Kur’an’da ifade edildiği üzere “Ramazan Kur’an’ın indirildiği ay” (Bakara 185) olduğu için müminler bu ayda Kur’an’la daha çok meşgul oluyor, daha çok okuyor, daha çok münasebet kuruyor. Bu meşguliyet çoğu zaman ve çoğu yerde Kur’an’ın “yüzünden tilaveti” şeklinde gerçekleşiyor olmakla birlikte bazı yerlerde, bazı şahıs ve muhitlerde onun anlamına yoğunlaşmaya yönelik çabalar de sergilenmiyor değil. Ha-mim çevresi ile de ilişkili olarak Ramazanın birinci gününde başlayıp devam eden, daha sonra da devam edeceği söylenen “Understanding the Kur’an Today” programı da bunlardan birisi. Dijital ortamda İngilizce olarak yapılan fakat Türkçe versiyonlarına da ulaşılabilen program, Kur’an’ın özellikle günümüze bakan mesajlarını anlama açısından hem temel anlama prensiplerini gündeme getiriyor hem de ayetlerin pratik hayatımıza nasıl canlı, doğrudan, güçlü mesajlar verdiğinin örneklerini sunuyor.
Serinin ilk programlarında Ramazan ve oruç kavramları işlendi, ardından kısa bir tefsir tarihi turu yapıldıktan sonra tefsir çeşitleri ve “Kur’an ilimleri” hakkında özet bilgiler paylaşıldı. Ardından Kur’an’ı anlama açısından merkezî bir önemi bulunan “Kur’an’ın tarifi” konusuna geçildi. Klasik tanımların dışında, bu konuda fizikî gerçekliğe ve insan psikolojisine uygun zengin bir tanım listesi veren Risale-i Nur’a da referansta bulunularak dikkat çekici tanımlar dile getirildi. Üzerinde en çok konuşulan tanımlardan birisi “Kur’an’ın kainatın tercümesi” olduğu yolundaki tarif idi. Şöyle söylendi:
“…Kur’an, kainatın tercümanıdır. Evet, kainatın tercümanı. İlâhî kelâm, bir kitaptan sonsuz denecek kadar daha çok bilgi akan o muazzam kâinat kitabının insanın anlayabileceği sözlü bir dile çevirerek yapılan bir açıklamasıdır. En başta şunu kavramalıyız: Kur’an kendisini ‘kâinatın Yaratıcısının kelâmı’ olarak takdim eder. Kainat şöyle der: ‘Benim bir Yaratıcım var, fakat bunu sana sözlü olarak anlatamam.’ Nasıl bir lezzetli yemek sözlü olarak değil fakat varlığıyla ağız ve dili aracılığı ile lezzetli yapıldığını bildir, bir bina da mimarının kabiliyetini varlığıyla ilan eder ise Kur’an da sözlü açıklamaları ile, o sessiz kitabı konuşan bir kitaba dönüştürür. Bu yaklaşım şu demektir: Kur’an’ı, kainatın Yaratıcısının konuşması olan bir kitap olarak okuyun. Kainatı da Yaratıcısının kendisini, yaptığı fiil (iş) ile tanıtan bir eseri olarak okuyun ve ikisini birlikte değerlendirin. Kainat bir kitaptır; anlamlı bir yaratılıştır. Kur’an ise o kitabı sözlü dile çevirerek insanların anlayacakları konuşma diliyle kainatın ne demek istediğini açıklayan beyandır.”
Daha sonra “Şimdi Kur’an’ın bu konuda ne söylediğine bakalım” denilerek bazı ayetler ışığında söz konusu tanım pekiştirildi, detaylandırıldı. Ben bunları ilgili ders kayıtlarına havale ederek bu tanım etrafında zihnimde geçen bir çağrışıma işaret etmek istiyorum. Kur’an kainatın bir çevirisi ise kainat yani evren asıl kitaptır. Kitap “anlamlı yazılardan oluşan sayfalar demeti” olduğuna göre, kainatın kitap olduğunu teslim edebilmek için “anlam” yahut “anlamlılık” arama mecburiyeti var. Bu çerçevede kendi varlığımdan başlayarak çevreme, dünyaya, -okuduğum kadarıyla- gökler alemine baktığımda her şeyde bir amaç, bir yarar, bir hedefin gözetildiğini görüyorum. Söz gelimi, -en basit örneği ile-, elimdeki parmakların sayısı, yerleri ve eklem özelliklerine baktığımda çok işlevsel olduğu açık. Bulutlara, yağmurun yağmasına, yağmurun toprağı sulayarak ürünlerin yetişmesine vesile olmasına baktığımda da yine işlevselliği, faydayı, amacı görüyorum. Yine gökyüzüne, mesela güneşe, güneşin dünyamız ile mesafesine, gelen ışınların zararlı olanlarının ozon tabakasında süzüldüğüne, ısı ve ışık miktarına, bunun göz bebeğimle ilişkisine… baktığımda yine aynı sonuçların söz konusu olduğunu anlıyorum. Demek kainat ve kainattaki her bir varlık amaçlı, ölçülü, işlevsel olduğuna göre, bunları cümle veya sayfa en nihayet bir kitap olarak düşünmek son derece makul görünüyor. O halde kainat bir kitaptır, çünkü her varlığı, her türü, her katmanı anlamlıdır, amaçlıdır, mesaj yüklüdür. Hangi konuda olursa olsun-, bir kitabın yazarının bulunması gerektiği aklen zorunlu olduğuna göre kainat kitabının da bir yazarının, bir yaratıcısının olduğu yahut olması gerektiği (ve bunun kitap cinsinden olmaması gerektiği) aklî bakımdan muhakkaktır. Devam eden derslerde açıklandığı üzere işte Kur’an kainatı yaratanın yani kainatta fiilleriyle “mesaj veren”in, sözlü olarak insanlara, insanların anlayacağı dil ve ifade kalıplarıyla konuşmasıdır. Bu açıdan ayetler incelendiğinde görülmektedir ki Kur’an yaratılıştan, yerden ve göklerden, bitkilerden, hayvanlardan, hayattan ve ölümden, insan toplumlarından bahsederek varlık aleminde yani kainatta zaman ve mekan boyutu açısından gördüğümüz yaratılış, olay ve oluşumları arka planı yani Yaratıcısına olan işaretleri bakımından açıklayarak bir tür tercüme niteliği taşıyor. Nitekim bu hakikat derslerde “yerde ve gökte olan her şeyin Allah’ı tesbih ettiği” (mesela bk. İsra 44, Haşir 24, Cuma 1) şeklindeki ayetler eşliğinde güçlü bir biçimde ortaya konuldu.
Benim asıl paylaşmak istediğim şu: Derste Kainat-Kur’an ilişkisi, Kur’an’ın kainatın sessiz konuşmasının sesli bir hali olduğu, bir tür tercümanı olduğu ifade edilince, Kur’an’la ilgili olarak akla gelen birçok hususun kainat için de söz konusu olması gerektiği. Derste geçen örnekle, mesela bir ayetten hareketle (Vâkıa 79) Kur’an’a yani Mushaf’a abdestsiz olarak dokunamıyorsak, diğer bir tabirle Kur’an’a ancak abdest alarak dokunmak, onu ele almak gerekiyorsa kainat kitabına da yine aynı saygı ve hassasiyet içinde dokunmak yani onu anlamaya ve incelemeye çalışmak icap ediyor. Ben dersten sonra Kur’an-kainat ilişkisini daha doğrusu “her ikisinin de aynı kaynaktan gelen kitap” olduğu hususunu dikkate alarak Kur’an’da, “Kur’an” veya Kur’an’a işaret etmek üzere “kitap” kelimesinin geçtiği ayetlerin bir kısmına bakmaya çalıştığımda çok geniş ve çok özgün hakikatlerin söz konusu olduğu vakıasıyla karşılaştım. Mesela, “Kur’an okuduğunuz zaman recmedilmiş şeytandan Allah’a sığının” (Nahl 98) ayeti aynı zamanda “kainatı yani kainat kitabını da okurken şeytandan Allah’a sığının” mesajını veriyor. Yine mesela, “Kur’an’ı okuduğunuz zaman ona uyun” (Kıyame 18) ayeti “kainat kitabını okuduğunuzda ondaki kurallara (kanun diye adlandırdığımız ilahî yasalara) uyun” dersi veriyor. Yine mesela, “Kur’an’ı yavaş yavaş, anlayarak (tertîl) okuyun” ayeti “kainat kitabını dikkatlice, anlamaya çalışarak gözlemde bulunun veya tetkik edin” hükmüne işaret ediyor…
Bütün bunlar arasında, -sözü uzatmamak adına- çok ders aldığım ayet ise dört kez tekrarlanan şu ayet oldu: “
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
“Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” (Kamer 17, 22, 23, 40). Burada vurgulu bir ifade ile başlayan ve bir çeşit yemin anlamı verilen “lakad” te’kit edatından sonra “Kur’an’ın ‘zikir’ (düşünmek, hatırlamak, öğüt almak) için kolaylaştırıldığı” ifade ediliyor, ardından da yine “zikir” yerine vurgu ifade eden “tezekkür” formu ve ayrıca soru cümlesi ile “düşünen yok mu” deniliyor. Bu ayeti önce sarih anlamı bakımından düşündüğümüzde Kur’an’ın hatırlama ve öğüt alma açısından kolay kılındığını, samimiyet içinde ona muhatap olanların Kur’an’ın mesajlarını kolayca anlayabileceğini fark ediyoruz. Sonra Kur’an-kainat ilişkisini dikkate alarak ayeti “kainat kitabı”na uyarladığımızda “kainat kitabının da düşünmek ve öğüt almak için kolaylaştırılmış olduğunu görüyoruz: Gerçekten kainat; anlamını dışa vurma, sahibini gösterme, var edicisinin özelliklerini yansıtma açısından kolaylaştırılmış bir mahiyete sahiptir. Gözleme dayalı basit bir okuma yapıldığında bile varlığın Var Edenini gösterme açısından açık mesajlar veren, hayatın bir amacı olması gerektiğini dile getiren, sayısız yeni yaratılışlarla, mesela öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna delalet eden bir nitelik arz ediyor. Öte yandan değişim söz konusu olduğu halde değişmeyen düzenliliği ile kendisinden, söz gelimi ürün almak için nasıl faydalanmamız gerektiği konusunda da yine rehberlik yapan yani bu konuda da “kolaylaştırılmış” yönünün bulunduğu anlaşılıyor. Bu durumda kendisi de kainatın bir parçası olan ve düşünmeye elverişli cihazlara sahip kılınan insanın da bu kolaylıktan yararlanması gerekiyor. Ayetin sonundaki “düşünen yok mu” veya “öğüt alan yok mu” vurgusu buna işaret ediyor diye anlaşılıyor. Tıpkı bir öğretmenin yahut öğretim üyesinin öğrencilerin seviyelerini ve şartlarını düşünerek ders notlarını kolaylaştırıcı bir içeriğe dönüştürüp “dikkate alan yok mu?” demesi gibi.
Her bir varlığın, -gözlemleyicisinin kapasitesi ne olursa olsun-, o kişinin kendi kapasitesine göre aynı sonuca götüren bir özellikte yaratıldığını görüyoruz. Hiç eğitim almamış bir kişi eğer bir sanat eserine bakınca, sanat eserinin sanat detaylarını göremese bile “bu eserin bir sanatkarı mutlaka olması zorunludur” der ve tasdik eder. Fakat Leonardo’nun Mona Lisa isimli eserini görse, yine kendi kapasitesine göre, daha üst bir seviyede “bunun bir sanatkarı var” der ve tasdik eder. Farklılık, ulaştığı mantıkî sonucu tasdik etmenin ötesinde Mona Lisa eserindeki sanat inceliklerini fark eden kişinin bu eserin sanatçısının var olmasını onaylamasının ötesinde onun sanat kabiliyetinin derecesini takdir etmesindedir. Gerek Kur’an ve gerekse kainat öyle bir şekilde yaratılıyor ki, her ikisi de aynı sonuca ulaştırmakla birlikte, kainat hem makro düzeyde ve hem de mikro düzeyde sonsuza açılan incelikte bilgi, sanat taşıyor. İnsanlık kainatın büyüklüğünün sonuna ulaşılamayacağını çok öncelerde itiraf etmişti. Şimdiler ise en küçük parçacığının da sonuna ulaşılamayacak katmanlardan oluştuğu konusunu da itiraf ediyor artık. Hatta kainat hakkında insanların neredeyse hiçbir gerçek bilgiye ulaşmadıklarını de itiraf etmeye başladılar. Daha da ileriye giderek cesurca konuşan bilim adamları artık “kainatın gerçeğini anlamadığımızı itiraf edelim” diyorlar. Kainatın sonsuz bir ilim kaynağı olduğu anlaşıldı ve fakat Kur’an’ın sonsuz bir ilim kaynağının yapmış olduğu konuşma olduğu konusunun maalesef anlaşılmadığını görüyoruz. Bu durum bize Kainat-Kur’an ilişkisinde dengelerin bozulduğunu gösteriyor. Kur’an’ın taşıdığı anlam katmanlarını araştırmaya yönelik çabalar kainat araştırmalarının çok gerisinde gittiği için, kainatın taşıdığı mesajı konuşma diline tercüme etmede Kur’an yaptığı açıklamaları kullanamıyoruz. Bu acı tablonun bana verdiği üzüntüyü sizinle paylaşıyorum burada. Bu konuda Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu tasdik edenlerin Kur’an’ı Mona Liza’nın eserindeki sanat inceliklerini görerek yapılan sanatkarı tanıma ve tasdik etme düzeyine çıkmamız için hepimizin vazife basına geçmesi gerekiyor. Değilse kainat tercümansız kalır; anlamsız bir madde yığını olarak incelenmeye devam eder. Bunun sorumluluğu Kur’an’ın kainatın tercümesini olduğunu bilenler üzerindedir.
Sonuç olarak derslerde zengin örneklerle anlatılan “Kur’an-kainat” ilişkisini yani Kur’an’ın kainat kitabının tercümanı olması hakikatini vahiydeki “Kur’an” kelimelerini aynı zamanda “kainat kitabı” olarak anladığımızda çok dikkat çekici ve çok etkileyici mesajlara ulaşıyoruz. Allah razı olsun.
Not: Ders Kayılarına youtube’da kolayca ulaşılabildiği gibi Türkçe çevirilerinin söz konusu olduğu dokümanlara da şu adresten ulaşılabilmektedir: https://docs.google.com/document/d/1EvSuIeAPah05BxaqcpTf82-aKYYpAXEjocVW1DSmsPo/edit?usp=sharing


