Mehmet Ali –
Dua, aslında bir kişinin kendi gerçeğini Rabbine takdim etmesidir, denilebilir. Bilmediğini de, bilmediğini bilerek takdim etmesi de buna dâhildir. Ben baktım ki, Mehmet Ali Hoca bu konuda benim bildiğimin çok fazlasıyla Rabbine muhatap oluyor. Onun bilgisini, ya da kavramasını kendime şefaatçi yapıp, Rabbime bana da bildirmesi için dua ediyorum.
Bir önceki mesajda Abdullah Berâ yazdı; ben de aynı şeyi düşünüyorum bu konuyla ilgili. “Bilmediğini bilerek takdim” etmesi bana pek doğru görünmedi. Biraz toptancılık var burada gibi hissediyorum. Yani ben onun çoğunu anlamadım ama anlamadığım bölümünü de kendi duama şefaatçi yapıyorum demek çok doğru oturmuyor.
Şu olabilir en fazla — belki siz de bunu demek istemiş olabilirsiniz: fark ettiklerimizden hareketle, aslında bir sürü fark etmediğim de varmış; inşallah onları da anlamak nasip olur kabilinden bir yaklaşım ise belki kabul edilebilir. Anlama duası yerine geçsin diye söylenebilir yani. Ama bizim dünyamıza inmeyen ibadeti sunmak bana paradoks gibi göründü. Ben trigonometri ünitesine gelmedim ama hocaya yaptığım sunumda onu da dâhil ediyorum? Ne demek bu? Çalışmadığım yeri nasıl sunabilirim ki? Bu duruş, hali hazırdaki ezbere dayanan dua etme tavrını daha da körükleyebilir.
Ali – Dua, aslında acziyetini ifade etme, takdim etme manasını da içerirse, “ezbere yapılan dua”yı körüklemek için olmamak şartıyla, şöyle bir örnekle anladığımı takdim edeyim de yanlışım varsa düzeltirsiniz:
Ben bir öğrenciyim, yanımda da bir öğrenci var (adı Murat olsun) hocanın sorduğu her soruya doğru cevap veriyor. Ben ise dersi tam kavramamış tembel, hep “Sonra yaparım” diye erteleyen birisiyim. Herhangi bir öğrenciyi değil de, hocanın takdir ettiği bir öğrenciyi kendime örnek göstererek, hocanın sorduğu bir soruya çok düşük bir düzeyde cevap verirken şunu da ilave ediyorum:
“Hocam, bir bilseniz, ne kadar ben de Murat gibi olmak istiyorum (Dikkat, Murat’ın bildiklerini bilmiyorum, ama bilmediğimi biliyorum) ama ben tembelim yapamıyorum, yapmaya çalışıyorum, şimdilik benden bu ödevimi kabul et de, inşaAllah, beni de Murat gibi olmayı arzulayan ve fakat olamayan bir öğrenci olarak beni huzuruna al. Şefkat-ı İlahi, eğer bu öğrenci samimi ise, onu tanır ve tarafgirliğinden ve eksikliğini itirafından dolayı bu kişiyi takdir eder. Belki de Murat ile beraber ödevlerini yapmaları için bir organize yapıp, “Madem Murat’ı takdir ediyor, ondan faydalanmasını sağlayayım” der.
Bu hali biz insaniyetimizle hissediyorsak, bu hissin bize verilmesinin bir hikmeti var. Tembellik bahanesi için yapılan göndermeler, bizim kendimizi kandırmamız anlamında olduğu belli. Ama biz her zaman kendimizi bir şeylerin eksikliği ile bulaşmış buluyoruz. Önemli olan “eksikliğini kabul etmek, itiraf etmek, özür dilemektir.” Ubudiyetin aslında, özünde, “yetmezliğini fark edip itiraf etmek” vardır desem, ne dersiniz?
“Subhane ma arafnake hakka ma’rifetike Ya Ma’ruf” (Seni hiç de hakkıyla tanıyamadığım Ma’ruf olan Sen Rabbimin, noksansızlığını ilan ediyorum) derken tanıyamadığımı, hakkıyla tanınamaz oluşunu ilan ediyorum. Tanıyamadığım yönlerinin varlığını itiraf etmek benim için bir artı değer olmalı. Yeter ki, itiraf edeyim ki, o eksikliğimi gidermenin yolu önümde açılsın. Tembelliğime bahane için kullanırsam kendimi kandırırım.
Taraftar olmak, müspete talip olmak, eğer ileriye ait bir teşebbüsün başlangıcı ise, çok güzeldir, duadır, bir durumda olunmadığı halde o durumda olmak istemektir. Güzel bir teşviktir.
“El-hamdu lillahi bi ‘aded-i zerrat’il-kainat” dediğimizde de aynı bir anlayışın ifadesi var: Ben bakıyorum, gözlemleyebildiğim kadarıyla, kainatın her bir zerresi öyle bir şahitlik yapıyorlar ki, beni hayrette bırakıyorlar. Bu zerrelerin yaratıcısına dönüp: “Sana yarattığın zerreler adedince teşekkür ediyorum bana Kendini ne güzel tanıtıyorsun” desem, bu Yaratıcı “sen hepsini bilmeden neden bilmediklerinin de şahitliği ile Bana geldin” demez. Yeter ki, bilmediğimi bilerek, daha bildiklerimin ötesi var, diye bilmeyi arzu ettiğimi ve şimdiki eksikliğimi samimi bir şekilde takdim edeyim. Yaratıcı benim neyi niçin söylediğimi bilir. Sorumluluğu başımdan atmak için mi, yoksa bir hedefim var ama şimdi ben o hedefe ulaşamıyorum, çabalıyorum, daha güzel ödevler yapıp getireceğim ama bugünlük bu kadar yapabildim, desem, hoca bana kızmaz, sever bile. Hatta çok güzel ödev yaptığı için şımaran ve gururlanan öğrenciden daha fazla sever, diye hissediyorum.
Fakat… Bu tür duaları bir standarda bağlayıp da, hep böyle söyleyip duracaksın, anlamında bir “dua” ise, zaten o dua değil, bir alışkanlığın tekrarıdır. Bu son durum, bahsimizin dışındadır.


