Kur'an Okumaları Müzakereler Risale-i Nur Okumaları Usûle Dair

“Şunların Hürmetine Bizi Affet” Duası Ne İfade Ediyor?

Yusuf – Elhamdülillah, ezber bozan güzel bir tefekkür oldu benim için. Katılanlardan Allah razı olsun.

Dua hakkında yakın zamanda ilk kez fark ettiğim, duaya bakışımı değiştiren bir manayı konu ile olan alakasından dolayı paylaşmak istiyorum. Burada bahsi geçecek olan metni belki yüz defa okumuş/dinlemişimdir ama biraz olsun anlamaya başlamak için damdan düşmem gerekiyormuş, elhamdülillah…

23.Sözün 1.mebhasının 5.noktasında geçen şöyle bir tabir var:

Hem dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.”

Yine aynı yerin en son paragrafında da şu ifade var:

“İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.”

Rabbimin beni hadisatla terbiye ettiği bir zamanda, çok darda kalıp dua ettiğim bir sırada durup kendime dedim, “ya ben napıyorum şimdi?” Oturmuş, acınacak bir halde tam anlamıyla dilenci gibi dileniyorum. Hem lisanımda söylediğim sözlerle, hem beden dilimle ifade ettiğim tavırla kul/köle gibi bir hali “yaşadığımı” fark ettim. Her şeye eli yetişen, benim en ince ihtiyaçlarımı bilen, arzumu yerine getirebilen, merhametli bir zatın var olduğunu halimle tasdik ettiğimi fark ettim. Bu bir “umarım öyle bir zat vardır” tarzı bir ümit hali değil de, kendi hiçliğimi tam anlayıp, Rububiyet dava etmişliğimi tam farkedip, bu halden tövbe edip, Yunus Aleyhisselam gibi “La ilahe illa ente, subhaneke, inni kuntu minezzalimin” deyip, vücudunu tam tasdik ettiğim Rabbimin huzuruna abd olarak iltica etmeye çabaladığım bir hal idi. İşte öyle bir halde, öncesinde defaatle okuduğum, ezbere bildiğim, “dua bir ubudiyettir” sözü, o zaman kadar ki sevap/günah ekonomisi anlayışımdan öte bir anlam ifade etmeye başladı.

Sonrasında da, “ubudiyetin semeratı uhreviyedir” sözü üzerinde düşünmeye başlayınca, duam ile ne kadar da bu dünyaya ait şeyleri hedeflediğimi fark ettim. Öncesinde duayı, akşamları eve gelmeden önce evi arayıp “bir şey lazım mı” diye soran babama “soğan, pirinç, şeker, cips” gibi söylediğim sipariş listesi nevinden, Rabbime sunduğum sipariş listem gibi düşünüyordum. “Ayakkabının bağı bile çözülse Allah’tan işte” hadisini de, dünyevi hacetleri de ondan istemek şeklinde anlıyordum. Bu da “ubudiyetin semeratı uhreviyedir” tanımına uymuyordu. Çünkü ben dünyalık semereler istiyordum, dünyada elde etmek istiyordum: “Allah’ın bana şu sınavdan geçmeyi nasip et!..”.

Bu duanın anlamını ilk kez anlamaya başladığım kulluk halini yaşamaya çalıştığım zaman fark ettim ki, bu duanın asıl faidesi, hiçliğimi, aczimi tam anlamam, buna mukabil o hiçliğime varlığı ile, kudreti ile, rahmeti ile, ila ahir, mukabele eden Rabbimin vücudunu bilmem, Bu duanın “en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi” idi. Yani, tam anlamıyla bir tevhid uygulaması olan dua etmek fiili ile, Rabbimi en aktif bir biçimde, tam nefsimde tanımaya çalışıyordum. Dolayısı ile ahirette, yani şu dakikamdan sonraki tevhid şuuru ile geçirdiğim hallerimde, benimle birlikte olacak olan bir Rabbimi tanıma farkındalığı verilmiş oluyordu bana dua ile. Ve o farkındalık, benim ile birlikte kalacak bir hal idi. Sınavda elde edilmiş bir başarı gibi sönüp gidecek, çok çok benimle birlikte ancak mezara kadar gidebilecek bir fani meta değil, ebed yolculuğunda bana Rabbimi gösterecek “uhrevi” bir farkındalık idi.

Şu halde, şuurlu olarak yapılmış olan bir dua, hakikati arama çabasında olan insanlarla yapılmış olan bir mütalaa kadar bana Rabbimi tanıtan, tevhidi talim eden bir derse, bir mütalaaya dönüşüverdi. Duamda “Allahım sen Rahim’sin” derken, ben Allah’a Rahim olduğunu hatırlatıyor değilim, kendime hatırlatıyorum Rabbimin Rahim olduğunu. Ya da, “Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet” derken, “bak ben seni Rahim tanıyorum, artık beni affedersin hani” tarzında, haşa sanki O’nu utandırıp da, ” e bari affedelim artık” dedirtecek türden komik bir beklentiye girmek değil de, kendime Rabbimin Gafur olduğunu hatırlatıyorum. Esmayı kendime duam ile talim ediyorum. Nefsimde yaptığım bir tefekkür yolculuğu bir tevhid uygulaması yani dua…

Üstadın tabiri ile: (24.Mektubun 1.zeylinden)

Dua ubûdiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam duasıyla gösteriyor ki:

Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir. En uzak maksatlarımı yapabilir. Benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum.”

İşte, duanın verdiği hâlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın halâvet ve sâfiliğine bak …

Beni dama çıkaran ve sonra damdan düşürerek bu manayı bana talim eden Rabbim, bütün nekaisten münezzehtir. SubhanAllah.

Zihnimi tam toparlayamadığım için, tabirler biraz karışık oldu, hakkınızı helal edin. Bu anlayışta eksik/yanlış gördüğünüz noktaları düzeltirseniz çok memnun olurum.

Benim için çok yeni olan bu dua anlayışı ile “şefaatine/hürmetine” mevzusuna bakınca da şöyle düşündüm: Duada ismi geçen zatlar, Mi’rac risalesinde vurgulandığı gibi her bir Esma-i İlahinin semasında bulunan fertler. Anladığım kadarı ile Allah’ın o ismine en azam derecede ayine olmuş fertler. Yani, benim o esmayı anlamamda müracaat etmem gerekecek fertler (ki Rasulullah (sav), her bir ismin semasında tefekkür seyahatinde bulunduktan sonra o semada makamı bulunan o peygamber ile sohbette bulunuyor… Abdullah Berâ’dan Allah razı olsun, 15.söz’ü tekrar hatırlattı bize, sema kelimesi üzerinde tekrar düşünmeme vesile oldu).

Dolayısı ile şuurlu olarak dua ediyorsam ve bu şahısların isimlerini zikrediyorsam duamda, bu isimler benim için azam derecede ayine oldukları esmanın mücessem misalleri olarak, o esmaya beni çıkaran (uruc ettiren) fertler oluyor. Yani, o esmanın farkındalığına vesile, aracı oluyorlar benim için. Evimin bahçesine gül çiçeği dikmem, nasıl ki Cemil isminin semasına çıkmam için araç yada aracı oluyor, benzer şekilde de, duamda Havva Aleyhisselamı zikrettiğimde o beni Rahim isminin semasına çıkmamda araç yada aracı (şefaatçi) oluyor. Kendime o anda, Hz. Havva’yı hatırlatmak ile mücessem bir rahmeti hatırlıyorum, oradan da o Rahmetin membaı olan Rahim olan Rabbimi hatırlıyorum.

Yazar hakkında

Müzakereler

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Yorum yazın