Ha-mim’de geçtiğimiz hafta içi yapılan (15. 02. 2024) online Risale dersinde, kader konusuna dair 26. Söz’ün okunması ve müzakeresinin tamamlanması dolayısıyla, İşârâtü’l-i’câz’da aynı konunun işlendiği kısmın (Bakara suresi, yedinci ayetin tefsiri) okunmasına ve mütalaasına başlandı. Yeni bir esere geçmiş olmak itibariyle takdimci söz konusu kitap hakkında bilgi verirken iman eğitiminin önemine dair dikkat çekiciler noktalar paylaştı. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=VMLbdfKK13o&t=841s) bir kısmına değinmek istiyorum.
Derste, İşârâtü’l-i’câz’ın yazıldığı tarih ve şartlara işaret edildikten sonra özetle şöyle söylendi: “Eser, Kur’an’ın mucizeliğini belağat ilmi açısından incelemek ve ispat etmek üzere kaleme alınmış görünüyor. Daha net söylemek gerekirse eser ayetlerin siyak-sıbâkını yani önceki ve sonraki ayetlerle münasebetini, aynı ayet içindeki ibarelerin birbiriyle irtibatını, nihayet kelimelerin birbirine bakan yönlerini gösteren ve bütün bunlardaki dizilişin incelikli anlam katmanlarına işaret etmesindeki harikalığına odaklanan bir özelliğe sahip. Biraz belağat ilminden haberdar olan ve Arapçanın en azından temel dil bilgisi kurallarını az-çok bilen birisinin eseri incelediğinde, hem Kur’anın belağatına ve hem de söz konusu kitabın yazarının dikkat ve ilminin derinliğine hayran olmaması mümkün değil. Bu açıdan bakarak Kur’an’ın anlam katmanlarının nasıl iç içe tarifsiz bir zenginliğe sahip olduğunu görmemek de mümkün değil. Eser müellifin hem Arapçaya hem belağat ilmine hem de Kur’an’a derin vukufunu bütün netliği ile gösteriyor.”
“Genel olarak eser Fatiha suresinin tamamı ile Bakara suresinin ilk 33 ayetini sıralı olarak tefsir eden bir mahiyete sahip. Müellif bunu tefsir ilminin geleneksel usûlüne göre yapıyor. Bazı ayet gruplarının başında yer alan mukaddimeler hariç, bu eserde yapılan açıklamalar Risale-i Nur’da gözlemlediğimiz iman eğitimi şeklinde değil, daha ziyade ilmi surette ele alınıyor. Adeta müellif şunu söylüyor: ‘Bu çalışma belağat ilmi açısından bir Kur’an tefsiri örneği. Diğer ayetleri de belağat ilmi açısından anlamak yahut açıklamak isteyenler bu örnek çalışmadan faydalanabilirler.’ Fakat bakıyoruz ki müellif Risale-i Nur’da bu tarzı devam ettirmiyor. Çünkü söz konusu çalışma iman eğitiminden ziyade ilmi bir çalışma vasfı taşıyor. Bununla beraber müellifin maksadı ilimdeki otoritesini göstermek değildir. Eğer öyle olsaydı, bu çalışmaya devam eder, bütün Kur’an’ı aynı usulle tefsir ederek önümüze otuz-kırk ciltlik bir tefsir koyabilirdi.”
“Müellif, içinde yaşanan şartları düşündüğünde anlıyor ki bu tür ilmi çalışmaların çok faydası yok! Zira toplumun ihtiyaçları farklı. Ne yapmak lazım? Hakikati insanlara, onların anlayacağı tarzda, otoritelik taslamadan, kimseyi ilmi bakımdan ezmeden, insanları kendine hayran olmaya davet eden bir eğilim sergilemeden sunmak! Yani Kur’anî mesajları kendi şahsî ihtiyaçları üzerinden yoğurup basit düzeyde, herkesin anlayacağı biçimde, kendisini muhtaç bilenlerle paylaşmak! Bunları muhtaciyetinin farkında olmasa bile ön yargıdan uzak kimselere de ulaştırmak! Resulullah’ın (asm) ve önceki peygamberlerin yaptığı da bu değil mi? Onlar insanları kendilerine hayran etmek yerine kendilerini birer Elçi olarak Görevlendirene hayran ediyor, Ona ibadete davet ediyorlardı. Anlamak, kendi dünyasında içselleştirip yaşamak ve başkalarına tebliğ etmek. Hatta o başkaları düşmanları bile olsa tebliğde kusur etmemek! Nitekim bir hadiste Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor: ‘Benim tarafımdan (tebliğ edilen Kur’an’dan) bir ayet bile olsa insanlara ulaştırınız’ (Buhari, “Enbiya”, 50). Müellif bunu yapıyor. 1924’lerde önce Nurun İlk Kapısı isimli kitapçığı kaleme alıyor. Nefyedildiği Burdur’da telif ettiği bu eserde, kendini birinci muhatap addederek, basit, anlaşılır, ilmilik kaygısından uzak bir usul ve üslup takip ediyor. Sonra da Barla’ya gönderildiğinde burada aynı usulle elimizde olan Risale-i Nur’un önemli bir kısmını telif ediyor.”
“Tekrarlamak gerekirse müellif Risale-i Nur’un telifinde İşarâtü’l-i’câz’da takip ettiği yolu değil, toplumun ihtiyaç duyduğu iman eğitimini merkeze alıyor. Kendi insanî dünyasında, nefsini birinci muhatap kılarak, iman hakikatlerini kendi içinde yoğurarak insanların faydalanmasına sunuyor. İnsanlar; eğitimleri, seviyeleri, Arapça bilip bilmemeleri ile ilgili durumları ne olursa olsun Risale-i Nur’u okuduklarında anlıyorlar, istifade ediyorlar, en önemlisi imanlarını kuvvetlendiriyorlar. Çünkü Risale-i Nur iman hakikatlerini kainatın şahitliğine dayalı olarak aklı ikna eden, duyguları doyuran bir usul ve üslupta ortaya koyuyor. İlginçtir ki ilmi çalışmalardan rahatsızlık duymayan dönemin idarecileri Nursi’nin bu iman eğitimine dayalı çalışmalarından büyük rahatsızlık duyuyor. Onu sıkı bir şekilde göz altına alıp hiç kimse ile görüşmesine imkan vermeyen bir hayata mahkum ediyor, mahkemelere veriyor, defalarca zehirliyorlar. Çünkü kurulan seküler idarenin amacı imanı yaşanır olmaktan çıkarıp dini, resmi bir kimlik ve milli bir kültüre indirgemek olarak görüyor. Risale-i Nur ise imanı resmi kimlik üzerinden değil varlığın tanıklığı, insanın insanî gerçekliği üzerinden temellendiren, onu yaşanır kılan ve hayatın bütün alanlarına taşıyan bir nitelik kazandırır, kazandırıyor…”
Dersin bu bölümlerini dinlediğimde vaktiyle işittiğim ve bana çok açıklayıcı gelen “imana dair bilgi” ile “imanî bilgi” arasındaki fark geldi. Birincisi Ha-mim’de çok tekrarlanan “iman bilgi cinsinden değildir” cümlesini, ikincisi yine Ha-mim’in temel maksadı olan “tahkiki iman eğitimi” kavramını hatırlatıyor diye düşündüm. Bir cümle ile ifade etmek gerekirse “çağımız iman eğitimine susuz!” Allah iman eğitimine yoğunlaşanlardan razı olsun.


