Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (27. 07. 2025) Lahikalar dersinde Emirdağ Lahikası’ndan 24. ve 25. Mektuplar okundu, verimli müzakereler yapıldı. Bu mektupların ilkinde müellif, başka bazı hususlar yanında özellikle bir komitenin bazı safdil hocaları ve itirazcı kimseleri vasıta yaparak şahsına yönelik tenkitlerle insanların Risale-i Nur’u okumalarına ve ondan faydalanmalarına engel olmak için özel çaba sarf ettiklerini söylüyor. Tenkit konusu yapılan Cuma namazıyla ilgili durumu ile sakal kesme konusundaki tutumuna dair gerekçeli açıklamalar yapıyor. Cuma namazında Şafii mezhebine göre en az kırk kişinin imamın arkasında bulunarak Fatiha suresini okumaları gerektiği gibi şartları olduğunu, ilgili şartların sağlanmaması bakımdan bulunduğu yerde söz konusu namazın kendisine farz olmadığını fakat bazen Hanefiliğe niyetle sünnet olarak bu namazı eda ettiğini dile getiriyor. Yine namazda Şafii mezhebine göre Fatiha suresini okumanın farz olduğunu, camiye gittiğinde, kendisi henüz bu surenin yarısını bile okumadan imanın rükua gittiğini, böylece farz olan bir rüknü yerine getiremediğini belirtiyor.
Aynı mektupta diğer tenkit noktası olan sakal bırakmaması konusunda da hem meselenin hükmü hem kendi şartları açısından makul açıklamalar yapıyor. Özetle sakal bırakmanın sadece hocalara mahsus olmayıp genel bir sünnet olduğunu, kendisine yıllarca resmi hücumlar yapıldığını, hapse atıldığını, nitekim bu olaylarda sakalı olan bazı kardeşlerinin sakallarını kestiklerini, bu açıdan bakıldığında sakal bırakmamış olmasının ilahî bir inayet olduğunu, eğer sakal bırakmış olsaydı, kesmek zorunda kalacağı için bunun önemli bir dinî sorumluluk olacağını ifade ediyor. Bazı alimlerin “Sakalı traş etmek caiz değildir” demeleriyle maksatlarının hiç bırakmamak değil bıraktıktan sonra kesmek olduğunu söylüyor. Peşinden de şunu ekliyor: “Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur’un irşadıyla, yirmi sene haps-i münferit hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşaallah o sünnetin terkine bir kefarettir.” Devamındaki Mektup’ta ise müellif Ayetü’l-kübra Risalesinin öneminden, bu eseri bastırmanın yahut okumanın sağlayacağı faydalardan bahsediyor.
Derste gerek ilk Mektup gerekse devamındaki ikinci Mektup hakkında bereketli müzakereler paylaşıldı. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=VAs4WR62bGo) ilk mektupta geçen aşağıdaki paragrafla ilgili bir müzakereye işaret etmek istiyorum: “…Ben Cenab-ı Hakka şükrediyorum ki, nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfuruşluk etmek, belki kemal-i mahcubiyetle Risale-i Nur’un mübarek şakirtleri içinde onların samimiyet ve ihlasıyla kendimi affettirmek ve onların manevi şefaatiyle günahlarıma bir kefaret aramaktır.” (Emirdağ Lahikası, İstanbul 2020, YAN, s. 41)
Kur’an’daki şu ayet değineceğimiz konunun anlaşılmasına rehberlik eder. Bu ayette geçen “nefs” kelimesi ile okuduğumuz metindeki “nefs” kelimesi arasında anlam beraberliği söz konusudur. Değilse, insanın yaratılışını beğenmeme anlamına çekilebilir. Ayetin konu edindiği bağlamda “nefs” kelimesi insanın iradesini kullanarak yapmış olduğu işler ve yorumları “ben merkezli” yani kendi ürünü olarak görmesi, varlığını kendine ait kılması, duygularını kendi tercihi doğrultusunda kullanması, hatta tercihlerinin sonuçlarını kendisinin yarattığı iddiasında bulunması gibi anlamları taşır.
“مَّآ أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ ٱللَّهِ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَـٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولًا وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدًا
“Sana gelen iyilik, Allah’tandır. Başına gelen kötülük de nefsindendir. Seni insanlara peygamber gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” (4: 79)
Moderatörün metni öncesi ve sonrasıyla açıklayan ifadelerinden sonra bir müzakereci, -sonradan bazı küçük tasarruflarla-, şunları dile getirdi: “Metnin bağlamı ve ana mesajı belli. Metin bu bağlam içinde bizimle alakalı bazı dolaylı mesajlara da işaret ediyor. Müellif kendi üzerinden, -Allah’a şükürle-, şu özelliklerini sıralıyor: a) Allah’ın kendisine ‘nefsini kendine beğendirmeme’ ihsanı, b) yine Onun ‘kusurlarını kendine bildirme’ ihsanı, c) tam bir mahcubiyet içinde Risale-i Nur şakirtleri ile beraber olarak şahs-ı manevi bünyesinde yer alma ihsanı. Ben kendi adıma, bu ifadelerden şunu anlıyorum: Demek ki, ben de, biz de kendimizi beğenmemeliyiz, kendi kusurlarımızı görmeye çalışmalıyız ve Risale-i Nur şahs-ı manevisi içinde ihlas ve samimiyet içinde bize düşen görevlerimizi yapmaya çalışmalıyız. Burada şu soru akla geliyor: Neden nefsimizi, kendimizi beğenmemeliyiz? Bunun cevabının bir yönüne müellif başka bir eserinde işaret ediyor. ‘Çünkü’ diyor, ‘Nefsini beğenen kusurunu görmez, kusurunu görmeyen istiğfar etmez.’ Şu halde kişinin nefsini beğenmesi istiğfara giden yolu kapatıyor. Oysa insan nefsi, Kur’an’ın tarif ettiği şekliyle, kendini yaratıcısından bağımsız görür. Yaptığı tüm tercihlerinde Yaratıcıyı dikkate almadığı için sonuç itibariyle daima yanlışı seçmeye ve gerçeğe aykırı değerlendirmeler yapmaya eğilim gösterir. Kusurlarımızı, eksiklerimizi görmek ancak bu özelliğini temsil eden nefsimizi beğenmemekle mümkün olur. Kendimizi beğenirsek nasıl öz kontrol sürecine girip noksanlıklarımızı fark etme imkanı bulabiliriz?”
Başka bir müzakereci, -mealen- “kendini beğenme” fikrinin altında “insanın, yaptıklarını kendine mal etme, kendisinden kaynaklandığını zannetme yanlışlığı” olduğunu, oysa insanın yapıp ettiği güzelliklerin Yaratıcının insana ihsanı olduğunu, bunu dikkate alan bir kimsenin “nefsini beğenme” hastalığından uzak kalacağını dile getirdi. Dersten sonra bu müzakere notlarını da dikkate alarak konuyu biraz daha geniş bir çerçeve içinde düşünmeye çalıştım. İnsan neden kendisini beğenmemeli, insanın kendisini beğenmesi ahlakî bir zaaf mıdır? Oysa normal şartlarda düşünüldüğünde, insan, mesela, bazı güzellikler ortaya koyuyorsa, bundan dolayı memnun olması gerekmez mi? Hatta bazı psikolojik çalışmalarda insanın kendisine saygı duyması, komplekslerden kurtulması kişinin kendisiyle barışık yaşamasına bağlı olduğu, bunun yolunun da kendi yaptığı güzellikleri takdir etmekten geçtiği ifade ediliyor. Peki, burada bir paradoks mu var? Bu soru beni müellifin, ilk bakışta birbiriyle örtüşmüyor gibi görünen iki ayetle ilgili olarak yaptığı açıklamaya götürdü. Bir ayette, “fe lâ tüzekkû enfuseküm: Nefislerinizi temize çıkarmayın” (Necm 53/32) buyrulurken başka bir ayette “Kad eflahe men zekkâhâ: Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir” (Şems 91) buyruluyor.
Müellif ilk ayetle ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:
“‘Fe lâ tüzekkû’” ayetinin işaret ettiği gibi ‘“tezkiye-i nefis’ etmemek. Zira insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine fedâ eder. Mabuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mabuda lâyık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez; nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdâfaa eder. Hattâ fıtratında tevdî edilen ve Ma’bud-u Hakikinin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazât ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, “men ittehaze ilâhehu hevâhu” sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.”
İkinci ayetle ilgili olarak da yukarıda naklettiğimiz ayete referans vererek, “Sana her ne iyilik isabet ederse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da senin kendi nefsindendir.” (4: 79) ayetinden hareketler şöyle diyor: “…Nefsin müktezâsi, dâimâ iyiliği kendinden bilip, fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsın ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temedduh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi, “Kad eflahe men zekkâhe” sırrıyla şudur ki: kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsini fakrda bilmektir.”
Görüldüğü gibi müellif her iki ayeti kendi bağlamı içinde değerlendirerek bir hakikatin iki yüzüne dikkat çeken makul bir yorumu önümüze koyuyor. Anlaşıldığı kadarıyla pratik hayatımız bakımından hem nefsimizi temize çıkarmayacağız. Yani yaratılışımıza konulan “takdir etme, beğenme, beğenimizi dilimiz ve halimizle yansıtma” gibi tüm özelliklerimizi kendi yaratılışımız ve diğer yaratılışlarda görünen harikalıkları dikkate alarak Yaratıcıya hasredeceğiz, nefsimizi avukat gibi savunan bir tutum sergilemeyeceğiz. Hem de aynı zamanda yaptığımızı düşündüğümüz iyiliklerin, güzelliklerin kaynağının “biz” olmadığımızın farkına varacak, bunların hepsinin ancak ve ancak bizi ve bütün alemi yaratan Rabbin bizi bu özelliklerle donatarak yarattığını düşünüp bir tür manevi “tezkiye” yani “gerçeğimize ters düşen yorumlardan, iddialardan arınma” içinde olacağız. Varlığımızın kaynağının biz olmadığımızı, bizdeki iyilikleri sevme, kötülüklerden kaçınma duygularımızı ve bunların gereklerini tercih etme gibi özelliklerimizi bizim varlığımızda hazırlanmış olarak bulduğumuzu kabul etmeliyiz. Tercihlerimizin sonuçlarının yaratılmasında hiçbir etkimizin olmadığının bilincinde olmalıyız. Hazır bulduğumuz toprağa yine hazır bulduğumuz çekirdeği ektikten sonra bitkinin büyütülme sürecinde hiçbir etkimizin olmadığını anlamak hiç de zor değildir. Yaratılan bitkinin mükemmelliğinden dolayı ne kadar övünme hakkımız var? Eğer yaratılış kurallarına uymayarak, mesela bitkiye gereğinden fazla su verdiğimizde bitkinin çürük olarak yaratılmasının nedeninin bizim yanlış tercihimiz olduğunu da biliriz. Yaratıcımız bize, yanlış tercih yaptığımızı, kendisinin koyduğu kurallara uymayarak, kendisinden çürük bitki yaratmasını istediğimizi, yani yanlışımızı, kusurumuzu bize bildirerek bizi eğittiğini öğreniriz. Demek ki biz yalnızca tercihlerimizin sonuçlarının yaratılmasını kainatın Yaratıcısından isteyen müracaatçılarız. Yaratıcıya müracaatlarımız bizi övünmeye götürmek yerine, varlık alemindeki yerimizin yalnızca var edilmesini dileyen, hatta “tercihleriyle yalvaran bir kul” olduğumuzu bilmemiz bizim gerçeğimizin itirafı değil midir? O halde doğru olan böyle bir bilinçlilikle yaşamak ve kendi varlığıyla çelişmeyen bir yol izlemektir.
Özetle ifade etmek gerekirse hem “nefsimizi beğenmeme” hem de “iyilikleri Ondan bilerek kendimizi arındırma” faaliyetinin doğrudan imana bakan boyutları var. Dolayısıyla ezbere bir kalıp olarak dilimizle, “ben kendimi beğenmiyorum, nefsim her türlü kusura açıktır” yahut yalnızca “evet, iyilikler Allah’tan kötülükler nefsimizdendir” demek yerine, bunun gerçekten imanî bir arkaplanı olduğunu, insan olarak kendimize mal edeceğimiz hiçbir övünülecek halimizin, -Kur’an’ın ifadesiyle-, “hasene”mizin olmadığını, her şeyin Yaratıcının bize verdiği imkan ve inayetle Onun ihsanı olduğunu ama kötülükleri tercih etme açısından nefisimizin gerçek adres olduğunu bilmek, anlamak ve içselleştirmek gerekiyor.
Sonuç olarak gördüğümüz veya sahip kılındığımız güzelliklerin kaynağının biz olmadığını ifade etme anlamında “nefsimizi sevmeyeceğiz” ama gerek kendimizde gerekse alemde gördüğümüz güzelliklerin kaynağının “mutlak olan Yaratıcı” olduğundan emin olacağız. Bu alemi, bizi ve duygularımızı yaratıp bize hazırladığından dolayı Ona teşekkürlerimizi sunup yani hamd edip yaratmasının mükemmelliğinin bilinciyle Onun noksanlıklardan uzak olduğunu ilan edeceğiz, yani -Kur’an’ın ifadesiyle-, tesbih edeceğiz. Onun yarattığı ve bizim hizmetimize sunduğu güzellikleri Onun yarattığı bilinciyle “Onun adına” kullanacağız. Onun sonsuz mükemmellikte olduğunu onaylayarak bizdeki mükemmel özelliklerin Onu tanıma aracı olarak verildiğini bilerek kullanacağız. Tüm sevgilerimizi Ona yönelteceğiz; yaratılışta bize sunduğu her şeyi bir sevgi ifadesi olarak yarattığını, Onun bizi sevdiğini anlayıp, biz de Onun bizi sevmesine sevgi ile karşılık vereceğiz.


