Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an’ın Allah Tarifi: Ayetü’l Kürsi-3

Kur’an’ın Allah Tarifi: Ayetü’l Kürsi-3 | Ha-Mim

Kur’an’da Yaratıcı, insana insanın katından hitap ederek mesajını ulaştırır. İnsanı mesajına yabancılaştırmaz. İnsanın bildiği, duyduğu ve gördüğü türden örnekler verir. Bu örnekler üzerinden onu düşünmeye davet eder. İnsan, Kur’an’ın sözlerini kendi bakış açısıyla okuyup anladıktan sonra verilen mesajı kabul eder veya etmez. Hürce bir sonuca ulaşır ve ulaştığı sonucun da sorumlusu olur. Yaratıcı, insana seviyesine göre hitap etmeseydi Kur’an’daki konuşmasının bir manası olmazdı. Çünkü mesaj ile muhatap arasında bir iletişim kurulamazdı.  

Kur’an okurken dikkat edilmesi gereken önemli bir ilke, ondan ögrendiklerimizi diğer insanlara ulaştırırken sanki Allah adına yetki almışız gibi konuşmamaktır. Yoksa, muhatabımız bizim kısır ve yanlış anlayışımız nedeniyle Kur’an’ın kabul edilemez mesajlar verdiğini düşünebilir. Her ne anladıysak, bu benim şu anki anladığımdır diyebilmeliyiz. Kullanılan kelimeler ve üslup, kavramları ve konuları anlama biçimini yansıtır. Örneğin, “Allah beni yarattı ama ben sorumluluğumu gerçekten anlayamam çünkü sınırlıyım” demek hatalıdır. Bu ifade, farkında olmadan Varlık Kaynağı olan Yaratıcıyı, insanın sınırlarını bilmemek veya sınırlarının ötesinde bir sorumluluk vermekle suçlamak manasına gelir. Bu hatalara düşmemek için Kur’an okuma ve anlama biçimini geliştirerek daha doğru bir üslup ve dil kullanmak gerekir.

Kur’an okurken uyulması gereken bir diğer ilke de mesajların doğruluğuna kendi gerçekliğimizle şahitlik etmektir. Ayetleri okuyan kişi mesajın doğruluğunu önce kendisi test eder, sonrasında ulaştığı kanaat üzerine inancını inşa eder. İmanın tahkik süreci böyle işler. Ulaştığı sonucu da “Ben Kur’an’ı okudum ve anladığıma göre şöyle bir sonuca ulaştım” diye ifade eder. “Kur’an böyle diyor” diye kendi anladığını Kur’an’a mal edemez. Yani Kur’an’ı kendi adına konuşturamaz. Kur’an, Allah’ın konuşmasıdır, bizim ulaştığımız sonuç ise bizim ondan anladığımızdır. Bu nedenle dikkat etmek gerekir ki, her Kur’an tercümesi, meali ve tefsiri yazarlarının Kur’an’dan anladıklarından ibarettir. Hiç kimse Allah’ın sonsuz ilmini kuşatarak Kur’an’ın mesajını tamamen anladığını iddia edemez.

Tanım gereği Müslüman, hakikate tam bir inançla teslim olan kişidir. Teslim olduğunun hak olduğuna ikna olmuş, ondan sonra bu hakikate teslim olmuştur. Tarihi kütüphanelerde yüzyıllar öncesine ait pek çok kitap bulunur. Kutsal kitaplar da otantiktir, ancak bu, içeriğinin doğru olduğu anlamına gelmez. İşte burada, kitaptan çıkarılan anlamın gerçekten insanın varlığıyla çelişip çelişmediğini anlamak için insan ve kâinatın şahitliğine başvurmak gerekir. İnsanın asıl gayesi, kitabın söylediklerini test ederek hakikate teslim olmaktır. Yani, bu dünyanın kendisinden başka bir Sahibi olduğundan emin olmalı ve sonra varlığını yalnızca alemlerin Rabbi olabilecek bu Sahibine teslim etmelidir. Ayetleri anlamak için kullanılan usul önemlidir. Yine kullanılan üslup ve dil, usulün nasıl uygulandığını gösterir.

لَا تَأْخُذُهُۥ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

2.255: “O’nu ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku.”

Ayetin bu kısmında Allah, kendini asla uyumayan, uyuklamayan ve uykusuz kalmayan bir Varlık olarak tanıtıyor. İnsan bu hakikate kendi varlığı ve diğer varlıkları gözlemleyerek şahitlik edebilir. Kâinat, dünya ve kendinin var ediliş biçimlerinde herhangi bir aksama, kesinti, dalgınlık veya yanlışlık göremez. Her şeyin, her an, sürekli ve kasıtlı olarak var edildiğini görür. Öyleyse, bütün bu varlıkları ve olayları Var Eden’in daima diri, uyanık ve her şeye hâkim olması gerekir. Aksinin bir an bile olması söz konusu değildir, çünkü var ediliş süreklidir. Kâinatta yaratılışın, yenilenmenin ve düzenin ihmal edildiği en küçük bir an bile yoktur. Olsaydı, varlık alemi var olmaya devam edemezdi. Her şey yıkılıp dağılırdı. Düzen ve kanun olmazdı. Zaman diye bir kavram olmazdı. Zaten zaman denilen kavram, yaratılışın sürekliliğini ifade eder. Düzen ve kanun, bu süreklilikle mümkündür. Bu süreklilik, Yaratıcının daima hayat sahibi ve varlığının kendinden olmasıyla mümkündür. Ancak böyle Bir Varlık Kaynağının yaratma fiillerinin hiçbir anında bir uyku veya uyuklama emaresi görülmez. Her şeyi kusursuz bir biçimde var eder. Dolayısıyla, sıfatları ve fiilleri böyle olan bir Yaratıcının mantıken uyumayan, uyuklamayan ve yorulmayan bir varlık olması gerekir. O halde insan, ayetteki bu ifadenin hak olduğuna kendi kapasitesi ölçüsünde şahittir.

لَّهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ

2.255: “Yerde ve göklerde ne varsa yalnızca O’na aittir.”

İnsan için yaşadığı dünya yeryüzü, ötesi ise semavat yani göklerdir. Ayda yaşasaydı yeryüzü Ay, semavat ise ötesi olurdu. Yer için tekil kip, gök için ise çoğul kip kullanılmıştır. Ayağının değdiği yer ve yerin içindekiler ile yerden göğe doğru yükseldikçe gidilen her mesafedeki görünür görünmez bütün varlıklar Allah’a aittir. İnsan bu hakikate kendisi ve diğer varlıkların varlığıyla şahitlik edebilir. Mesela göz, kulak ve diğer azaların sahibi insanın kendisi değildir. Yıldızlar, Güneş, Ay, ışık, hava, su ve toprağın mülkiyeti ve bunlarda gözlemlediğimiz her türlü enerji, manyetizma gibi özellikler de kendilerinden kaynaklanıyor olamazlar. İnsanın beyni, zihni ve bilinci bu varlıklarla beraber, uyum içinde işleyecek şekilde var ediliyor. Zihnini işleten, insanın kendisi değildir. Bedenindeki hücrelerin belirli bir şekilde sürekli çalışmasını sağlayan da kendisi değildir. Hücreler, kendilerine uygulanan var etme düzenine uyarlar. Bu düzen, kendiliğinden ortaya çıkmaz. Özetle, kâinattaki hiçbir şeyin mülkiyeti kendisine ait değildir.

Kâinatta varlığı kendisinden kaynaklanan veya herhangi bir varlığı var edebilecek özelliği olan hiçbir varlık yoktur. Fakat, bu varlık düzenini ve varlıkları var eden bir kaynak olması lazım. Bu Var Edenin varlığını biz insanlar tasavvur edemeyiz, çünkü O var edilmeye muhtaç olanların Varlık Kaynağıdır. O’nun varlığını biz ancak Mutlak Varlık diye tanımlayabiliriz. Öyleyse, var edilmeye muhtaç bütün kâinatı Var Edenden başka var edicilik özelliğine sahip olan bir varlık görmediğimize göre “O’ndan başka Var Edici yoktur” deriz. Bu sonuç, kelime-i tevhid ile yani “la ilahe illa Hu” (Ondan başka ilah yoktur) ile ifade edilir. Ulaştığımız bu sonuçtaki “Hu” yani “O” Kur’an’da “Allah” özel ismiyle anılır. Varlıkları kim veya ne var ettiyse mülkiyetleri de ona aittir. Bütün varlıkları var edenden başka mülkiyet hakkı olan bir varlık yoktur. Bu hakikat de, “la malike illa Allah” yani Allah’tan başka malik yoktur biçiminde ifade edilir. Neticede, yer ve gökler arasındaki bütün varlıklar ve kâinatın kendisi, yegâne varlık kaynağı olan Allah’a aittir.

Kâinattaki varlıklar ve olaylar, kasıtlı ve belirli bir düzene uymak suretiyle varlık alemine gelir. İnsan bir şey yapmak istediğinde, bununla alakalı olan sonsuz sebep ve sonuç bir anda var edilir. Örneğin, nefes alırken temiz havayı içine çektiğinde bu eylemle beraber ciğerlerin odacıkları ve oraya gelmiş olan kirli kanı oksijenle buluşturulur. O esnada oksijen kandaki kiri temizlemekle görevlidir. Kan temizlenmiş halde bedenin diğer azalarına taşınır. Soluk alıp vermekle bir rahatlık ve canlanma hissi yaratılır. Bu küçük fakat hayati olay her an, her gün, her insan ve canlıda yenilenerek aralıksız bir yaratma sürecine tabi kılınır. Böylece hayat devam ediyor der geçeriz, oysa her an sonsuz nimetler veriliyor ve mucizeler gerçekleştiriliyor. Nefes almayı tercih etmekle insan, kâinattaki değişmeden gerçekleştirilen bir düzenliliğe uygun davranmış olur. Bu eylemin hakikati ve kendisine verilen nimetlerin bilincinde olan bir insan, bu farkındalık üzerinden Yaratıcısı ile irtibat kurar. “Bunca iyilik ve ikram kendiliğinden olamaz, bunları bana bahşeden Mutlak Varlık, benim Yaratıcımdan başkası olamaz” diyerek bu irtibatın ilk aşamasını gerçekleştirir. Bu şekilde, Yaratıcıyı tanımak ve farkına varmak için yapılan çalışmalar üst düzey ibadetlerdir.

İnsan, kâinattaki bozulmaz düzene ve bu düzeni Var Edene itaat ederek çeşitli isteklerde bulunur. Yaratıcıyı tanıma bilinciyle yapılan her iş ibadettir. İnsan her an bu bilinçle davrandığında, Yaratıcı ile sürekli irtibat haline geçmiş olur. Bu irtibatla kazandığı farkındalıkla dünyada huzur bulabilir. O halde insan, hayatını bu ibadet bilinciyle yaşamalıdır. Böylece, özündeki en yüksek bilinçle yaşamak, şeriata uymak yani inancına göre yaşamak mümkün hale gelir. İslam, tevhid yani Allah’ın Birliği konusunda nettir. Her insan, bu hakikate kendisi ulaşabilecek özelliklerle donatılarak yaratılmıştır. Kişi, taklitçiliğin kolaycı yoluna girmeyi bırakmalı ve ikna olana kadar her şeyi sorgulamalıdır. Sorgulamaktan asla çekinmemelidir.

Genellikle din, insanlara herhangi bir olayın var ediliş biçimini sorgulamadan, takliden uyulacak kurallar bütünü halinde sunulur. Öte yandan, sebep-sonuç ilişkisine dayalı materyalist müfredatın öğretildiği dini okullar açmak da dinin mesajlarının anlaşılmasına engeldir. Önce müfredatın dine uygun hale getirilmesi şarttır. Zira, dine uymayan bir yöntemle dine uygun sonuçlara ulaşılamaz. Seküler bir din anlayışıyla yetişen insanlar, dinin bir hakikati yok sonucuna ulaşırlar. Seküler yorumlar, yaratılış gerçeğini saptırır. İnsan, kâinatı dikkatli biçimde incelediğinde bu yorumların tutarsızlığını mantıken fark eder. Bu farkındalıkla hem sekülerizm hem de seküler din anlayışı reddedilir. Öte yandan, seküler varlık anlayışıyla kâinatı algılayan bir insan, Kur’an’ın mesajı ile kâinatın mesajını bağdaştıramaz. Böylece Kur’an, delilsiz kaldığı için reddedilir. Kur’an’ın temel inanç esasları reddedilince geriye ritüellerden ibaret bir din kalır. Bu çok sinsi bir, dini sekülerleştirme sürecidir.

مَن ذَا ٱلَّذِى يَشْفَعُ عِندَهُۥٓ إِلَّا بِإِذْنِهِ

2.255: “Kimmiş O’nun katında izni olmadan şefaat edecek olan?”

Gelenekteki anlayışa göre, bir kişi cennete Peygamber’in (SAV) şefaatiyle girebilir. Bu ayet, şefaatin Allah’a mahsus olduğunu ifade eder. Şefaat, Allah’ın insana ve diğer varlıklara olan sonsuz ikramlarını temsil eder. Örneğin, Allah bir ağaçta meyve yaratır insan da o meyveyi yiyerek bedenine gıda alır. Gıdaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını karşılamak için meyveyi yaratan Allah, sanki ağacı yaratarak onu Kendi mutlak kudretiyle insan arasında şefaatçi yapar. Yani O’nun izniyle ağaç “şefaatçilik” görevini yerine getirebilir. Eğer Yaratıcı Allah, ağacı meyve verecek şekilde yaratmasaydı, ağaç kendi başına var olamazdı, meyve de veremezdi. Meyveyi yedikten sonra insan doymuş hisseder. Bu yaratılışta da meyve, Yaratıcısının izni olmadan insanın bedeninde gıdaya dönüşmez yani şefaat edemez. Ağaç ve meyveleri, Yaratıcısının izniyle, Yaratıcısı adına insana şefaat eder. İnsan açısından ağaç bir şefaatçi yani iyiliğin yaratılmasına vesile olma görevi görür. Yaratıcı tarafından şefaate vesile olmak ağaca, sebzelere, hayvanlara ve kâinattaki gördüğümüz tüm yaratılmış şeylere verilmiştir. Yaratıcı dilemedikçe hiçbir şey şefaate vesile olamaz. O, dilediği şekilde, dilediği şeyi şefaate vesile olacak biçimde yaratır.

Yaratıcıyı tanıma süreci, soluduğumuz hava gibi sıradan gözüken varlıkların varlığını sorgulamakla başlar. Akciğerlerimizi temizleyen hava, Yaratıcısı adına şefaat etmektedir. Yaratıcı onu bu amaçla kullanır. Eğer Peygamberin (SAV) şefaatine talipsek önce onun yolunu nasıl takip edeceğimizi öğrenmemiz lazım. Bunun için de getirdiği mesajı ve hayatına uygulama biçimine müracaat etmeliyiz. Böylece onun mesajını hayatımıza taşıdığımızda onun şefaatinin ne manaya geldiğini bizzat yaşayarak idrak edebiliriz. Onun getirdiği mesaja göre ahiret inancı, burada ve şimdi tecrübe etmemiz gereken bir duygudur. Yine, burada mesaja uygun bir usul takip etmeden ve mesajın manasına uygun bir anlayışa sahip olmadan, kendiliğinden mucize şeklinde bir şefaat gerçekleşmez. Peygamberin dünya görüşünü anlamadan, öğrettiklerini hayata uygulamadan insanın hayatı değişmez. Şefaate ancak bu usulle varılabilir. Bu usulle varılan anlayışa göre, insanın varlığı ve kendisi hakkında hüküm verme yetkisi yalnızca kâinatı yaratana aittir. Tüm insani özellikler ve yetenekler de O’na aittir. Her şeyin varlık kaynağı O’dur. O, yarattığı varlıklarda kendi özelliklerini yansıtır ki, bilinçli bir varlık olan insan Rabbini tanısın. İnsan bu hakikati Peygamber’den (SAV) öğrendiği ölçüde varlığında emniyete ulaşır. Bu anlayış ölçüsünde, insanın kendisini ve kâinatı var edip ayakta tutanın yalnızca kâinatın Yaratıcısı olduğunu kavrar. Nihayetinde, varlığının O’ndan geldiğini, O’na ait olduğunu ve yegâne güven kaynağının O olduğunu idrak ederek huzur bulur.

İnsan, kendisine verilmiş olan yetenekler ve kapasiteye bağlı olarak, kendisini Kur’an’ın mesajına uygun biçimde terbiye ettiği ölçüde Rabbinin özelliklerinin tezahürlerini görebilir. Peygamber’in (SAV) insana şefaat etmesi demek, insana Varlık Kaynağını tanıyarak ve varlık gayesini anlayarak yaşamasını sağlayacak bir anlayışın örnekliğini göstermiş olmasıdır. Yani insan, Rabbini tanıyıp varoluş amacını idrak ettiği ölçüde şefaat ve huzura nail olur. Bu şefaat sayesinde insan, hiçbir şeyden rahatsız olmaz, daima mutlu olur, varlığının ve diğer tüm varlıkların Mutlak olan Yaratıcıya ait olduğunu idrak ederek emniyete kavuşur. Bu ruh halinin sürekliliğiyle insan, dünyada Cenneti yaşar. Peygamber (SAV)’den ögrendiği şekliyle Rabbini tanıyarak huzura ermek Peygamberin insana şefaat etmesi demektir. Peygamber (SAV), Yaratıcı tarafından insana vahyedilen tüm mesajların canlı bir timsalidir. Mesajın tümü insan için Peygamberin (SAV) hayatında özetlenmiştir. Onun mesajı, diğer tüm peygamberlerin mesajlarının hasılasıdır. Önceki devirlerde insanlara rehberlik eden mesajların hepsinin özeti İslam’dır. Buradan hareketle, insan hangi devirde olursa olsun içinde bulunduğu şartları dikkate alarak mesajın nasıl anlaşılması gerektiğinden kendisi sorumludur. Tevhidi idrak etmenin pratik örneğini Peygamber’in (SAV) hayatında görür fakat kendi şartlarına nasıl uygulanacağını ise bizzat araştırarak öğrenir.

Peygamberin (SAV) örnekliğini anlayarak hayatına tatbik etmeye talip olan bir insan köklü bir değişime hazır olmalıdır. İçinde yaşadığı sosyal ve kültürel ortama göre pek çok yeniliği yaşaması gerekir. Tevhid mesajını bu hayat şartlarında tecrübe ederek yaşamazsa bu hayattan sonraki var ediliş biçiminde de yaşayamaz. Tıpkı bir marangoz çırağının mesleki uygulamaları yapmadan marangoz olamaması gibi, insan da ebedi hayata namzet olmanın gereklerini yerine getirmezse böyle bir hayatla yüzleşemez. Öyleyse bu, hayati bir meseledir. Her insanın hayattaki en önemli gayesi, bu hayattan sonra ne olacağına anlamlı bir cevap bulmasıdır. Özellikle bunun için çalışmak gerekir. Kur’an insana, inanç konusunda kendisini eğitmesini öğütler. Böylece, Yaratıcıyı tanıma bilinciyle yaşamayı öğrenmeye teşvik eder. Çünkü insan öldüğünde artık eğitim bitmiş, bir okul olan bu dünyadan mezun olmuştur. Ruh, bedenden ayrılmadan yani ölümden önce Rabbini tanıma eğitimi alabilir. Hayat insana, burada ve şimdi eğitilmesi için verilmiştir. İnsan manayı, ancak ruhuyla idrak edebilir. Ruh, parçalanabilen maddi bir varlık değildir. Kanun gibi değişmez bir özelliği vardır. Örneğin su, dünya şartlarında hep belli bir sıcaklıkta donar. Bu olay, her zaman Yaratıcının iradesine göre, belli bir düzen içinde gerçekleşir ve değişmez. Benzer şekilde, ruh da değişmez bir kanun gibidir. İnsanın cismi yani bedeni ölür. Ancak, değişmez bir kanun olan ruh ölmez, varlığı devam eder. İnsanın ruhunu bu ölmezliğe alıştırması için hayattayken tevhid mesajını ona tanıtması gerekir.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Ayatul-Kursi – Part 3 –03/02/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın