Ali – Ufuk açıcı cevaplar, teşekkür ederim, faydalandım.
Dua, aslında bir kişinin kendi gerçeğini Rabbine takdim etmesidir, denilebilir. Bilmediğini de, bilmediğini bilerek takdim etmesi de buna dâhildir. Ben baktım ki, Mehmet Ali Hoca bu konuda benim bildiğimin çok fazlasıyla Rabbine muhatap oluyor. Onun bilgisini, ya da kavramasını kendime şefaatçi yapıp, Rabbime bana da bildirmesi için dua ediyorum. Dikkat etmek lazım, neyin duasını yaptığımın farkındayım.
“Padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş.”
Bu çok anlamlı parçada, “gördük”ten sonra, yani fark ediyor ki, kendisinde olmayan bir şeyler var, olması gerekir ama insan bu, yok işte. Yine Rabbine onların “yokluğunun farkındalığı” ile muhatap olabilir, diye anlıyorum. Bütün hastalıklardan anladığını duyduğum Lokman (as) için, biliyorum ki bütün hastalıklardan anlayan ve çare öneren birisi var. Ben de dua ediyorum: “Ya Rab, Lokman as gibi bir doktor gönder bana.” Farkındalıkla yapılmış bir dua. Ben Lokman as gibi tıp bilgisine sahip olmasam da, neyi bilmediğimi bilerek Rabbime muhatap oluyorum.
“Bahis konusu duada en seçkin mahlûkatın ubudiyetleri takdim edilmiş.” diyor Zafer hocamız.
Hemen aklıma ilk geleni söyleyeyim: En seçkin mahlûkatın ubudiyetlerini en seçkin bir şekilde takdim ettiklerini görüp, idrak edip, “Ben de öyle takdim edebilseydim, etmek isterdim. Lütfen benden sanki onlarınki gibi kabul et” demek isteniyor. Doğru mu anlıyorum?
Evet, torpil geçmek için araya konulmuş aracılar değil de, farkındalıkla, kendi yetmezliğinin idrakiyle, “Keşke ben de onların ubudiyetleri gibi bir ubudiyet takdim edebilseydim” dercesine bir bilinçli muhatabiyetten bahsediliyor galiba.
Abdullah Berâ – Zafer’in alıntıladığı Üstadın örneği halen mantıklı gelmiyor bana açıkçası. Ubudiyet, kendi dünyamıza indiği kadarıyla ubudiyet olur. Yoksa ben şunun ubudiyetini sana takdim ediyorum ne demek?
Padişah örneğinde olay net. Makbul adamlar milyonlar değerinde hediye getirmiş, fakir adamda para yok. Diyebilir ki bende bunlar olsa idi sana verirdim, ama yok. Padişah tabii ki kabul eder bunu. Ama hakikatte, yani kulluk meselesinde, fakir adamın elinde olmayan ne? Gecede 1000 rekât namaz kılmak mı? Bu değildir herhalde. Adam geliyor Allah’ın huzuruna ve diyor ki “ben yapamıyorum ama Hz. Nakşibendi’nin kulluğunu da sana hediye ediyorum”. Neden yapamıyorsun? Yap. Sana bu potansiyel verilmiş. Yani “Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim.” kısmındaki “elimden gelseydi” kısmı geçersiz bir mazeret.
Kulluk beni dönüştürüyorsa bir şey ifade eder. Şükür, ben farkına vardığım kadarıyla benim şükrüm olur. Nakşibendi’nin kulluğunu sana hediye ediyorum demenin benimle bir ilgisi yok ki. “Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” ifadesi, Nakşibendi’nin kulluğunun boyutlarını ben idrak edip yaşamamışsam bir şey ifade etmez ki. Yani “Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” derken ne dediğimi bilmiyorum, söylediğim şeyin hakikati benden uzak, ağzımdan çıkanı kulaklarım duymuyor. Bu şekilde söyleyen bir insan niyetinde samimi ise Allah onun bu cümlesini kabul eder ama bu cümle nasıl külli bir şükür olabilir ki?
“Padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş.”
Bu çok anlamlı parçada, “gördük”ten sonra, yani farkediyor ki, kendisinde olmayan bir şeyler var, olması gerekir ama insan bu, yok işte.
Ali abi “görür ki” kelimesine vurgu yapmış. Örnekte görmek ve mücevherlerden falan oluşan hediyeye sahip olmak farklı şeyler. Ama hakikatte görür ki ifadesi mesela Nakşibendi’nin kulluğunun farkına varmak, o seviyeyi idrak etmek anlamına geliyorsa zaten bu fakir adam o kulluğu yapıyor demektir. Yok bu anlama gelmiyorsa bu adamın gördüğü ne? Yani hakikatte Nakşibendi’nin nasıl bir kulluk yaptığının farkında değil ki bu fakir adam “görür ki” ifadesi doğru olsun.
Örnek ile hakikat arasında paralellik kuracak olursak örnekte fakir adam padişahın huzuruna gelince diğer misafirlerin hediyelerinin milyonlar değerinde olduğunu takdir edecek kapasitede değil. Kendisi beş kuruşluk bir demir sürahi getirmiş. Diğer adamın getirdiği milyonlar değerindeki antika sürahi ile kendi sürahisini aynı sanıyor. Bu böyle olmak zorunda çünkü hiç kimse kendi kulluk seviyesinden (padişaha getirdiği hediyeden) daha yukarıdaki bir kulluk seviyesini (hediyeyi) anlayamaz, takdir edemez, o farkındalığa ulaşamaz. Çalışması ve eğitim görmesi lazım bunun için.
Mahlûkatın ubudiyetini kendi ubudiyetimize dâhil edebilmek için, öncelikle onların ubudiyetini müşahede etmemiz lazım. Ne derece müşahede eder ve hakikatlerinin farkına varabilirsek, Rabbimize takdimimiz de o derece olur. Bahis konusu duada en seçkin mahlûkatın ubudiyetleri takdim edilmiş.
Zaferin bu söyledikleri ile paralel aslında benim söylediklerim ama üstadın örneğinden bunlar çıkmıyor bence.
En seçkin mahlûkatın ubudiyetlerini en seçkin bir şekilde takdim ettiklerini görüp, idrak edip, “Ben de öyle takdim edebilseydim, etmek isterdim. Lütfen benden sanki onlarınki gibi kabul et,” demek isteniyor. Doğru mu anlıyorum?
İşte bu ifade çelişkili görünüyor bana. Görüyor ve idrak ediyorsa takdim odur zaten. “Görüyorum ve idrak ediyorum ama takdim edemiyorum” diye bir şey olmaz.



