Yansımalar

“Karz-ı Hasen” (Güzel Bir Borç)

“Karz-ı Hasen” (Güzel Bir Borç) | Ha-Mim

İnsan-evren ilişkisinde dikkatimi çeken ve sürekli hatırlamam gerektiğine artık tam inandığım bir nokta var. Evet, evren kendi içinde tutarlı bir fizikî yapıya oturtulmuş. Bilinçli ve sorgulayan insan için çok anlamlı görünüyor. İnsan da kendi içinde fizikî yönden tutarlığı olan ve fakat insanî duygularında sürekli dalgalanan, gel-gitler yaşayan bir özelliğe sahip gibi görünüyor bana. Bunlar benim kendimde yaşadığım hayat sorgulamaları sonucudur.

Kendimi gözlemliyorum, her şeyden önce anlamlılık arıyorum ve hemen arkasından mutluluk arayışına giriyorum. Hissedebildiğim kadarıyla, ne kadar geniş olursa olsun, bu evren içinde sınırlanmışım. Kendimi ise evrenin içine sığmaz bir duygular yumağı olarak görüyorum. Arayışımı önce evrene yöneltiyor ve onun yapısı ile kendimin yapısı arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum. Ki sonucunda, kendim ile evrenin içindeki pozisyonum arasında anlamlı bir diyalogu gerçekleştirebileyim. Evet, evrende olup bitenler bir amaç içinde gerçekleşiyor ve fakat fizikî yapımın bu amacı hedefleyecek bir özelliğe sahip olmadığını da görüyorum. Amaçlılıkla çelişkili bir durum bu! Benim gözlemlediğim bu çelişkinin de bir amacı olmalı. Bu işleri evirip çeviren bilinçli birisi olmalı ki hem amaçla dolu bir evren var etmiş ve hem de bir noktada bana çelişkili olduğumu gösterecek özellik vermiş. İşte ben bunun farkında oluyorum bu özellik sayesinde.

Sorunum burada bitmiyor. Benim bu evren ile doyumsuzluğum var, bu sorunuma bir çözüm bulmalıyım. Kim ise bu bilinçli varlık kaynağı, beni neye böyle kabına sığmaz var etmiş ki? Bu soru beni tekrar bir sorgulamaya zorluyor. Görüyorum ki sonsuz mutluluğu içeren gereksinimlerle donatılmışım. Gereksinimlerimin ancak bazıları karşılanıyor bu evrende, bazıları karşılanmıyor. Bu işin içinde bir iş var. Karşılananlarla ne kadar mutlu olursam, acılarım daha büyük oluyor. Küçük bir miktar parayı kaybedenin çektiği acı ile çok değerli gördüğü miktarı kaybeden kişinin acısının farkını siz düşünün!

Elde ettiklerimi ne kadar çok değerli görürsem, bu evrenin ve kendimin fiziksel sınırlılığı, doyum beklentilerimin karşılanmaması beni o oranda ağır acılar içinde bırakıyor. Çözümü olmalı, çünkü benim yapılışımın özünde böyle bir gereksinim var. Bu gereksinim duygusu da benim varlığıma eklenmiş. Ben kendimi yapmadım ki! Beni bu gereksinim ile yaratan bana çözüm önermezse kendi yarattığı ile çelişir. Oysa evren böyle bir çelişki içinde olan bir Yaratıcısının tanıklığını yapmamaktadır. Onun rehberliği olmalı ve ben Onu aramalıyım. Evren benim bu sonsuz mutluluk isteğime yanıt vermiyor. Onun gösterdiği rehberlik altında hayatımı tamamlanmış bir anlamlılık ve doyum ile yaşayabilirim ancak. 

Bu sorulara rağmen hayatımı sürdürüyorum. Fakat hayatımda yaptığım işlerin fizikî varlıkları bana bir anlam katmıyor, benim onlarla ilişkimin niteliği ve benim bilinçli sorgulamalarımın anlamlı yanıtlarını, o işlerin içinden benim çıkarıp bulmam gerekiyor. Dikkat edince anlamlılığın işaretleri o işin içinde görünüyor. Her iş aynı nitelikte ve oranda anlamlılık gerektirmeli, eğer evrenin varlığı anlamlı ise. O yaptığım işin bana anlamlılık katması için kendim ile iş arasındaki ilişkinin değerlendirilmesine yardımcı olacak, evren bir yanda, insanın sonsuz mutluluk gereksinimi diğer yanda olan bu çelişkiden kurtaracak ancak yine ben ve evrenin bilinçli Yaratıcısı olabilir. Bunu en azından görevlendireceği hayat öğretmenleri aracılığı ile yapmasını beklerim. Öyle ya ben öğrenerek gelişen bir varlık olarak yaratılmışım.

Bu hayat öğretmenlerine “Allah’ın elçileri, peygamberler, resuller” ismi verilir. Bu hayat öğretmenlerinin görevi, hayatımda Yaratıcım ile nasıl bir ilişki içinde bulunabileceğimi, yine Yaratıcımın yaptığı konuşma aracılığı ile bildirip beni bu çelişkiden kurtarmak için eğitmek olmalı. Her toplumun kendi fiziksel koşulları altında bir yaşam tarzı vardır. Bu öğretmenler insanların tümüne hangi fiziksel koşullar altında olursa olsun, insan-evren ilişkisinde Yaratıcının amacına en uygun olan yaşam tarzının prensiplerini öğretirler. Bu prensiplerin bütününe “şeriat” denir. Şeriat; anlayış, kavrayış, anlamlılığın nereden çıkacağını göstermekten tutun, pratik hayattaki fizikî davranışlarımızın hedeflerini ve sınırlarını çizmeye kadar giden geniş bir yelpazeyi içerir. Öğretmenler bu kurallar bütünü olan şeriat ile hayatın hem öğretmenleri ve hem de ustabaşıları olmalılar. İnsan olarak ben böylesi bir eğitimden geçme gereksinimini kendimde görüyorum.

Bu yelpazenin bel kemiğini oluşturan esası, ben kendi hayat tecrübemde şöyle sezinliyorum: Evreni ve evren içinde beni yaratan ile benim bir ilişkiye geçmem gerekir, ki Ona bu ilişki aracılığı ile ulaşabileyim. Bu ilişkinin ise ancak kendimi ve Onu tanıyabildiğim kadarıyla gerçekleşebileceğini anlıyorum. Bu ilişkiye, kul-Yaratıcı ilişkisi, toplumda bilindiği sözcüğü ile “kulluk” denilir. Yaratıcın bizzat kendisinin yaptığı konuşma metninde “ubudiyet” diye özetleyebileceğim “abd-mabud” ilişkisi olan bir diyalogdur bu! Yaratıcımın konuşmasında, bu ilişkinin nasıl kurulacağının yüzlerce örnekleri bulunduğunu da öğreniyorum.

Bu diyalogun Yaratıcının sözlerinde dile getirdiği çok önemli bir özelliği vardır. Bu özelliği de Kur’an’ın şu cümlesinde (ayet denir) güzel, anlaşılabilir bir şekilde ifade edildiğini görüyorum.

 مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ

“Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onun verdiğini kat kat arttırır ve onun için değerli bir ödül de vardır.”(57: 11)

Bu ayetin içeriğini, değişik bağlamlarda, bağlamının gereğine göre, hayat şartlarındaki değişik görünümlerini ifade eden ayrıca başka ayetlerde de görmek mümkündür (mesela bk. 2: 245; 57: 18; 64: 17; 73: 20). Şimdilerde Yaratıcının hediyelerinden birisi olan teknoloji ile artık herkes kolayca bu ayetlere ulaşıp bağlam çalışması yapabilir.

Biliyorsunuz, “borç” birisine geri ödenmek üzere verilen mal, eşya veya paradır. “Güzel bir borç” ifadesi ise “karşılık beklenmeden verilen borç” demektir. Borç veriyorsunuz ve fakat mutlaka karşılığının geri verilmesini zorunlu görmüyorsunuz. “Verebilirse, versin, veremezse vermesin,” demeye geliyor. Şu sonunu getiremediğimiz evrenin en ince noktasında bile sonsuz özellikleriyle kendisini bilinçli insana tanıtan Yaratıcının bir şeyi verememesinden bahsetmek, gözlemlediğim varlık aleminin tanıklığında altında mümkün görülmüyor.

Peki neden böyle bir ifade kullanılıyor öyleyse?

Yaratıcının konuşması insana, insanın kapasitesi çerçevesinde hayat rehberliği yapması içindir. İnsan, hayatını anlamlı yaşamak, varlığından mutluluk duyarak hayatını sürdürmek ihtiyacı ile yaratılmıştır. Bu ihtiyacını en kısa ve en doyumlu bir şekilde yaşaması için gerekli yöntemleri içeren bu konuşmayı insan kendi koşulları içinde anlamlandırabilir. Ben kendim için düşünüyorum, bir iş yaptığım zaman o işin bende sonsuza dek karşılığını bekliyorum. Yalnızca ben ölünceye kadar bana faydası olan bir ilişki ağı beni bir insan olarak tatmin etmiyor. “Ehh, şöyle şöyle işler yaparak bugünüm geçti, bitti, gitti, bir daha geri gelmeyecek, benim o günümün ölümü ile birlikte tamamen geçmişte kalıp yok olup gidecek” ise ben kendimi bir çelişki, bir isteksizlik içinde buluyorum. Bu duygunun öldürülmesinin bir koşulu var. Ona dikkat etmem gerekiyor. Ben kendimi “Zaten öleceğim de şimdi ölünceye kadar hayatın tadını çıkarayım, geçmiş günlerin kalıntılarını aramakla hiç mi hiç uğraşmadan yaşayıp gidiyim” diyerek insanî beklentilerini öldürmüş, kötürümleştirmiş olmayayım. Bu takdirde yalnız bugünkü edindiğimin mutluluğu ile geçmişe ve geleceğe bakmadan “yaşadığım ân’ın mutluluğunu arama” felsefesi ile yetinemiyorum. Ben insanım, belki başka yaratıklar böyle yaşayıp gidiyor olabilirler. Benim insanî duygularım bundan doyum hissetmiyorlar; sonsuza açılmak istiyorlar.

İşte bu noktada Yaratıcı yardımıma koşuyor: 

”Senin varlığının kaynağı Benim, hayatı veren de Benim, Benimle ilişkilendir hayatını, Benim bilincimi taşıyarak hayatını yaşa, ne yaparsan yap, mutlaka Benim o işin yaratıcısı olduğumu bilerek yaparsan o işi Benimle ilişkilendirirsin, Beni bulmak için yapar, Beni tanımak için yaparsan, fark edersin ki o işi ve ürününü Ben yaratıyorum, sen yaratamazsın. Dikkat et, fark edersin ki, sen o işin ürününü yaratmıyorsun, Benim yarattığım evren koşulları içinde, yaratılması için Bana müracaat ediyorsun. Evreni yaratırken sana öğrettiğim yaratılış kurallarına uyduğunu anlarsın. Bu uyuş Bana müracaat demektir. Sana verdiğim bilinç ile farkında ol ki, bu müracaat evrene değil, evren aracılığı ile Bana müracaattır. O zaman hayatının anlamını tadacak ve kendinden, yaptıklarından memnun olacaksın. Değilse, sana verdiğim ebedi mutluluk gereksinimin kaynağını evrende bulamazsın, çünkü evreni senin için, senin Beni bulman ve Benim ile diyalog halinde yaşaman için yarattım.” 

”Haydi gel, Benimle olan bilinçli diyalogunu kur, o zaman anlayacaksın ki, sen bu yaptığın işlerin karşılığını vermem için Bana sunuyorsun. Ben de bunu anlarım. Fakat dikkat et, mutlaka karşılık verecek beklentisi ile evrende iş yaparsan, o zaman sanki Benimle pazarlığa girmiş ve Bana diretme tavrını takınmış olursun. Benim yarattığım bir varlık olarak Bana diretemeyeceğini bilmelisin. Fakat sen, Benden karşılık bekleme duygusunu kullanarak yaptığın işin sonsuza uzanan karşılığını vereceğimi sana müjdelemek için bu haberi elçilerim aracılığı ile bildiriyorum. Elçilerim senin gibi bir insandırlar. Onlar hayatlarında uyguladılar. Senin de kendi hayatında uygulayabileceğini sergilediler…”

”Haydi ver artık Bana bir “güzel bir borç”. “Borç”, senin karşılığını beklediğin bir iş demektir. “Güzel bir borç” karşılığını mutlaka vereceğimin pazarlığı ile yapılan bir iş özelliği taşımamalı. Sen yaratılmaya muhtaçlığını bilirsen, Beni iyi tanırsın. Benim de hiçbir şeye muhtaç olmayan bir mutlak, sınırsız güçlü, şefkatli, adil, merhametli olduğumu anlarsın. Ben sınırsız, mutlak olduğum için benim geri ödemem de sınırsız, mutlak olur, değil mi? İşte senin sınırsız mutluluk beklentine yalnız ve yalnız Ben karşılık verebilirim. Benim sonsuzluğumun bilincinde olarak hayatını Benim adıma, Beni tanıyarak yaşayanlara Ben, sınırsız mutluluğun tadını yaratırım. Yaptığın her işte sınırsız ödül böyle garanti edilebilir…”

”Anladın, değil mi? Anlamadı isen, dön bir daha bak kendine ve evrene ve bunların yaratıcısı olmalı mı, diye tekrar sorgula, sonunda anlarsın, Ben sana anlayacak kapasite verdim. Verdiğim kapasite kadar sorumlusun. Haydi verdiğim fırsatları değerlendirerek hayatınızı sonsuz mutluluk ile yaşayın. Siz memnun oldukça Ben de sizi yaratmaktan memnun olurum. Bu Benim sonsuzluğumun gereğidir.”

İse tam da insanın beklediği bu sonucu üreten ilişkiye “kulluk” veya “ubudiyet” denir. Kulluk bilinci olmadan yaşanan hayata ben şahsen hayat diyemem, ancak işkence kaynağı derim. Çünkü bütün insanî duygularım sonsuzu isterken, sonsuzun farkında olmadan yaşanan hayat insaniyetimi, insanî duygularımı kötürüm ediyor. Ben çekemem böyle bir hayatı! Çekebildiğini iddia edenler varsa onlar için hayırlı olsun derim. İnsaniyetimle değil de kendimi bir canlı varlık olarak görüp “ölünceye kadar hayatın tadını çıkar” anlayışıyla yaşadığım zaman, kendimi koşullandırarak ân’ımın tadını çıkarma çabasıyla geçmişimi ölü, geleceğimi belirsiz bir hayat yaşadığımı algılıyorum. Ben buyum, kendimi inkar edemem! Herkes kendisinden sorumlu! Ne istiyorsam onu seçmekte serbest yaratılmışım. Ben sonsuz ile beraberliği sağlayan kulluk ilişkisi içinde yaşamakta bir anlam görüyorum. Bu hayat benim, sorumluluğunu bana vermiş Yaradanım. İyi de etmiş, memnunum! Umarım O da benden memnundur!

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın