Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (09. 06. 2024) “kayyûmiyet dersi”nde önceki hafta müzakere edilen bahsin çağrıştırdığı bazı ayetler ele alındı, güncel yorumları yapıldı. Ardından bir soruyla bağlantılı olarak “sebepler” konusuna değinilerek Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şulesinin İkinci Nurunun Yedinci Sırr-ı Belağat başlığının aşağıda yer alan ilk paragrafçığı okunup müzakere edildi:
“Kâh oluyor ki âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gàyelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü, gayet hakîmâne gàyeleri ve mühim semereleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır; sebebi ise, şuursuz, câmiddir…” (Sözler, İstanbul, YAN, s. 400).
Derste gerek ilgili ayetlerin yorumu gerekse yukarıdaki parça ile ilgili olarak benim -kendi adıma- çok faydalandığım tefekkürler dile getirildi. Ben bunların tamamını ilgili kayda havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=NvHtyOtsmkI) sebepler konusunda paylaşılan tefekkürlerin bir kısmını aktarmak istiyorum. Takdimci metnin üzerinden geçerek -sonradan eklenen bazı ilaverlerle- şunları söyledi: “Parçanın son cümlesindeki ‘câmid’ yani cansız sözcüğü sebebin ya da varlığın bize bakan boyutunu ifade eden bir nitelemedir. Yaratılışa bakan yönü itibariyle durum ayrıdır. İlk baktığımızda varlık cansız madde olarak görünür. Ama dikkatle baktığımızda, -geçen hafta okuduğumuz kısımlarda belirtildiği üzere-, varlık; Kâtibini gösteren bir mektuptur, Sânii’nin esmasını yansıtan müteharrik bir aynadır, Kaynağını aksettiren parlak bir tecellidir. Metin diyor ki, ayetler bir şeyin icadında yani var kılınmasında sebebin yaratmaya kabiliyetinin olmadığını anlamak için müsebbebin yani ortaya çıkan sonucun gayelerine, meyvelerine bakmak gerektiğini, böyle bir bakış ya da inceleme sonucunda akıl, ilim, hikmet gerektiren sonucun sebebin eseri olamayacağının anlaşılacağını, zira sebep gibi görünen şeylerin akıl, ilim ve iradeden uzak olduğunu bildiriyor. Başka bir ifadeyle, sebebin sonucu meydana getiremeyeceğini anlamak için ‘sonuç’un güzellik içinde yaratılışına, hikmetli biçimde tercih edilişine, birçok fayda gözetilerek var kılınışına bakmak gerekiyor. Sonra da ‘sonuç’ta görünen bu özellikleri sebep diye gördüğümüz şeyler yapabilir mi, onlarda bunu yapacak özellik var mı?’ diye sormak, sorgulamak icap ediyor. Bir çiçeğin güzel kokulara bezenerek rengarenk icadı, bir meyvenin insanların ihtiyaçlarına uygun içerikle var edilmesi, bir güvercin yavrusunun uçmaya namzet özelliklerle donatılarak yaratılması sebep gibi gördüğümüz toprağın, ağacın yahut anne güvercinin eseri olabilir mi dediğimizde, ‘evet’ diye cevap vermemiz mümkün görünmüyor. O zaman anlıyoruz sebep gibi gördüğümüz şeylerin gerisinde Gaybî olan ve sonsuz ilim, hikmet ve rahmet sahibi bir Varlık Kaynağının bulunduğuna, bulunması gerektiğine aklî bir zorunluluk olarak ulaşıyoruz.”
“Sebebin sonucun meydana gelmesinde yahut getirilmesinde hiçbir payı yoksa, peki neden ‘sebep’ gibi gördüğümüz şeyler var? Yani ağaç var, toprak var, ebeveyn var? Bu, Yaratıcının yaratılış düzeninde var ettiği, neye nasıl ulaşacağımı veya neyi nasıl elde edeceğimi gösterdiği bir uygulama, bir prensipten ibarettir. Söz gelimi ben patates elde etmek istiyorsam, patatesin nasıl vücuda getirildiğini inceleyip ona göre başvuruda bulunacağım, yani patatesi elde etme yollarını izleyeceğim. Yoksa patatesin yaratılmasında toprağın veya diğer unsurların hiçbir etkisinin olmadığı, olamayacağı son derece açıktır. Maalesef bugün ‘sebep-sonuç’ ifadesini bağlamı dışında kullanarak ‘yaratılışın açıklaması’ gibi görür hale geldik, biz de bunu maalesef yuttuk. Bu alemde her şey ‘sebep-sonuç ilişkisine dayanıyor’ denilerek sonucu bize verenin ‘sebep’ olduğu yahut sonucun elde edilmesinde sebebin rolünün bulunduğu zehri sunuluyor bize. Yok öyle bir şey! Sebep diye gördüğümüz şeylerin eşyanın vücuda gelmesinde hiçbir payı yok! Hatta yaratılış açısından bakıldığında her şeyin ‘bir sonuç’ olduğu vakıası var!”
“Bu önemli konuyu kainatı fuara benzeterek biraz daha somut olarak işlemeye devam edebiliriz. Diyelim ki dijital ürünler fuarını geziyor, söz gelimi beğendiğim bir telefonu almaya karar veriyor, istek formu doldurup yetkiliye sunuyorum. Çünkü telefon üreticisi bana telefon sahibi olmak istersem ne yapmam gerektiğini öğretiyor. Fuardaki haliyle üretici firma bana ‘istek formunu doldurursan sana da bir telefon üretip veririm’ diyor. İstek formunu istenildiği şekle uyarak doğru bir şekilde doldurup üreticiye sunuyorum. Bir süre sonra firma adresime istediğim telefonu getirip teslim ediyor. Peki bu telefonu ben mi icat ettim? Hayır! Peki bu telefon durduğum yerde mi bana geldi? Hayır! Ya? İstek formunu doldurdum, adresimi yazdım, bedelini ödeyerek telefonu teslim aldım. İşte kainat fuarından bir şey almak istiyorsam, mesela patates almak istiyorsam istek formu dolduracağım. Ne demek bu? Yaratılış düzeninde patatesin nasıl yaratıldığını görüp ona riayet eden uygulama içinde olacağım. Yani ekeceğim, sulayacağım, çapalayacağım, bakımını yapacağım vs. Hasat döneminde patatesi elde ettiğimde, bileceğim ki bu ürünü bana toprak vermedi, veremez. Zira onda patatesi içeriği ile, özellikleri ile yaratıp hazırlayacak hiçbir şuur ve irade yok! İnsanların yaratılış kurallarına uyarak ürettikleri ürünleri ücret karşılığında elde ediyoruz. İnsanlar yaratamadıkları için, isteklerinin yaratılması için Yaratıcıya müracaat etmek anlamına gelen ‘istek formu’ doldururlarken bir emek harcıyorlar. Bu emeklerine karşı yapıyoruz bu ödemeyi. İsteklerini üreten üreticiye ise ne ödüyoruz? İşte bu konunun ciddi bir şekilde dikkate alınması gerekir.”
“Düzenli yaratılıştaki bir önceki yaratılış ile bir sonraki yaratılış arasında bitişik gibi görünen durumu insanlar sebep-sonuç ilişkisi olarak adlandırırlar. Çok dikkatli bir şekilde yaratılışı incelediğimiz zaman sonuç diye adlandırdığımız yaratılışın düzenli olarak, aralıksız bir şekilde değiştirilerek tekrar edilmesi bizde bir ‘alışkanlık’ oluşmasına neden oluyor. Artık biz ‘sebep’ adı verdiğimiz düzen gereği sıralamada öncelikli yaratılanları ‘yaratıcı sebep’ olarak algılayıveriyoruz. Bir örnek ile daha kolay anlamaya çalışalım. Önce yağmur yağıyor, sonra su toprağa düşecek şekilde bir yaratılış takip ediyor, su ile çekirdeğin birleştiği bir yaratılış daima değiştirilerek yaratılan bu kainatta devam ediyor. Yeni yaratılan bir an sonraki değişik kainatta su ile çekirdek buluşunca düzenli yaratılış her zaman çekirdeği çatlatıp içinde daha önce yaratılmış olan ‘hayat düğümünü’ açacak bir yaratılış gerçekleşiyor. Devamlı değiştirilerek yaratılmasıyla gösteriyor ki, kainat devamlı yaratılmaya muhtaç! İnsan kendisinin her gün daha değişik yaratıldığını bir-kaç yıl geçtikten sonra fark eder ki her gün değişik bir yaratılışa tabi tutulmuş.”
“İşte yaratılışın sürekli olarak değiştirilerek yenilenmesine dikkat edince anlarız ki, her bir ânı bir sonra yaratılan kainatta çok benzer ve fakat birazcık farklı bir yaratılış takip eder. Bu farklı yaratılışa dikkat ettiğimizde bir önceki anda yaratılan su, toprak, hava, güneş ışığı, çekirdek ve çekirdekteki tüm unsurların yaratılışında gerçekleşen özellikler, o unsurun kendi ürünleri değildirler, olamazlar. Unsurlar cansız, bilinçsiz, iradesiz, bilgisiz maddedirler, bir sonraki yaratılışta gerçekleşen hayatlı bitki fidesi ise tamamen değişik özelliklerle donatılarak var ediliyor. Bu hal açıkça gösteriyor ki, bir önceki yaratılışın unsurlarının kendisi bir sonraki yaratılışta gerçekleştirilen halin varlık kaynağı olamazlar. Bir sonraki yaratılış halinde gerçekleştirilen özelliklerin varlık kaynağı, bir önceki yaratılışta gerçekleştirilen varlıklarda olmadığı için böyle bir yaratılışın yaratıcıları olamazlar diye anlamak hiç de zor değildir.”
“İşte biz bu sürekli değiştirilerek yaratılan kainatın devamlı aynı düzen içerisinde yaratılmasını, dikkatsizliğimiz nedeniyle sanki bir önceki anda yaratılanların bir sonraki andaki yaratılanların yaratıcısı zannediveriyoruz. Onun için bir önceki yaratılanlara ‘sebep’, bir sonraki yaratılanlara da ‘sonuç’ adı vererek, her bir ânı yenilenerek yaratılan kainatın düzenli yaratılışı nedeniyle sanki sebepler sonucu yaratıyormuş gibi algılayanların uydurduğu bu ‘sebep-sonuç’ ilişkisi terimini düşünmeden kullanıveriyoruz. Bizim dikkat etmemiz gereken nokta burasıdır! Kainat her bir anındaki yaratılışı ile bir Yaratıcının, yani ‘Mutlak Sebeb’in yarattığı ‘sonuç’lar silsilesinden başka bir şey değildir. Kainatın tümü her an yalnızca ‘sonuç’tur. Kainatın tümünü her an yenileyerek Yaratan ise ‘Tek Mutlak Sebep’tir.”
“Yaratıcının tüm kainat çapında gerçekleştirdiği bu daima yenilenerek yaratılan dünyada, bu ‘Tek Mulak Sebep’ tüm varlıklarda düzenli bir yaratma türü tercih ediyor ki, biz bu düzenli yaratılış türünden faydalanarak, ne tercih edersek ne gibi bir sonuç yaratılacağını Yaratıcının vaat ettiğini anlıyor ve bu düzenli yaratılıştan öğrendiğimize göre müracaat edersek, takip eden ândaki yaratılışta bizim yaratılmasını beklediğimiz hal yaratılıveriyor. Dikkatsizliğimiz, alışkanlıklarımız nedeniyle biz nasıl düzenli bir yaratılış varsa ondan öğrendiğimize göre, ‘irademizi kullanarak uyduğumuz düzenli yaratılışa cevap verildi, vaat edildiği gibi kabul edildi’ deyip Yaratıcıya teşekkür etmeyi unutuveriyoruz. Bir de üstelik ‘sebep-sonuç’ görüntüsünü düzenli yaratılışa değil de, kainatın parçalarına veya bizim müracaatlarımızın sonucunda yaratılanları kendimize aitmiş gibi ilan ediveriyoruz: ‘Su veya güneş hayat kaynağı, bitkileri yetiştiriyor, büyütüyor’ veya ‘Ben şunu yaptım, bunu yaptım’ diye iddialar ileri sürüveriyoruz. ‘Ben yaratılmasını istedim, Yaratıcı da yaratıverdi, Ona teşekkür edin’ deme gerçekçiliğini öğrenmemiz gerekiyor.”
“Maalesef kainat fuarında hırsızlık yapanlar var! Metindeki ifade ile müsebbebi yani ürünü ‘toprağın ürünü, bahçenin ürünü, laboratuar çalışmalarının ürünü’ veya ‘bilim adamının, mühendisin ürünü diye çalma teşebbüsünde bulunan insanlar var, kimi bilim adamları var! İnsan bunlara hem acıyor hem dayanamıyor hem göz göre göre yalan söyledikleri için affedemiyor. Sebep dediğiniz hangi şey, hangi şeyin icadını gerçekleştiriyor? Hangi şeyde yaratmayı sağlayacak ilim, irade ve kudret var? Kainatın her şey sonuçtur kardeşim! Siz böyle dediğiniz zaman ‘sebepleri inkar etmeyin’ diyorlar. Niye? Zihinleri şartlanmış, ön yargılarının mahkumu olmuşlar. Ben ‘her şey sonuçtur’ derken yaratılıştan bahsediyorum, günlük dildeki, mesela ‘manavdan şu kadar kilo patates aldım’ demiyorum ki. Maalesef insanlar sebep kelimesinin günlük dildeki kullanımı ile yaratılıştaki kullanımını karıştırıyorlar. Daha açık ifadeyle günlük dildeki sebep sözcüğünü yaratılışa da uyguluyorlar. Halbuki günlük dilde kullanılan ‘sebep’ sözcüğü, düzenli yaratılıştan öğrendiğimiz düzene uyma teşebbüsümüzün bir ifadesi olmanın ötesine geçmemelidir. ‘Fiilen düzenli yaratılışa uyarak, isteklerimin yaratılıvermesi için dua etmem sebebiyle duam kabul gördü ve isteğim olan sonuç yaratıldı, Yaratıcıya teşekkür ederim’ demeliyiz.”
“Ben Nursi’de sanki şunu gördüm. İnsanlar ‘sebep’ kelimesine alışmışlar, sebepler yok dersem başımın etini yerler, o zaman şirke düşmelerini engellemek için ‘sebeplerin tesiri yok’ diyeyim. Nitekim Risale okuyan herkes konu açılınca onun şu meşhur sözünü söylerler: ‘İzzet ve azamet ister ki esbâp perdedâr-ı dest-iı kudret ola aklın nazarında, tevhid ve celâl ister ki esbâp ellerini çeksinler tesir-i hakikiden’. Tevhidin ruhuna uygun bir cümledir. Çünkü sebeplerin tesiri olmadığını açıkça dile getirmektedir.”
Takdimcinin bu açıklamalarından sonra bir müzakereci de Nursi’nin konuyla ilgili şu ifadesini paylaştı: “Esbâba teşebbüs bir dua-yi fiilidir. Esbâbın içtimaı müsebbebi icat etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak’tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hatta çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır…”
Başka bir müzakereci söz alarak şu soruyu gündeme getirdi: “Önceki derslerde işlendiği üzere ‘kayyûmiyet’ hakikati açısından düşünülerek ‘kainatta daimî bir yaratılış, daimî bir tazelenme var’ denildiği zaman ‘alemde icadla ilgili olarak sebep-sonuç ilişkisi yok, sonuç var, her şey sonuçtur’ şeklindeki hüküm bana gayet ikna edici geliyor. Allah razı olsun. Günlük dildeki sebep sözcüğünü yaratılışa teşmil etmenin sorunlu olduğunu da anlıyorum. Ama yine yaratılıştan giderek mesela, patatesi sebep olarak topraktan alıyorum, toprak sebeptir. Ama ben biliyorum ki sebebin yaratmada tesiri yok. Bu şuur içinde ‘alemde sebep-sonuç ilişkisi var ama sebebin yaratmada tesiri yok’ dediğimde tevhidi zedelemiş oluyor muyum? Yahut böyle demekte mahzur var mı? Mesela Yasin suresinin 36. ayetinde ‘toprağın bitirdiği ürünlerden’ bahsediliyor. Ama ben biliyorum ki bitiren toprak değil, toprak bir vesileden ibarettir, ürünlerin bitirilmesinde etkenliği söz konusu değildir. Ürünleri veren müsebbibü’l-esbâb olan Allah’tır. Kur’an’daki bu kullanımı da dikkate alarak, -sebebe tesir vermemek şartıyla- sebeplerden söz etmekte ne mahzur var?”
Bu soruya karşı takdimci özetle şunları dile getirdi: “Kur’an insanlara konuşur. İlgili ayete atıf yaparak söylemek gerekirse, der ki ‘topraktan çıkıyor, toprak bitiriyor gibi gördüğünüz şeyler var ya, onları Ben veriyorum, Ben yaratıyorum, Ben icat ediyorum. Bunu anlamak için toprağı inceleyin, onda size bu ürünü ya da ürünleri verecek özellikler var mıdır, bakın’. Bize düşen de budur. Bakmak, sorgulamak, incelemek ve doğru sonuçlara ulaşmak. Zaten yaratıkları, yaratılmayı, yaratılışları sorgulamadan Yaratıcıya ulaşmak mümkün değildir. O yüzden Kur’an daima yaratılışlara referansta bulunur. Patatesin topraktan çıkıyor görünmesine değinir, sorgulamayı bize havale eder. İşte bu noktada ‘sebep var, vasıta var, vesile var’ dendiğinde şirke kapı aralama tehlikesi var. Zira adına ister sebep ister vesile diyelim yaratılışla birlikte andığımızda inkarcıların eline bahane verilmiş oluyor, diye düşünüyorum. Bu bakımdan imanda “lâ ilâhe” aşaması son derece önemlidir. Mahlukata bakıp, sebep gibi görünen şeyleri inceleyip bunların yaratıcı olmayacağı aşaması geçilmeden ‘illallah’a geçilemez.”
“Diğer bir müzakereci söz alarak -kabaca- şunları ifade etti: “Konunun sanıyorum zihnimizdeki kavramsallaştırma ile alakası var. Mesela Kur’an’da Yaratıcı, bir bağlamda ‘Sizin canlarınızı yaratan Benim, mallarını veren Benim’ diyor, başka bir bağlamda ‘Allah cennet karşılığında canlarınızı ve mallarınızı sizden satın almak istiyor’ diyor. İnsan düşünüyor, hani canlarımızı da, mallarımızı da O vermişti, burada niye sizin canlarınızı ve mallarınızı’ tabirini kullanıyor? Düşününce anlaşılıyor ki Kur’an bir yerde bizim algı dünyamıza göre konuşuyor, mesela Kendi yaratmasına işaret ettiği bir yerde ‘canlarınızı da mallarınızı da ben yaratıyorum (13:16) diyere algımızı düzeltiyor, Böylece kavramlarımızı doğru şekilde tanzim ediyor. Benzer durum sebepler konusunda da geçerli diye düşünüyorum. Verilen örneğe gönderme yaparsak, bir yerde ‘toprağın bitirdiği ürünler’ diyor, başka bir yerde yer, gök ve arasındaki her şeyi yaratanın Kendisi olduğunu belirtiyor. Nursi de aynı usulü takip ederek ilk nazarımızın söz konusu olduğu yerde ‘sebep sırf zahiridir’ diyor, geçişli olarak konuştuğu yerde ‘sebebin tesiri yoktur’ diyor. Sonuçta bizim idrakimizdeki algıyı düzeltiyor, yegane Müsebbibin Yaratıcı olduğunu belirtiyor.”
Son müzakerecinin yaptığı açıklamadan anladığım kadarıyla, hem metinde geçen, “sebepleri icadın kabiliyetinden azletmek” ifadesi hem de takdimcinin “yaratılışta gördüğümüz her şey sonuçtur” şeklindeki ifadesi doğru görünüyor. Takdimcinin zikrettiği ifade dikkate alınmaz, her şey “sebep-sonuç ilişkisiyle gerçekleşiyor” dersek farkında olarak veya olmayarak, şu veya bu oranda sebebe tesir verme tehlikesiyle karşılaşabiliriz diye anlaşılıyor. Allah razı olsun.


