Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (08. 05. 2026) Kur’an Çalışmaları dersinde “ibadet” kavramıyla ilgili olarak verimli müzakereler gerçekleşti. Önceki haftalarda Kur’an’daki “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız” (Bakara 21) ayeti etrafında, diğer tefsirlerdeki açıklamaların paylaşılmasının ardından, bu hafta Risale-i Nur’daki ilgili parçalar gündeme getirildi, bunlardan bazıları üzerinde, faydalı tefekkürler paylaşıldı. Ben şimdilik bunlardan birisine işaret etmekle yetinmek istiyorum.
Risale-i Nur’da, namazın beş vakte tahsis edilmesinin hikmetlerinin anlatıldığı bölümde şöyle deniliyor: “İbadetin mânâsı şudur ki, Dergâh-ı ilahîde abd kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp, kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i semadâniyetin ve rahmet-i ilahîyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir” (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkinci Nükte).
Moderatör bu kısa parçayı okuduktan sonra özetle şöyle söyledi: “Görüldüğü gibi müellif burada, ibadetin mahiyetiyle ilgili olarak, kulun ‘kusur’unu görmesi, ‘acz’ini anlaması, ‘fakr’ının farkında olması, ‘kusur’unu görmesi olmak üzere üç hususa vurgu yapıyor. Kulun ‘kusurunu görmesi ‘ insanî ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezliğini anlaması, ‘aczini bilmesi’ yaratma kabiliyetinin olmadığını anlaması, ‘fakrını fark etmesi’ de varlığını devam ettirme özelliğinin bulunmadığını anlaması demek oluyor. Bu üçünü birleştirdiğinde kul, kendi hiçliğini anlar, bu yolla Ona yönelir diye düşünüyorum. Hani insan bir şeye ‘ben buyum’ der ve imza atar ya, ibadet de bu yönü bakımından kulun kendi gerçeğini görüp kabul etmesi ve sonunda da kendisini var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, varlığının devamını sağlayan Yaratıcısını tanıyıp itaat etmesi demek oluyor. Çalıştığımız tefsirlerde bunu göremedik ama bilmiyorum başka tefsirlerde bu gibi veya buna yakın ibadet tarifi yapan müellifler var mı? Var veya yok, en azından ben insanın insaniyetine uyan, kendi gerçekliği ile örtüşen bu tarifi Risale-i Nur’dan öğreniyorum ve bana çok hakikatli geliyor.”
Ardından başka bir müzakereci önceki derslerde çalışılan bazı tefsir kaynaklarına referansta bulunarak ibadet hakikatinde şirkten uzaklığın çok önemli olduğunun belirtildiğini, bazı ayetlerde açıkça müminlere “şirkten uzak olarak Allah’a ibadette bulunmanın vurgulandığını” aktardı ve şunu paylaştı: “Şirke bulaşmadan ibadet etmek çok önemli. Öyle ki Kur’an-ı Hakim bazen şirki ibadetin karşıtı olarak konumlandırıyor. Eserlerinin neredeyse her yerinde tevhid hakikatini temellendiren müellifin burada yani ibadet tanımıyla bağlantılı olarak zikrettiği kemal-i rubûbiyet, kudret-i samedâniyye, rahmet-i ilahîye gibi kavramların aynı zamanda tevhidî hatırlatmalar olduğunu düşünüyorum.”
Daha sonra başka bir müzakereci de şunları ifade etti: “Metinde ‘kulun kusurunu görmesi’ ile ilgili olarak müzakerelerde hem ‘kulun yetmezliği’ hem de ‘kulun kendini sıfırlaması’ tabirleri kullanıldı. Bana ikinci kullanım daha doğru gibi geliyor. Çünkü ‘yetmezlik’ ifadesinde kula bir hisse veriliyor, ne var ki bu hissenin az olduğu, yetmediği veya yetmeyeceği çağrışımı akla geliyor. Oysa dikkatli düşündüğümüzde var olmada, yaratmada, varlığı devam ettirmede, ihtiyaçları temin etmede kulun hiçbir hissesinin, hiç payının olmadığı gayet açık. İnsanlar ancak ihtiyaçlarının karşılanması için kendilerine tanınan alanda talepte bulunma anlamında tercih yapabilirler. Mesela, tarlayı işlemek ve ardından da hazır yaratılmış olan tohumu, suyu, gübreyi toprağa koymak bir yaratma değil, bilakis yaratılması için Yaratıcıya bir ‘dilekçe’ verme, bir talepte bulunma anlamındadır. Bitkinin varlık aleminde yetişmesi için bu tercihi yapan kişi hiçbir etki sahibi değildir. Bir dilencinin elini açıp yardım dilemesi kendisine verilen, -diyelim ki, 100 liralık bir sadakada kendisinin fiziki anlamda bir payı olduğu anlamına gelmez. Zira 100 liranın tamamı sadakayı verene aittir. Yani dilenci kendisine 100 lira verilmeden önce bu 100 liranın ancak sıfır lirasına sahip idi. İlk aklıma gelen husus bu idi…”
“İkinci husus ise şu: Metne baktığımız zaman burada tam olarak bir ibadet tanımının yapıldığını görüyoruz. Bu tanımda ibadetle ilgili olarak bir ‘nefy’ var, bir de ‘ispat’ var. Hani, Ha-mim derslerinde zaman zaman kelime-i tevhidin nefy ve ispat olmak üzere iki kısımdan oluştuğu, önce varlıklarda gördüğümüz özelliklerin hiçbirinin kendi kaynağının varlığın kendisi olmayacağını anlar (lâ ilahe), sonra da bu özelliklerin arkasında mutlak bir Kaynak olmalıdır (illâllah) deriz ya, ibadette de önce nefye, sonra ispata geçiyoruz diye anlıyorum. Yani kulun önce kendi gerçeğini görmesi, acz ve fakr sahibi olduğunu anlaması, bunu çok iyi şekilde içselleştirmesi gerekiyor. Bu birinci aşamayı teşkil ediyor. Bu aşamadan sonra kulun, -metindeki ifade ile ‘kemâl-i rubûbiyet, kudret-i samedâniyet ve rahmet-i ilâhiyi’ görmesi gerekiyor. Bilindiği gibi rubûbiyet yetkinlik verme, aşama aşama en uygun şekilde gelişimini sağlama, sahip olma, terbiye etme… gibi anlamlara geliyor. Bu bağlamda insan anne-karnından şu anda bulunduğu döneme kadar her evrede en güzel şekilde donatılıyor, yetiştiriliyor ise, insanın bu gerçeği görmesi yani bunun ‘Onun kemâl-i rubûbubiyetini gösterdiğini’ bilmesi, hissetmesi icap ediyor. Bu da ibadetin ulaştırdığı ‘ispat’ aşamasını ifade ediyor. Kulun kendi gerçekliğini görmesi doğru bir sonucun ispat edilmesini sağlayan zorunlu bir aşamayı oluşturuyor. Kendi gerçekliğini görmeyenler veya görmek istemeyenler bu zorunlu sonuca ulaşamazlar. Böylece anlamsız, amaçsız bir hayat yasamaya kendilerini mahkum etmek zorunda kalıyorlar. Son iki asir seküler filozofların tümü bu anlamsızlığı dile getiren ve anlamsız yaşamayı öneren çelişkili yorumlarıyla insanlığa yol gösterdiklerini sanıyorlar.”
Müzakereci şöyle devam etti: “Metindeki kudret-i samedâniyye tamlaması da ‘acz’ime karşılık Yaratıcının mutlak kudretini görmek gerektiğine işaret ediyor. Ben, düşündüğümde, bana bakan boyu itibariyle güçsüzüm ama anlıyorum ki, madem ben var edilmişim ve varlığımın devamı için gerekli ihtiyaçlarım hazırlanmış, beni yaratan, bütün alemleri yaratan, alemlerin varlığını devam ettiren nihayetsiz kudret sahibi bir Kaynak olmalıdır, bu gayet açık. Duygu sahibi bir varlık olarak bunu aynı zamanda hissetmem, duygularıma da yansıtmam gerekiyor. ‘Rahmet-i ilahî’ tamlaması da bana ibadette Mabudumun yani ibadet ettiğim Kaynağın ayrı bir tecellisini hatırlatıyor: Her çeşit ihtiyacımın karşılıksız olarak en güzel şekilde gerçekleştirilmesi! Beni yaratan O, beni yaşatan O, benim bedenimin ve duygularımın ihtiyaçlarını karşılayan O. Anlıyorum ki, Onun bütün bunları karşılıksız olarak bana vermesi, bana ihsan etmesi Onun rahmetini gösteriyor. Metin, işte ibadeti tanımlarken önce bizim, kendimize bakan yönümüz açısından sıfırlığımızı, acizliğimizi, fakirliğimizi görmemiz, sonra da Onun mükemmel rubûbiyet, sınırsız kudret ve eşsiz rahmeti karşısında hayret ve muhabbet ile secdeye gitmemiz olduğunu söylüyor. Demek ki ibadetin tanımı ile ilgili olarak metin bize üç hususu hatırlatıyor; a) kendi gerçekliğimizi görmek, b) Yaratıcının rubûbiyet, kudret ve rahmetini görüp anlamak, c) sonunda hayret ve muhabbetle secdeye gitmek. Gerçekten çok dikkat çekici bir ibadet tanımı bu! Demek ki kendi sıfırlığımızı görüp buna mukabil Onun mutlak kemal ve rahmetini fark ederek Ona hayret ve muhabbetle secde edeceğiz. Bu tarife göre ibadette ‘hayret’ ve ‘muhabbet’ çok önemli bileşen olarak görünüyor, zımnen hayret ve muhabbet içermeyen ibadetin kâmil anlamda ibadet olmadığına, secdenin de kuru, şeklî bir mahiyet taşıyacağına işaret ediliyor. Aslında alışkanlık perdesini aşarak kainata baktığımız zaman hayrete düşmemek mümkün değil. Hem mikro alemde hem makro alemde o kadar aşikar bir düzen, o kadar göz alıcı bir güzellik, o kadar muhteşem bir sanat var ki hayret etmemek, hayran olmamak mümkün değil! Sivri sineğin kanadından arının gözüne, kuşların beden yapısından balıkların yüzgecine, güneşin harikalığından yıldızların parlaklığına kadar şey bizi alıp götüren, hayretten hayrete sokan muhteşem bir yaratılışa şahit kılıyor. Böyle bir yaratılış karşısında ‘hayret’ etmek hatta hayretten hayrete girmek son derece insanî bir özelliktir…”
“Muhabbete gelince, bu da yine insanî gerçekliğimizle uyumlu olarak istisnasız bütün varlıklarda gördüğümüz ‘olağan üstü güzellik’, ‘tarifsiz mükemmellik’ karşısında Sanatkara kalbimizin akmasını, sevgi duygumuzun coşmasın ifade ediyor. Hem hayrette hem de muhabbette insandan insana değişen sayısız mertebeler olduğuna göre, bu bağlamda ibadetin de sayısız mertebeleri olmalıdır. Her halde şöyle diyebiliriz: Hayret ve muhabbetimiz hangi ölçüde ise secdedeki kalitemiz yahut ibadetteki derecemiz de o nispettedir.”
Daha sonra başka bir müzakereci de şu notları gündeme getirdi: “Önce müzakerelerde geçen ‘sıfırlama’ ve ‘hiçlik’ gibi kelimelerin çağrıştırdığı bir hususa işaret edeyim: Bu kelimeler kimileri tarafından ‘varlık inkar mı ediliyor’ diye tehlikeli bulunabilir. Hayır! Burada kimse bu kelimeleri bu anlamda kullanmadı. Biz kendimizi veya varlığı bir çeşit ‘yokluğa sarıyor’ veya varlığın varlığında şüphe içinde bulunuyor değiliz. Burada kendimizin var etme, yaratma, varlığımızı sürdürme gibi fonksiyonumuzun olmadığını görüyor, bunu söylüyoruz. Öte yandan, metinde ifade edilen ‘acizliği’ var etmede hiçbir etkenliğimizin olmaması, ‘fakirliği’ başta vücuda gelme olmak üzere gerek kendimin gerekse kanattaki varlıkların varlığını sürdürmede hiçbir kudrete, hiçbir imkana sahip olmaması, başka bir ifadeyle ‘muhtaç olması’ diye anlıyorum. Bu sebeple biz Fatiha’da ‘iyyâke nesteîn: yalnız Senden yardım diliyoruz’ derken bu alemin tümünün hem varlığında, hem varlıklarını devam ettirmede, hem de ihtiyaçlarını karşılamada etkiye sahip hiçbir şeyin bulunmadığını ifade ediyoruz.”
Şöyle devam etti müzakereci konuşmasına: “Diğer taraftan metinde dile getirilen, önceki müzakerecinin de altını çizdiği ‘hayret ve muhabbet temelli secde’ konusu bana da çok önemli geliyor. Bana göre de, -tam da denildiği üzere-, hayret ve muhabbet olmadan secde olmaz. Zira secde fiziksel olarak başımızı yere koymak değildir. Önce aklımız yani zihin dünyamız, varlığı inceleyerek ihtişamı ve rahmeti görecek sonra da duygu dünyamız bu ihtişam ve rahmet karşısında mest olup adeta kendinden geçecek, bedenimiz de bunun tezahürü olarak eğilecektir. Gerçek secde bu olsa gerektir. Derler ya ‘aşk olsun’ diye. Ben de ‘böyle secde edene aşk olsun’ diyorum. Dileriz ki, Rabbimiz böyle secdelerden hissemizi ziyade kılsın.”
Ders, ibadet hakkında Risale-i Nur’un başka yerlerinden yapılan iktibaslar ve onların müzakeresi ile gayet verimli şekilde devam etti. Allah razı olsun.


