Ha-mim’de bu hafta başı yapılan (11. 08. 2025) İşârâtü’l-i’câz dersinde Bakara suresinin 31. ayetinin tefsiriyle ilgili metnin okunmasına ve müzakeresinde devam edildi. Müellif, “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bunların isimlerini haber verin’ dedi” ayetiyle ilgili olarak Hz. Adem’e “talim-i esma” mucizesi verildiğini, Hz. Adem’in “hilafet-i Kübra” davasında bu mucizesi dolayısıyla onlara karşı üstünlüğünü ortaya koyduğunu ifade ediyor. Ardından ayetin tefsirine geçmeden önce “Mukaddeme” başlığında peygamberlere verilen mucizeler konusunda genel bir değerlendirme yapıyor. Burada “Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitapta yazılmıştır” (6: 59) ayetini de zikrederek peygamber mucizelerinin başlıca iki hikmeti bulunduğunu kaydediyor. İlki, bu suretle peygamberlerin peygamberliklerini insanlara tasdik ettirmelerine vesile olması, ikincisi, yine bu suretle her bir peygamberin kendi döneminde ve toplumunda insanların bulundukları düzeyin ötesine veya insanlığın genel olarak maddi terakkide ulaşabileceği en son noktaya işaret ederek insanları bu alanda çalışmaya teşvik etmesi. Nitekim mesela ikinci hikmeti bakımından Nuh peygamber’in gemi inşası, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, Davut peygamber’in demiri hamur gibi yumuşatması, Hz. Süleyman’ın rüzgara binerek uzun mesafeleri kat etmesi… gibi mucizelerinin bunun örneklerini teşkil ettiğini belirtiyor.
Geçen haftaki derste müzakereciler müellifin bu beyanları ile aynı konuyu işlediği 20. Sözün İkinci Makamı’ndaki beyanları arasında birbirini tamamlayan açıklamalar bulunduğunu dile getirerek peygamber mucizelerinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda önemli tespit ve değerlendirmelerde bulundular. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale ederek (https://www.youtube.com/watch?v=pLMMwJrCDiI) bir kısmına değinmek istiyorum. Bir müzakereci özetle şunları söyledi: “İşârâtü’l-i’câz’daki bu metni okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Kur’an peygamber mucizeleri vasıtasıyla insanları kainatı incelemeye teşvik ediyor. Diğer bir ifadeyle Kur’an teknolojik alandaki gelişmelerin karşısında değil hatta teşvik edicisi. Peki, bunun insanın meleklere üstünlük sağlamasıyla ilgili yönü nedir, dediğimiz zaman düşünmemiz gerekiyor.”
“Biraz karikatüre ederek söylemek gerekirse, diyelim ki, insan meleklere diyor ki, ‘Sizde olmayan bir özellik var bizde. Biz uçak yapar, havada şu kadar mesafeyi çok az zamanda kat ederiz. Biz demiri yumuşatırız, biz ateşte yanmayan bir madde yaparız, biz uzay gemisi imal edip dünyadan Mars’a gideriz…’ Yani şu şu teknolojik imkanlara sahibiz. Peki, gerçekten bu tür teknolojik gelişmelere sahip olmak insanın meleklere karşı üstün olduğunu gösterir mi? Şunu da biliyoruz ki, teknolojik gelişmelerin ortaya çıkmasına vesile olanların bir kısmı Allah inancına bile sahip değil. Bunlarla insan meleklere karşı üstünlük davasında bulunabilir mi? Mesela bu tür gelişmeler vesilesiyle Mars’a gittik ve geldik. Bundan hareketle biz meleklere, ‘Bakın biz dünyadan şu kadar uzaklıkta olan Mars’a gidip geliyoruz, size karşı üstünlüğümüz var’ desek, melekler demeyecek mi, ‘Kapayın çenenizi, o da bir şey mi? Biz arş-ı azamı taşıyoruz.’ Yahut Kur’an’da ‘Melekler ve ruh miktarı elli bin yıl süren bir günde Ona yükselir’ (70: 4) ayetinde belirtildiği üzere, ‘Ne diyorsunuz siz, biz sizin yılınızla elli bin yıl olan bir mesafeyi bir günde kat ediyoruz’ demezler mi?”
“Oysa Kur’an’da anlatılan gerek Hz. Adem’in ‘talim-i esma’ mucizesi gerekse diğer peygamberlerin mucizeleri bizi kainatı çalışmaya, kainattaki esmayı keşfetmeye, bu suretle Yaratıcıyı tanımaya davet eden bir mahiyet taşıyor olması lazım. Çünkü Kur’an’ın temel maksadı Yaratıcıyı yani uluhiyeti tanıtmaktır. İnsanın ‘ubudiyet’ vazifesini yapması uluhiyeti tanımasına bağlıdır. Uluhiyeti de insan ancak kainatın her alanında tecelli eden ‘esma’ yani Onun özellikleri ile tanır. Kainat dediğimiz varlık alemi aslında ‘esma-i ilahiyenin tecelliyatı’dır. İnsan Yaratıcıyı geleneğindeki kültürü taklitle veya ezbere kalıplarla değil, -seviyesine, ilgisine, birikime göre- kainata bakarak, kainatı inceleyerek, kainattaki özellikleri keşfederek, bunların ancak ve ancak kainatın Yaratıcısının özellikleri olduğunu fark ederek tanımaya çalışabilir. Kur’an Hz. Süleyman’ın rüzgara binmesinden, Hz. İbrahim’in ateşte yanmamasından, Hz. Davud’un demiri yumuşatmasından, Hz. Musa’nın asâsı ile su çıkarmasından bahsediyorsa rüzgarda, ateşte, suda, demirde… tecelli eden esmayı, yani Yaratıcılarının özelliklerini öğrenmeleri maksadıyla onları incelemesi için davette bulunuyor diye anlamak gerekiyor. Dolayısıyla ‘talim-i esma’ mucizesinde ‘Adem’e böyle bir mucize verdik’ demek insana, ‘Size insan olarak böyle bir kabiliyet verdik, karayı-denizi, havayı-ateşi, canlıyı-cansızı inceleyerek, her bir şeyde tecelli eden esma okuması yapın, Yaratıcınızı onlara yansıttığı özellikleriyle tanıyıp iman edin,’ demek oluyor. Temel bir prensip olarak ‘Kur’an’ı maksadına göre okumak’ gerektiğini unutmamak gerekiyor. Her kitap maksadına göre okunur. Kur’an’ın maksadı da, -önceki derslerde sıklıkla geçtiği üzere-, tevhid, nübüvvet, ahiret, adalet ve ibadet olmak üzere dört madde halinde sıralanıyor. Bunu göz ardı eder de, ‘Peygamber mucizelerinin anlatılmasının amacı teknolojik ilerlemelere teşvik etmekten ibarettir’ dersek çok vahim bir hata yapmış oluruz. Nitekim müellif Sözler kitabında bu hakikati daha açık bir şekilde anlatıyor.”
Bundan sonra moderatör Sözler’deki ilgili metni ekranda paylaştı: “Ayet, ‘Ve allame Âdeme’l-esmâe küllehâ’ yani Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın dâvâ-i hilâfet-i kübrâda mu’cize-i kübrâsı, tâlim-i esmâdır’ diyor. İşte, sâir enbiyânın mu’cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân-ı nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın mu’cizesi umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın işaret ediyor. Cenâb-ı Hak (c.c.), mânen şu âyetin lisân-ı işaretiyle diyor ki: ‘Ey beni âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi mâdem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda bütün mahlûkata karşı rüçhâniyetinize liyâkatinizı göstermek gerektir. Zîrâ kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız. Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukùta vâsıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp, esmâ-i hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünûn ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 246).
Aynı müzakereci metinle ilgili olarak şöyle söyledi: “Görüldüğü gibi metin konuştuğumuz konuyu çok berrak bir biçimde dile getiriyor. ‘Kainat çalışmalarını tabiat dalaletine düşme vasıtası yapmama’ uyarısında bulunuyor. Maddi terakkiyat, maddi ilerleme için çalışan kişi ya da kişiler kainatta gördükleri incelikleri, özellikleri, kuralları, -ki bunlar gerçekte yaratılış düzenidir-, eğer kainatın kendisine, tabiata nispet ederlerse bazı teknolojik imkanların keşfine vesile olsalar bile, dalalete düşmüş olurlar. Zira kainatta gözlemlenen veya keşfedilerek tespit olunan anlamlı, düzenli, harika özelliklerin kainatın kendisine ve tabiata izafe etmenin akla aykırı olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Müellif bu alanda yapılan çalışmalarla ilgili olarak ‘vakit ve be vakit başımızı kaldırıp esma-i hüsnâma dikkat edin’ cümlesiyle çalışmaların Yaratıcıyı ve özelliklerini tanıma amaçlı olması gerektiğini, Kur’an’ın teşvikinin böyle bir amaçla bağlantılı olduğunu belirtiyor. Devamında yer alan ifade ile de ‘yükselmek için fenleri ve terakkileri merdiven yapmak gerektiğini’ vurguluyor. Metnin sonundaki ‘Tâ fünûn ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız’ ifadesi tam da ezberlenmesi gereken bir cümle özelliği taşıyor. Demek ki kainat ile ilgili çalışmalarda temel hedefin kalben ‘esma-yı Rabbaniyeye’ bakmak olması gerekiyor. Bilindiği gibi ‘merdiven’ kelimesi Arapçada ‘yükseklere çıkma aracı’ anlamına gelen ‘mirac’ kelimesinin Türkçesidir. Demek ki, insanlar kainatın yaratılışındaki incelikleri ne kadar detaylı öğrenirlerse o kadar Yaratıcılarını daha iyi tanıma imkanına sahip olacaktır. Tanıdığı kadarıyla da her bir mümin namazını bu bilinç ile kılarak kendine özgü miracına çıkacaktır.”
“Burada şunu da zikretmek gerekiyor ki, müellifin İşârâtü’l-i’câz’daki açıklamaları ile Sözler’deki bu açıklamalar arasındaki çelişki bir düşünce ve kavrayış çelişkisi değildir. Evet, önemli bir farklılık var ve fakat bu farklılık dönemsel şartlarla ilgili görünüyor. Zira İşârâtü’l-i’câz’ın yazıldığı dönemde İslam dünyasında maddi terakki konusunda ciddi boyutlarda bir ekonomik ve teknolojik gerilik ve yenilmişlik kompleksi bulunduğu için müellif o dönemde bazı noktaları öne çıkarmıştır. Sözler’in telifi 1926’lardan sonra gerçekleştiği için müellif burada konuyu bu yeni dönemin problemlerine cevap verecek, yol gösterecek şekilde bir Kur’an okuması ve yorumu yapıyor. Bu da bize gösteriyor ki, Kur’an her dönemin ihtiyacına cevap verecek şekilde okumaya müsait olan bir dili ve mesajı içeriyor. Risale-i Nurların takip ettiği bu usul bize ayni zamanda her dönem neslinin Kuran’ı kendi döneminin ihtiyacına göre okunması gerektiğini örnekleriyle göstermiş oluyor. Mesela 1950’lerde parçacık fiziği çalışmalarının gelişmesiyle yaygınlaşan ve halkın bilgisine kadar inen atom ve dalga mekaniği çalışmaları karşısında Said Nursi’nin 1948lerden sonra artık Risale-Nur serisinde yazmayı tamamlamış olmasına rağmen 1952 yılında “Hüve Nüktesi” adı altında uzmanlığı içeren teknik bilgi değil ve fakat radyo dalgalarının yayılmasında gerçekleşen yaratılıştaki inceliğin Yaratıcısının özelliklerine nasıl şahitlik yaptığına dair bir Risale yayınlaması onun bu konuda takip ettiği usulün bir örneğidir.”
“Sonuç olarak Kur’an’da geçen peygamber mucizelerini, bu çerçevede Hz. Adem’in ‘talim-i esma’ mucizesini -müellifin burada gayet açık biçimde dile getirdiği üzere-, Kur’an’ın maksadına uygun olarak okumak ve anlamaya çalışmak gerekiyor. Eğer peygamber mucizelerini ‘Kur’an’ın maddi terakkiyatı teşviki’ ile sınırlarsak, bu anlayışımız hem Kur’an’ı maksadına göre okuma prensibine aykırı düşer hem de Hz. Adem’in meleklere üstünlüğünü anlatan ayetin bize vermek istediği mesajı görememiş ve Kur’an’ı yalnızca tarihten nakil yapan bir kitap gibi okumuş oluruz.”
Bundan sonra bir müzakereci şunu sordu: “Mucizeleri, müzakerelerde ifade edildiği gibi anlamaya çalışmak Kur’an’ın gönderiliş maksadıyla örtüştüğü için bana gayet makul geldi, geliyor. Fakat Hz. Adem’in meleklere üstünlüğünü nasıl anlamak gerektiğine dair biraz daha açıklamaya ihtiyaç var. Denildiği gibi, insanın uzay gemisi ile fezada dolaşması meleklerin mazhariyeti ile kıyaslanırsa çok basit kalıyor. Peki, ‘halk’ yani yaratılış aleminde yaşayan insan hangi özelliği yahut özellikleriyle ‘emir aleminde yaşayan’ yani doğrudan Yaratıcının irade ettiği şekilde bir yaratılış gerçekleşmesini temsil eden meleklere üstünlük sağlıyor?”
Aynı müzakereci bu soruyu şöyle -özetle- cevaplandırdı: “Bu sorunun cevabı insanın mahiyeti ile alakalı. İnsanın mahiyetinde -teknik tabiriyle- ‘câmiiyyet’ (kainat ve hatta kainatı asan bir kapasite) var. İnsan, kendisine verilen sınırsız potansiyeli itibariyle Yaratıcının kainatta tecelli eden bütün esması ile -elbette ilgisi, çabası ve bilgisi nispetinde- bir irtibat kurabilir. Pratik hayatta böyle bir potansiyel gerçekleşmemekte ise de her insan anlar ki, eğer bir bilim dalında çalışsa idi, o bilim dalıyla ilgili bilgiden yararlanabileceğini anlardı. O istidadını kullanmadığı için o konuda kabiliyeti gelişmemiştir. Değilse insanda bütün bilim dallarını öğrenme istidadı vardır. Mesela, insan tıp bilim dalı bilgisi nispetinde Onun şâfi ismine, mühendislik bilgisi oranında mukaddir ismine, başkalarına yardım etme nispetinde muîn ismine… mazhar olabilir. Oysa meleklerde gâliben bir isme mazhariyet söz konusudur. Kısa ama daha öz ifade etmek gerekirse, mesela Cebrail Cebrail’dir, Azrail Azrail’dir, İsrafil İsrafil’dir, Mikail Mikail’dir. Ama insan -seviye farkı bir tarafa- hem Cebrail hem Azrail hem İsrafil hem Mikail’dir ya da olabilir. Yani bu meleklerin temsil ettikleri Yaratıcının özelliklerinin tümü bir insanın istidadında vardır. Nitekim söz konusu ayette ‘Adem’e bütün isimleri öğretti’ derken ‘bütün’ anlamına gelen ‘küllehâ’ kelimesi bunu ifade ediyor.”
Dersin devamında ayetteki “küllehâ” ifadesinin aynı zamanda bir ismin külliyeti yani “bütün tezahürleri” anlamına da gelebileceği, insanın meleklere üstünlüğü ile ilgili önemli başka bir faktörün “irade” meselesi olduğu, meleklerin karşıt seçim yapma iradesi bulunmadığı için isyan etmek gibi bir seçeneği bulunmadığı, oysa insanın böyle bir seçeneği olduğu için iradesini doğru kullanması halinde meleklerden üstün olabileceği… gibi ilişkili başka konular da gündeme getirildi. Ben kendi adıma çok istifade ettim. Allah razı olsun.


