle bize kendisinin korkulacak birisi olduğunu değil, ‘Benim adaletimden ve adaletimi gerçekleştirecek olan gücümün sonsuzluğundan korkun’ diyor. Bu gayet açıktır. Bununla birlikte yine ayetlerde Allah kendisinin çok affedici olduğunu, yanlışlarımızın çoğunu affettiğini ve ahirette de özür dileyenlerden affedeceğini vaat ettiğini bilmemiz gerekir:
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
‘Başınıza gelecek her felaket, kendi yapıp ettiklerinizin bir ürünüdür. Bununla beraber Allah pek çoğunu affetmektedir.’ ayeti (42: 30) bunlardan birisidir.”
Daha sonra ilk söz alan müzakereci şunları ilave etti: “Allah korkusu tabirini yüzeysel düşünerek yanlış anlamaktan kaçınmak gerekiyor. Bunu ‘ben ne yaparsam yapayım, her şey Onun elinde imiş’ gibi yorumlara götürecek yaklaşımların yanlış olduğu meydanda. Zira böyle bir anlayış, -haşa- ‘Allah saçma-sapan hüküm veren biridir’ demeye gelir. Kimileri zaten ‘O, benim iradem olmaksızın beni yarattı, yine O ben ne yaparsam yapayım, yarın dilediği gibi bana muamele edecek’ diye kendilerince bir serzenişte bulunmuyor mu? Yanlış anlamalara yol açmamalıyız. Kur’an’da Allah mesela birçok ayette, ‘Rabbin kullarına asla zulümkar değildir’ (Âl-i İmran 182, Enfâl 51, Hac 10, Fussilet 46) buyuruyor. Yine mesela başka bir ayette, ‘O gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir’ diyor. Yine hepimizin bildiği meşhur bir ayette, ‘Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu yani karşılığını görür. Kim de zerre kadar ser yapmışsa onu yani karşılığını görür.’ (Zilzâl 7-8) deniyor. Hatta Adaletini Rahmetiyle gerçekleştireceğini, iyilik yapanları kat kat mükafatlandıracağını ve fakat yanlış yapanların yanlışları kadar cezalandıracağını şöyle ifade ediyor:
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
‘Kim bir iyilik getirirse, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, o da sadece yaptığı kötülüğün dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.’ (6:160) Bu şekilde Allah’ın adalet, ve rahmet ve hikmetine atıf yapan onlarca hatta yüzlerce ayet var.”
Ders bu çerçevede, -kendi adıma- istifadeli tefekkürlerle devam etti. Ben dersten sonra benzer bir konunun işlendiği bir ders ile ders kayıtlarının özetlendiği bir yazıyı hatırladım. Ha-mim sitesinde “Allah’tan Korkmak Ne Demektir?” başlıklı yazıda farklı örneklerle benzer hakikatlerin dile getirildiğini gördüm. Mesela bu yazıda “mahkeme korkusu” üzerinden şu ifadelere yer veriliyor: “İnsanlar genel mahkeme binasından, hakim veya savcının kendisinden veya adalet sisteminin varlığından korkarlar mı? Hayır! Hatta adaleti gerçekleştirecek bir mahkeme sistemi olmayan, suçluları yakalayıp cezalandırmayan bir ülkede emniyet yoktur diye kimse yaşamak istemez. Peki kim, neden korkar? Suçu olanlar suçlarının açığa çıkıp ceza almalarından korkarlar. Yoksa suçu olmayan bir kimse hakimden yahut mahkemeden neden korksun? Benim bulunduğum yerde, ‘polis arabasını görünce panik yapmayın, panik yaparsanız polis şüphelenir ve sizi sorguya çeker’ denir. Neden? Eğer birisi polis arabasını görünce panikliyorsa suçludur ve polisin kendisini yakalamasından korkuyor demektir. Allah’tan korkmanın da böyle bir yanı var. Günahlarından dolayı istiğfar yolunu seçmeyen birisi günahlarının deşifre olmasından, hak ettiği cezayı almasından korkar. Kul elbette hata edebilir, yapması gerekeni yapmayacak yahut yapmaması gerekeni yapacak tercihlerde bulunabilir ama hemen farkına varıp pişmanlık duymalı, Ondan istiğfar ederek özür dilemelidir.”
Aynı yazıda şu ifadeleri hatırlamak da bana çok istifadeli geldi: “İnsan Mabud’undan korkar mı? Korktuğum birisine nasıl ibadet edebilirim? Korktuğumdan dolayı ibadet edersem bu, diktatörlere karşı etrafındakilerin dalkavukluk yapmasına benzemez mi? Risale-i Nur’da korkunun nasıl rahmet ve şefkatle kucaklaşma aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini şu ifade özetliyor: “Cenab-ı Hakka karşı havf etmek ise Onun şefkatine yol bulup rahmetine iltica etmektir.”
Sonuç olarak “Allah korkusu” tabirinin adresi Rabbimiz değil, Rabbimize karşı sergilediğimiz tutumlar dolayısıyla bizleriz.


