Düşünen, merak eden ve sorgulamaya çalışan bir insan için kendisini, etrafını ve görebildiği yahut bilebildiği kadarıyla fiziki alemi anlama ve anlamlandırmada en temel husus bilinçli bir Yaratıcının olup olmadığına dair ulaştığı sonuçtur. Yaratılışında bulunan muhakeme, kıyaslama ve aklî çıkarımlarda bulunma özelliklerini -her hangi bir şartlanma söz konusu olmaksızın- sağlıklı şekilde kullanan bir kimse adını, mahiyetini bilememekle beraber kainatın tümüne sürekli değiştirerek varlık veren mutlak bir Yaratıcı Gücün bulunması gerektiğine, bunun zorunlu olduğuna kolayca intikal eder. Dinî bir tabirle Allah’ın varlığına ulaşır. Düşünme ve muhakemelere devam ettiğinde ikinci aşamada ise bu Kudretin yaratmadaki maksadını bilinçli, sorgulayan ve konuşmadan anlayan insanlara yönelik bir “mesaj”ının bulunması gerektiğine de ulaşır. Yine dinî bir tabirle vahye, mesela, Kur’an’a dikkat eder ve onu ciddiyetle inceler. Vahiy ya da Kur’an ise zorunlu olarak Kur’an’ı getiren, tebliğ eden ve içeriğini açıklayıp uygulayan bir görevlinin bulunması gerektiğine işaretle onu peygamber inancına taşır. Önyargıya kapılmayan bir kişi eğer varlık alemini, kendi insanî özelliklerini, Kur’an ve peygamber hakikatini düşünür, bu dörtlü arasında insaniyetiyle örtüşen güçlü bir bağlantı ve tam bir uyum görürse, Allah’a, peygambere ve kitaba her çeşit tereddütten uzak olarak inanır ya da inanması beklenir.
Sözü getirmek istediğim konu Kur’an. Kur’an’ın Yaratıcının konuşması olduğunu anlamak için yine varlık aleminden yola çıkarak Yaratıcının “rehberlikte bulunma” özelliğini görmek, sonra da Kur’an’ın içeriğinin varlık alemi ve insanî özelliklerimizle bağdaştığını fark etmek gerekiyor. Ha-mim derslerinde de yer yer çeşitli boyutlarıyla gündeme getirilen bu yaklaşım günümüz insanı için Kur’an’ın mucize olduğunu, diğer bir ifadeyle Allah’ın kelamı olduğunu tasdik etmekte evrensel ve en güçlü yol gibi görünüyor. Zira Kur’an’ın mucizeliğini belağat özellikleri açısından temellendirmek bu ilmi bilmeyenler için muhakeme ve doğrulama yolunu kapatıyor. Çünkü Kur’an’daki edebî incelikleri fark etmek, onun belağat bakımından insan kudretini aşan harikuladeliklere sahip olduğunu anlamak için belli ön hazırlıklardan sonra en azından birkaç yıl bu ilimle meşgul olmak gerekiyor. Bu, elbette Kur’an’ın i’câzını görmenin sadece belağat ilmini bilmekten geçtiği anlamına gelmez. Kur’an’ın dil özelliklerinden başka içeriği, insanî duygularla uyumlu sunumu, insanlık tarihinde yaptığı dönüşüm, varlığı okuma usûlü, insanın en temel sorularına verdiği cevap, altını çizdiği ahkakî prensiplerden tutalım da okunuşuna, ezberlenmesine, dinlendiğinde insan ruhuna doyurucu gelmesine kadar pek çok i’câz yönleri vardır. Burada değinmek istediğim bunlardan birisi, hatta pek de gündeme gelmeyen bir özelliği.
Ha-mim’de geçtiğimiz Cuma günü yapılan (28. 03. 2025) İşârâtu’l-i’câz dersinde Bakara suresinin 28. ayetinin fıkralarının tefsirine devam edildi. Söz konusu ayette şöyle buyruluyor: “Ne suretle Allah’ı inkar ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayat verdi, sonra size ölüm verecektir. Sonra yine hayat verecektir; sonra Ona döneceksiniz.” Derste ayetin üçüncü fıkrasında yer alan “fe ayhâkum: O size hayat verdi” ile ilgili kısım okunup müzakere edildi:
“Sual: Niçin ‘ayhâkum’ yerine ‘sırtüm ahyâen: hayat sahibi oldunuz’ denilmedi? Cevap: Çünkü bu ifade hayatın Cenab-ı Hak tarafından verildiğine sarahaten delalet eder. ‘Sırtüm ahyâen: Hayat sahibi oldunuz’ denilmesinde bu delalet yoktur. Ayetteki ‘summe yumîtüküm: O sonra sizi ölüm verir’ ibaresine gelince ‘temûtûne: ölürsünüz denilmiyor da ‘O sizi öldürür’ anlamında ‘yumîtüküm’ deniyor. Burada ‘temûtûne’ zikredilmemesi, mevtin, kaderin takdiriyle, kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işarettir. Evet, ömr-ü tabiisini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm-ı azamı, ömr-ü tabiisi bitmeden önce ölürler. Demek mevt, tabii bir netice değildir, ancak cesedin inhilaliyle dağılmasından ibarettir. Yoksa ruhun fenasıyla değildir. Mevt ile ceset dağılır, ruh baki kalır…” (İşârâtu’l-i’câz, İstanbul 2020, YAN, s. 227)
Derste metnin tercümesi yer yer orijinali ile karşılaştırılarak kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunları ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=qYn4Slxtaco) bir müzakere vesilesiyle ayetlerdeki vurgulu ifadelerden hareketle Kur’an’ın i’câzına dair paylaşılan bir yaklaşıma değinmek istiyorum. Bir müzakereci Kur’an’da çok vurgulu ifadeler bulunduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Kur’an’da çok te’kit vardır. Bazen bir ayette birkaç tane anlamı te’yit eden, kuvvetlendiren unsura yer verilir. Niçin? Düşündük mü? Düşündünüz mü? Çünkü Kur’an’da konuşan ne söylediğinden yüzde yüz emin. ‘Bir söyleyeyim bakayım, tutar mı?’ diye konuşmuyor. ‘Kur’an belağatı’ deyince çok şey akla gelir. Benim şahsî kanaatim, Kur’an’ın mucizelerinden birisi 23 yıllık nüzûl sürecinde daha önce söyledikleriyle ilgili olarak hiçbir edit, hiçbir edisyon, hiçbir tashih yapılmamış olmasıdır. ‘Daha önce söylenmişti, şimdi düzeltip şöyle söylemek lazım’ diye bir şey yok. Kur’an deyince bir anda ortaya çıkmış iki kapak arasında bir kitap yok ki. Ortada parça parça inen ayetler, cümleler kümesi var. İlk bakışta bir kısmı birbiriyle bağlantılı, bir kısmında bağlantı yok gibi görünüyor. Üstelik Kur’an’ın nazil olduğu kişi okur-yazar bile değil. Ama 23 yıl sonunda hiçbir redaksiyon yapılmıyor. Bu harikulade değil mi? Okur yazar olup olmamayı bırakalım, isterse profesör olsun, kaç profesör var yazdığı kitabını edit etmeden bastırsın? Demek ki apaçık bir mucize var. Demek ki Kur’an’da konuşan bütün zaman ve mekanı elinde tutan Kudret. Kainatta fiilleriyle konuşan Kudret. Geçmişi ve geleceği -mutlaklığı bakımından- aynı anda gören, bilen bir Kudret. Kur’an Onun konuşması.”
Ardından moderatör söz alarak şunu söyledi: “Evet, denildiği gibi bir yazar veya akademisyen bir kitap kaleme aldığı zaman kendisi defalarca gözden geçirir, her defasında tashihler yapar. Söz gelimi, biz bir grup akademisyen öğrenciler için kitap hazırlıyoruz. Basılmak üzere yayın evine teslim ettik. Teslimden sonra bile gözden geçirmelerimizde dikkatimizi çeken düzeltmeler için beş defa müdahale etmek zorunda kaldık.”
İlk müzakereci şöyle devam etti: “Bu nokta, gerçekten önemli. Aynı şartlarda -yani şartlar değişmiyor- bir kitabın hazırlanmasında bile birkaç defa edit etmek zorunda kalmak ile Kur’an’ın değişen şartlar içinde hiçbir edite tabi tutulmadan, hatta gerek kalmadan devam etmesi onun mucizeliğinin bir delilidir. Yaratıcısının kendisine gönderdiği mesaja, onu alıp insanlara sunarken öyle bir iddia ile sunuyor ki, ‘Bunu kainatın Yaratıcısı bana melek aracılığı ile bildirdi ve bu kesindir, ben dahil hiç kimse bunlar üzerinde tasarrufta bulunamaz, en sonunda bunlar kendi içinde tam tutarlılığı olan bir kitap olacak’ diyor. Nitekim hiçbir zaman bir edite tabi tuttuğuna dair de hiçbir tarihi delil bulunmuyor. Gerçekten de en sonunda kendi içinde tam tutarlılığını gördüğümüz bir kitap ile karşılaşıyoruz. Binlerce uzman tarih boyunca bu kitabı inceleyerek geldiler. Binlerce tefsirler yazıldı, ciltlerle yorumlar yapıldı. Tutarsızlığını gerçekten ispat eden hiçbir eleştiri yapılamadı. Cahilliğinden, dikkatsizliğinden, kasıtlı politik nedenlerden dolayı yapılan iddiaların hepsi doyurucu bir şekilde uzmanları tarafından reddedildi, yanlışlıkları sergilendi ve ispat edildi.”
“Kur’an’ın nüzûl sürecini yani Peygamber’in (asm) 23 yıllık süre zarfında yaşadığı birbirinden tamamen farklı şartları düşünelim. Peygamberliğin ilk dönemlerinde gelen ayetler var. Peygamber’in horlandığı, dışlandığı, boykota maruz kaldığı dönemlerde gelen ayetler var, Peygamber’in hicreti ile başlayan ayrı bir mekanın, ayrı şartların söz konusu olduğu dönem ve bu süreçte gelen ayetler var. Gelen ayetler elbette şartları hesaba katan mesajlar veriyor. Ama asla daha önceki mesajların üstü çizilmiyor, ayetler edite maruz kalmıyor. En sonunda birbiriyle zincirleme bağlantılı bir kitap çıkıyor. Ve bu kitap insan hayatında yaşanabilecek her türlü halin rehberliğini, o bulunan şartlara göre nasıl davranılması gerekiyorsa, o şartlara göre insan yaratılışına en uygun bir şekilde sunuyor. İşte bu onun en büyük mucizelerinden biri. Çoğu defa da dikkatimizi çekmiyor. Ama düşündüğümüzde bana çok önemli görünüyor.”
Aynı müzakereci şöyle devam etti: “Risale-i Nur’da da konuyla ilgili tespitler var. Kur’an’ın nüzûlü ile ilgili birçok olay, birçok farklı şart söz konusu olduğu halde tamamında öyle bir bütünlük var ki sanki tek bir olay, tek bir şarta bağlı olarak nüzûl etmiş gibi görünüyor. Evet, vakıa bu! Türlü eza ve cefalara maruz kalmaktan mesajın çok geniş bir alana yayıldığı dönemin şartlarında gerçekleştiği olaylara, müşriklerle ilgili açıklamalardan münafıklarla ilgili beyanlara kadar çok geniş bir alanda konuşuyor Kur’an; ama hiçbir tutarsızlık görünmüyor. İçinden evrensel prensipler çıkarılacak bir bütünlük arz ediyor. Harikulade değil mi? Düzeltme yok, tashih yok, redaksiyona tabi tutma yok! Belki burada nesih konusuna da atıf yapmak lazım. Kainatta nesih var, Yaratıcı bu baharda yarattığını kışın imha ediyor, yeni baharda tekrar yaratıyor. Önceki bahar mensûh, yeni bahar nâsih yani nesh edici oluyor. Bunu vahiy tarihi açısından da düşünmek lazım. İnsanlığın seviyesine ve şartların göre -inanç konularında değil-, ibadet ve ahkama yönelik hususlarda nesihler gerçekleşiyor. Hz. İbrahim yahut Hz. Davud ümmetine verilen bazı hükümler Hz. Musa şeriatı ile nesh ediliyor, Kur’an ile nesh ediliyor. Kur’an’ın kendi içinde nesih var mıdır, denirse, farklı görüşler olmakla beraber ben zaman dairesel olarak ilerlediği için her hükmün şartlarının söz konusu olduğu şartların bulunduğunu, bulunabileceğini düşünerek Kur’an hükümlerinde bu anlamda neshin söz konusu olmayacağını düşünüyorum. Değişen şartlara en uygun olanı tavsiye eden bir ayetin daha değişik şartlar gerçekleştiğinde o şartlara uygun olan tavsiyesini yapan ayetler tarafından nesh edilip geçersiz olduğunu iddia etmek, hayat şartlarını, insanların aşamalı olarak eğitilme özelliğini dikkate almamak anlamına gelir. Sonuç olarak Kur’an’ın arz ettiği bütünlük, surelerin, ayetlerin hatta ayet içindeki fıkraların birbiriyle bağlantısı ve belirttiğimiz gibi uzun nüzûl süresi içinde hiçbir ayetinin, kelimesinin ve hatta harflerinin edite uğramaması Kur’an’da konuşanın bilerek konuştuğunu, Onun zaman ve mekanı elinde bulunduran mutlak Kudret sahibi olduğunu açıkça gösteriyor diye düşünüyorum.”
Allah razı olsun.


