Ha-mim derslerinde zaman zaman değinilen ve benim -kendimce- çok önemli gördüğüm prensiplerden birisi “Kainat bir bütündür, parçalanamaz” cümlesidir. Bu, elbette çeşitli açılardan bakılarak kainatın farklı kategoriler halinde ifade edilemeyeceği anlamına gelmiyor. Kainat içinde atom altı alemler var, galaksiler var; dünya var, gökler var. Dünyada cansızlar var, canlılar var… Ama bütün bunlar birbiriyle bağlantılı, birbiriyle ilişkili. Galaksimiz galaksiler kümesiyle bağlantılı, güneş sitemimiz galaksimizle bağlantılı, dünyamız güneş sistemiyle bağlantılı, hayvanlar dünyamızla bağlantılı… Kainattaki bütünlüğü görmek için “bağlantı” tabiri çok önemli. Bir balığı düşündüğümüzde denizi, denizi düşündüğümüzde küremizi, küremizi düşündüğümüzde uzayı… düşünmemek mümkün mü?
Aslında “bahs-i diğer” ama yine Ha-mim derslerinde zaman zaman gündeme geldiği üzere “kainat bir bütündür, parçalanamaz” hükmü, kainatın anlamını açıkladığı için “Kur’an bir bütündür, parçalanamaz” hakikatine de kapı aralar; ilaveten kainatın adeta küçültülmüş hali olan “İnsan bir bütündür, parçalanamaz” hakikatine de kapı aralar, aralıyor. Bu çerçevede “kainat, Kur’an ve insan bir bütündür, parçalanamaz” tespiti adeta aklî bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.
Bu çağrışımları zihnimde çevirmemin sebebi işaret etmek istediğim bir hususla alakalı olarak “bağlantı” sözcüğü. Bu sözcük o kadar anlamlı ve önemli geldi ki bana, beden organlarımın birbiriyle “eş-güdüm halinde- bağlantılı olması, bedenimle duygularım yahut ruhum arasındaki bağlantı, varlığımla dünya arasındaki bağlantı, dünya ile yıldızlar arasındaki bağlantı, kainat ile vahiy arasındaki bağlantı, vahiy ile sünnet arasındaki bağlantı, hayat ile Resul (asm) arasındaki bağlantı… beni bambaşka çağrışımlara götürdü. Şunu da kendime not ettim: “Hiçbir bağlantı küçümsenemez.” Gözlüğün sapını çerçeveye tutturan vida çok küçük ama devre dışı kalırsa gözlük kullanılamaz hale geliyor. Yahut bilgisayar kablosundaki bir bağlantısızlık onun bütün fonksiyonlarını işlevsiz kılmaya yetiyor.
Ha-mim derslerinin müdavim bir müzakerecisinin eklemesiyle-, bu düşünceler bana Nur suresinin Nur ayetini hatırlattı: “Allah semavatın ve arzın nurudur” diye başlayan ayet, çok ilginç sırları içeren bir teşbih ile kainatın, Yaratıcısının özelliklerini (esmasını) nasıl tanıttığını anlatıyor. Konumuzu ilgilendiren “bağlantı” ise “nûrun ala nûr” (nûr üzerine nur) ifadesi. Ayet yaratıklardaki sayılamaz bağlantıların sonu gelmez katmanlar halinde, iç içe ve de ayrılması mümkün olamaz bir şekilde nasıl Yaratıcılarının özelliklerine şahitlik yaptıklarını ifade ediyor. Basit bir örnek ile anlatacak olursak, her bir atom altı parçacık kendi içinde bir bütün olarak, sonra da atomun bir parçası olarak görevlendirildiğinde, bir bütünlüğü olan atom olarak, molekül de atom parçalarıyla yine kendi içinde bir bütün olarak… kainatın tümünü kapsayan sonsuz bağlantılar ile öyle kilitlendirilerek yaratılıyorlar ki, parçalamak mümkün değildir. Böylece her bir varlık kendisi bir bütün olarak, parçaları da her biri birer bütün olarak Yaratıcılarının özelliklerine şahitlik yapıyor “nur” saçıyorlar.
Daha pratik bir örnek ile bu akıl almaz bağlantıların değerini takdir etmek için kendi varlığımıza bakabiliriz. Her bir organımız hücrelerin birleştirilmesiyle yaratılıyor. Mesela, bedenimizin bir parçası olan kalbimiz kendisi bir bütün olarak görevlendirildiği şekilde Yaratıcısını tanıtıyor. Kalbin dokusunda kullanılan hücreler de birer kalp hücreleri olarak her biri bütünlüğünü koruyarak Yaratıcılarının özelliklerini kendi varlıklarında bir “nûr” gibi yayarak ilan ediyorlar. Hücrelerde ise çok sayıda moleküller görevlendiriliyor. Her bir molekül de bir bütün olarak Yaratıcısının özelliklerine şahitlik yapıyor. Moleküller de yine aynı şekilde birer bütünlüğü olan atomlar kullanılarak yaratılıyor. Atomlar da aynı şekilde ilanat yapıyor, nûr saçıyorlar. Mülk suresinin bütün insanlara yaklaşık 1450 yıl önce meydan okurcasına yaptığı ilanını inkar edecek delil bulmak yerine, daha da inanmayı zorunlu kılan her gün yeni keşfedilen delillerle karşılaşıyoruz. Ayet şöyle diyor: “Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum [bağlantı] içinde yaratan O, [ne yüce]dir: Rahmân’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha ona çevir: Hiç kusur görüyor musun? Sonra tekrar çevirir, o göz sana, bitkin ve aradığını bulamamış olarak geri dönecektir.” (Mülk, 67/3-4)
Kendini şartlandırmayan bir insanın, bu mucizevi yaratılış karşısında, hem her bir birimin kendisini ve hem de bu birimlerin bağlantılı olarak iç içe sayılamaz katmanlarla yaratılışını incelediğinde hayretten secdeye kapanmaması, “Allahü Ekber” dememesi mümkün değildir. Kainatın hiçbir birimini ne kendisinin bünyesinde görevlendirilen parçalardan ve ne de kendisinin bir parçası olduğu diğer bir bütünlüğü olan biriminden ayıramayız. Yani kainatı parçalayarak çalışanlar iyi bilmeliler ki, o çalıştıkları parçanın kendisi de bir başka bütünün parçası olarak Yaratıcılarını hep birlikte ilan ediyorlar. Bu bütünlük kainatın bir bütün olarak yaptığı şahitliğe kadar yayılıyor.
Daha fazla uzatmadan sözü bir Ha-mim dersinde geçen küçük bir bağlantıya getirmek istiyorum; küçük gibi ama benim için kapı araladığı hakikat çok büyük. Şu: “Fatiha suresinde Yaratıcının kendisini Rabbü’l-alemîn diye andıktan sonra ‘rahman ve rahim’ olduğunu ifade etmesi bağlantılı olarak, ‘Benim rahman ve rahim olduğumun delili alemlerdir yani kanattır’ diye anlamak gerekiyor.” Gerçekten benim açından çok değerli bir bağlantı. Genel olarak “Allah merhamet sahibidir” diyoruz ama çoğu defa veya bazen Onun merhametli oluşu ezbere söylenmiş bir söz gibi durabiliyor. Yahut besmele okuduğumuzda -kabaca -, Allah rahmandır, rahimdir” deyip geçebiliyoruz. Oysa kainat baştan başa Onu rahmaniyetiyle ve rahimiyetiyle tavsif ediyor. Hatta bağlantıya iyi dikkat edildiğinde ayet, kainatın varlığı Onun rahman ve rahim özelliklerinin tecellisinden ibarettir, mesajını veriyor. Diğer bir ifadeyle ayette Yaratıcı, “Ben rahmaniyetimin ve rahimiyetimin gereği olarak bu alemleri yarattım” diyor.
Her ikisi de “acımak, severek görüp gözetmek, kalp inceliği göstermek” anlamındaki “rhm” kökünden gelen rahman ve rahim kelimeleri Kur’an’da en sık geçen kelimelerden. İfade olunduğuna göre sure başlarındaki besmele kullanımları hariç rahman kelimesi 57, rahim kelimesi 114 defa geçiyor. “Rhm” kökünün diğer türevleri, sure başlarındaki besmeleler, bu iki isimle anlam yakınlığı olan “raûf” ve benzeri isimler, rahmet tecellisi olan fiiller vb. kullanımlar dikkate alındığında ilahî rahmetin Kur’an’da nasıl kuşatıcı bir özellik olarak ifade edildiğini görmemek kabil olmuyor. Fakat burada benim kastım ne bu kullanımları irdelemek, ne gibi bu iki isim arasındaki ilişkiye dikkat çekmek ne de ulemanın bu isimlerle ilgili detay görüşlerini zikretmek. Benim meramım bir Ha-mim dersinde kısa bir ifade olarak dile getirildiğini söylediğim usulî prensibin altını çizmek: Allah’ın rahmaniyetini ve rahimiyetini görmek yahut delillendirmek için alemlere yani varlık dünyasına bakmak gerektiği!
Genel olarak rahmanın bu dünyada bütün insanlara, rahimin ahirette sadece müminlere merhamet etmesi anlamı verildiğini biliyoruz. Yahut rahman isminin insanların daha çok bedeni ihtiyaçlarını, rahim isminin insanî ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik anlam taşıdığı da ifade olunuyor. Detaya ait bu farklılıklar ne olursa olsun, bu iki isim Allah’ın merhamet sahibi olduğunu dile getiriyor. O halde söz konusu prensipten hareketle alemi bu gözle incelemek gerekiyor. Alemin bir parçası olarak var olmam rahmet tecellisi. Hayatımın devamı için her türlü tedbirin alınması rahmet tecellisi. Söz gelimi oksijen alabilmek için rahmet tecellisi, su rahmet tecellisi, ışık rahmet tecellisi, sayısız yiyecek ve içecekler rahmet tecellisi… İnsaniyetim itibariyle iman rahmet tecellisi, ebedi mutluluk arzumun gerçekleştirileceği haberi rahmet tecellisi, vahiy rahmet tecellisi, vahyi hayata taşımakta Resul’ün (asm) rehberliği rahmet tecellisi…
Allah razı olsun.


