Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Kadir Suresi-2

Kur’an Okuma Denemeleri: Kadir Suresi-2 | Ha-Mim

لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

97.3: “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”

Kâinatta hiçbir şeyin varlığını Mutlak olan bir Yaratıcıya bağlamadan izah edemeyiz. Kendi kendine oluş, doğa kanunu veya evrilme gibi açıklamalar insanlar tarafından yapılmış spekülasyonlardan ibarettir. En sıradan görünen bir varlığın dahi var olması için sonsuz kudret gerekir. İnsanın gerçeği olmayan varlıklara verdiği yaratıcılık özelliği veya onlara taktığı isimler ve yaptığı ölçümler hakikati tam manada açıklayamaz. Sadece spekülatif yorumlar yapabilirler. Hakikat, Mutlak Varlığa ait olması zorunlu olduğu için sayılara ve isimlere sığmaz. Bin ay, yaklaşık 83 sene eder ve ortalama bir insan ömrüne karşılık gelir. Kadir gecesinin bin aydan hayırlı olması, insanın kendi hakikatini fark ederek Yaratıcıyı tanımasının bütün bir ömür boyu yapıp ettiklerinden daha değerli olduğunu ifade eder. Veya bütün bir ömür boyunca Yaratıcıyı tanımak için yapıp ettiklerinin hülasasının bir Kadir Gecesine denk olmasını anlatır. Kadir Gecesi, insanın Yaratıcıyı tanıma sürecinin zirvesidir.

İnsandaki bütün duyguların her biri Yaratıcının niteliklerinin bir yönüne tanıklık yapacak özellikte olduğu için Yaratıcısı insana tanıdık gelir. Örneğin, insandaki cömertliği, merhametliliği, hoşgörülülüğü tanıma özellikleri, Yaratıcının cömert, halim yani hoşgörü sahibi ve merhametli olduğunu anlamasını sağlar.  İnsan yanlış yaptığında veya adaletsiz bir hüküm verdiğinde bile Yaratıcı ona toleranslı ve adil davranır. Çünkü Yaratıcının mutlak merhameti, insanın bu dünyada gerçekliğinin ne olduğunu fark ederek doğru yola yönelmesine rehberlik etmeyi iktiza eder. Tıpkı bir annenin yaptığı yanlıştan dolayı çocuğunu severek veya kınamayarak onu terbiye etmesine benzer bir durum söz konusudur. Bazen anne, çocuğunun yaptığından memnun olmadığını, yine çocuk-anne ilişkisinin yararına olduğunu bildiren mesajlarla ifade eder. İnsanın başına gelenleri iyi ya da kötü olarak görmesi, Yaratıcının merhametini tanıma derecesiyle ilişkilidir.

Cehennemin varlığı bile Yaratıcının merhametine şahitlik eder. Çünkü cehennem, insanın kirlerinden arınıp temizlenmesi için vardır. Bu var ediliş, insanın temizlenmesini isteyen Mutlak İradenin merhametini yansıtır. Cehennem ateşi, insanı yanlış yapmaktan kaçındıran caydırıcı bir uyarıdır. Henüz dünyadayken ateşin ne olduğunu bilen bir insan, Cehennem ateşinin şiddetini tahmin edebilir ve ona maruz kalmak istemez. Kur’an ayetleri insanı bu dehşetten korumak için sert, keskin mecaz ifadeleri kullanır ve dünya şartlarında uyarıcı tasvirler yaparak hisleri aracılığı ile insanı eğitir. Öte yandan insana verilmiş duygular ve insani özellikler de insanı cehenneme girmekten kaçınmaya davet eder. Hiçbir insan, güle oynaya canının yanmasını istemez. İnsanın bu dehşetten korunmasının yolu, kendisine verilmiş duyguların ve özelliklerin Varlık Kaynağını tanımak ve O’nun varlığının bilinciyle yaşamaya çalışmaktan geçer.      

Kâinat ve insanın bilinçli yönü olan ruhu, Yaratıcıyı tanıma ve Ona daima itaat etme istidadındadır. İnsanın ruhu veya vicdanı bir şeyin yanlış veya doğru oluşunun haberini verir. Fakat insanın özgür iradesi bu haberi dinleyip dinlememe noktasında hürdür. Tıpkı çalan telefona cevap verip vermeme gibi bir durum söz konusudur. Fakat en kötüsü, telefonu arayan kişiyi engellemektir. Yani bir insan, vicdanının sesini asla dinlememeye karar verirse kendisine en büyük kötülüğü yapar. Zira vicdan, daima insanı iyiliğe sevk eder. Peygamber (SAV)’den rivayet edilen, “İnsan bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tevbe edip uzaklaşırsa kalbi arınır. Tevbe etmeyip hatalı seçimine, yani günah işlemeye devam ederse, o siyah noktalar artar ve nihâyet kalbin her tarafını kaplar.” hadisi bu hakikate dikkat çeker. Buradaki günah, genel olarak vicdanın aksine hareket etmek şeklinde anlaşılabilir. İnsan vicdanının sesini dinlemedikçe kalbi kararır yani kendi gerçekliğini idrak edemez hale gelir. Diğer bir ifadeyle yaratılmış olduğunu, var edilmeye muhtaç olduğunu, ihtiyaçlarının nihayetsiz olduğunu ve her an merhametle var edildiğini kabul etmez olur. Yaratıcısını tanımak isteyen bir insan vicdanından, kâinatın yaratılış biçiminden, Kur’an’dan ve Peygamber (SAV)’den gelen mesajları dinleyerek bu yola girebilir. Bu mesajlar, insanın doğru ve yanlışı ayırt etmesine yardım eder. İnsan, bu mesajları ciddiye aldığı kadarıyla tekâmül eder. Yaratıcısının gönderdiği İlahi mesaj olan Kur’an, kendisine tabi olan insanı tekâmülün zirvesine ulaşmaya davet eder.

تَنَزَّلُ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ

97.4: “Melekler ve Ruh o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler.”

Melekler ve Ruhun Kadir Gecesinde her tür iş için inmesi, Yaratıcısını tanımanın zirvesine ulaşan bir insan için her varlığın ve her olayın bu doğrultuda anlam kazanması şeklinde anlaşılabilir. İnsan ne kadar çok vesileyle Rabbini tanırsa o kadar çok O’nun farkına varır. Dolayısıyla önemli olan her tür varlık ve olayı Yaratıcı ile irtibatlandırabilmektir. Ayette Melekler ve Ruhtan söz ediliyor. Geleneksel kaynaklar Ruhun, Cebrail (AS) olduğunu nakleder. Ayette bahsedilen Cebrail (AS) olsa bile bu ayetin okuyucuya vermek istediği mesaj nedir? Cebrail (AS) vahyi Peygambere (SAV) getiren melektir. Burada önemli olan okuyucunun, gelen mesajı Cebrail (AS) ve Peygamber (SAV) üzerinden kendine geldiğini kabul ederek ona muhatap olabilmesidir. Böylece, mesajın Cebrail (AS), Peygamber (SAV) ve en son okuyan muhatap üzerinden anlaşılması ve insanlara anlatılması gerekir. Demek ki bu ayet mesajın anlaşılması, anlatılması ve yayılması için okuyucusunu davet etmektedir. Vahyi en son okuyanlar peygamber veya melek değildir. Fakat mesajın maksadı, anlaşılmak ve anlatılmaktır.

Kur’an her şey üzerinden okuyucusuna mesaj verir. Dağlar, kuşlar, ağaçlar, yıldızlar, arı, örümcek, deve, sığır, incir, zeytin, buğday, başak, nar, bakla, soğan, sarımsak, fil hatta pek sevilmeyen bir sinek veya örümcek gibi pek çok varlık, okuyana birer mesajdır. Ne var ki yemek, içmek ve barınmak gibi gündelik işlerle uğraşan insan, daha çok varlıkların görünen maddi kısmına dikkat kesilerek onların getirdiği mesajı ıskalar. Halbuki insanın manevi tarafı olan ruhu da bedeni gibi gıdaya muhtaçtır. Ruhun gıdası ise varlıkları doğru biçimde anlamlandırma yani tefekkürle temin edilir. Kur’an insana bu gıdayı temin etmek için vesileler sunar. Kur’an’a göre Yaratıcı, insanın ruhunu Kendi ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Yani, insanın ruhu Yaratıcısını tanıma araçları olan duygular ile donatılmıştır. Cebrail (AS) Yaratıcının mesajını Peygambere (SAV) getirerek Yaratıcının bir insanın ruhuna mesajını iletme örneğini temsil eder. Dolayısıyla bu örneklik, insanın Yaratıcısıyla irtibat kurarak ruhunu besleme biçimini gösterir. Böylece Kur’an ayetleri, kâinattaki varlıklar ve Peygamberin (SAV) Rabbini tanıma pratiği, insan ruhunun muhtaç olduğu gıdaları sunar. Böylece insanın ruhu kâinat şahitliğinde ve Kur’an’ın rehberliğinde Rabbini tanır ve varlıklarla anlamlı bir bütün halinde yaşamayı öğrenerek manen beslenir.         

Melek, melekut, mülk, melik, malik ve memluk kelimeleri ortak kök olan M-L-K üçlüsünden türetilmiştir. Bütün bir kâinat, Yaratıcının mülküdür. Bu bakımdan her varlığı melekle irtibatlandırmak mümkündür. Kâinattaki her şey varlığı bakımından mülk, ifade ettiği anlam bakımından da melektir. İnsanın kâinatın yaratıcısını tanımasına aracılık yapan yönüne kâinatın melekutiyet boyutu denir. Yani her varlığın melekleri vardır. Örneğin, bir elmanın varlığı yani tüm mülkü Yaratıcıya aittir. Elmanın rengi, kokusu, tadı, görünüşü ve kıvamını yani elmanın manevi özelliklerini kâinatın melekutiyet boyunu temsil eden melekler insan ruhuna taşır. Dolayısıyla her varlık, mülk ve melekut bakımından Yaratıcısını tanıtır. Kâinattaki bütün varlıklarda Yaratıcının özellikleri yansır. İnsan bu özellikleri ruhu vasıtasıyla algılar ve tanır. Ruh, varlıkları anlamlandırabilmek için insana Yaratıcı tarafından verilmiş bir aletler külçesidir. Kur’an ise Yaratıcının insana sözlü mesajıdır. Böylece Yaratıcı, insanla sözlü biçimde iletişim kurar. İnsanın duyguları, bu yaratılmış dünyada Yaratıcının sözlü konuşmasıyla uyumludur. Bu sözlü konuşma insanlara insan cinsinden olan Peygamberler aracılığıyla iletilir. Hem melekler hem de Peygamberler mesajı aynı kaynaktan yani Yaratıcıdan alır. Melek mesajı getirir, Peygamber ise onu hem sözlü biçimde konuşarak hem de hayatına uygulayarak insanlara ulaştırır. Burada mesaja muhatap olan üçüncü unsur ise insanın ruhudur. İnsan ruhu çok gizemlidir. İnsan bir elmayı ısırdığında tadını alır. Burada tadı alan şey fiziki bir varlık olan dil değildir, insanın ruhudur. Dil yalnızca mesajı ruha iletme aracıdır. İnsan bedeni ölünce dil çalışmaz hale gelir ve böylece ruh mesaj alamadığı için canlılığını yani çalışabilirliğini kaybetmiş olan bedeni terk eder. Canlı, çalışan bedene yerleştirilen Ruh tadı alır, görür, duyar, yani her şeyle etkileşime girer. İnsanın ruhu mesajı alır, tanır ve böylece Yaratıcısıyla iletişim kurar. İnsanla Yaratıcısı arasındaki bu özel iletişim aracı, Kur’an’da “Cebrail” olarak temsil edilir. Bu tek melek, aslında ruhun sonsuz sayıda kurduğu iletişimlerin sembolüdür. Mesela anlamsız, boş şeylerin konuşulduğu pis kokulu bir ortama girersek orada geçen zamanın öldüğünü hissederiz. Çünkü ölüler, zararlı maddeler, çürümüş bedenler, bitkiler kötü kokar. Burada insana anlamlı gelecek mesajların olmadığını, dolayısıyla oradan ayrılmak gerektiğini anlarız.  Bu nedenle, “melek” insanı Yaratıcıya bağlayan her şeyin anlamlı tarafı için kullanılan genel bir kelimedir. “Şeytan” ise anlamsızlığı ve faniliği temsil eder. Şeytan, insana, kaçınılması gereken yanlış yorumlarda ve kötü ortamlarda huzur bulmayı salık verir.

Melekler tanım gereği, Yaratıcının iradesine göre davranır. İnsanlar gibi kendi özgür iradeleri ile Allah’ın iradesine aykırı bir seçim yapma özellikleri yoktur. Yaratıcıdan gelen mesaj veya mana ne ise onu yansıtırlar. Kâinatın melekut yönü daima Yaratıcıdan gelen mesajları yansıtır. Bir yazarın kitabındaki mesajını harfler ve kelimeler biçiminde ifade etmesine benzer bir durum var. Okuyucu kitabı okursa mesajı alır, okumazsa almaz ve mesajı yanlış bicimde yorumlar. Benzer biçimde, kâinat kitabındaki mesajları insanlara melekler taşır. Fakat insan ciddi biçimde bu kitabı okursa mesajı alabilir. Kitaptaki mesajlar, okuyan olsa da olmasa da değişmez. Kitap daima yazarının mesajını yansıtır. İnsanlar bu mesajı reddedebilirler veya mesajı aslına aykırı yorumlayabilirler. Kâinat kitabı da daima Yaratıcının mesajlarını yansıtır. Kâinatta hiçbir şey yaratıcının iradesine ters biçimde davranamaz. Her varlık Yaratıcıya itaat eder. Sadece insan, belirli şartlar altında hür iradesiyle bazı seçimler yapabilir. Yaptığı seçimlere göre Yaratıcının iradesi dışına çıkmadan yine Yaratıcının evrende uyguladığı yaratma kurallarına uymak zorundadır. Örneğin, sofranızda 4 çeşit yiyecek var. Siz herhangi bir yiyeceği seçmekte serbestsiniz. Fakat yemeği alma, ağzınıza götürme, çiğneme, yutma gibi iradenize bırakılmış tüm işlemlerde Yaratıcının koyduğu kurallara uymak zorundasınız. Yaratıcıya inanan ile inanmayanın bu kurallara uymakta farkları yoktur. İnanmayan da uyar ancak, mesela doğanın kurallarına uyuyorum diyebilir. Yaratıcıya inanan ise evreni yaratanın yaratma kurallarına uyuyorum der. Fakat bu seçimlerin sorumluluğu insana aittir. İnsanın ruhu veya vicdanı da bu bakımdan daima Yaratıcıya itaat eder. Bu yüzden daima insana doğru olanı salık verir. Benzer biçimde Kur’an ayetleri, peygamberler ve varlıkların var edilmesindeki manalar da daima insanı doğruluğa sevk eder. Ama insan, bu manaları yorumlama biçiminde hürdür. İstediği biçimde yorum yapabilir. Fakat ulaştığı sonuçlardan kendisi sorumludur.

Kur’an Okuma Denemeleri: Kadir Suresi-2 | Ha-Mim

İnsan ruhu da başlı başına Yaratıcının bir mesajıdır. Fakat insan hür iradesini kullanarak bu gerçekliğin farkına varır veya varmaz. Yani kendi ruhundan gelen mesajı dinlemeyi veya ruhun isteklerini yanlış yerlere yönlendirmeyi, hatta bu isteklerin gerçek olmadığını iddia ederek hiçbir şey duymamayı seçebilir. Zira, her tohum meyveye dönüşmez. Gereken bakımı yapılmazsa bir tohum toprak altında kalıp çürüyebilir. Vicdanını veya ruhunu dinlemeyen insan karanlıkta kalıp çürümeyi seçmiştir. Örneğin bir kitabı açıp okumamak ondaki mesajları dikkate almamak demektir. En kötü olan ise kitabı açmamak veya yakıp atmaktır. Ancak bu halde bile kitabın taşıdığı mana ortadan kalkmaz. İnsan ruhu kendisine hitap eden özel bir kitaptır. Orada ne yazıldığı ve ne mesaj taşıdığına dikkat ederek onu dinlemeyi seçebilir veya dikkate almamayı da irade edebilir. Ruhun insana söylediği şey, Yaratıcının bilmesini istediği şeydir. Yaratıcı insandan, yaratılmış olduğunu fark ederek Yaratıcısını tanımasını ister. Bu bakımdan sadece inanıyorum demek yeterli değildir. İnsan, tutarlı olmalı ve kendi ruhuyla çelişmemelidir. Ruhu dinlemek ve gerçekliği çarpıtmamak gerekir. İnsan kendini şartlandırırsa ve gerçekliğini unutursa Kur’an mesajını hayata uygulanamaz görebilir. Kendini medya ve medeniyetin değerleriyle sınırlarsa insaniyetindeki rehberlikten faydalanamaz. Dolayısıyla insan kendine karşı dürüst olmalıdır. Özgür iradesi var ve kendine dikkat etmelidir. Bencil hırslarına mı uyuyor? Birtakım önyargıları mı var? Bu soruların cevaplarını arayarak bir sorgulama sürecine girmelidir.

İnsan, eğer bu sorgulamayı yaparsa o zaman kendi gerçekliğini anlayabilir çünkü hakikati gösteren mesaj içimizdedir. Bu bedende yaşadığımız sürece, mesaj oradadır. İnsanın üç varlık katmanı vardır: Beden, hayat ve ruh. Beden çalışır halde iken, yani canlı iken işlev görür ve ruh bedenin içinde yaşar. Bedenin işlev görmez hale geldiği yani ruhun bedenden ayrıldığı ana ölüm denir. Ölüm, hayat olmadan ruhun bedende olmaması demektir. Sanki Yaratıcı ruha şöyle der: “Bedene ölüm verdim, şimdi bana geri dön”. Öldüğümüzde, ruhumuz bedenimizi terk eder ve bu dünya hayatına gelmeden önceki ait olduğu yere yani Yaratıcıya döner. Burada yaşarken beden, hayat ve ruh birliktedir. Hayattaki insanın her zaman hür iradesiyle ruhun mesajını dinleyip dinlememe seçeneği vardır. İnsan eğer hakikatinden saparsa yani kendini şartlandırarak ruhunun getirdiği mesajları artık dinlemezse, Kur’an ayetlerinin anlamını da çarpıtmaya başlar. Başka bir deyişle, dünyadaki her şey insanın tutumuna bağlıdır. Her şey özgür iradesiyle ruhu arasındaki ilişkiye göre şekillenir. Ya ruhunun kapasitesiyle uyumlu biçimde gerçekleri çarpıtmadan yaşar ya da hiçbir dayanağı olmadan ruhun isteklerine aykırı biçimde yaşar. Ruhuna uygun biçimde yaşamayı seçerek varlıkları ve Kur’an’ı okuduğunda, ayetlerdeki mesajlar ile ruhunun söyledikleri arasındaki uyumu fark edebilir.

Kâinata baktığımızda türlü olaylara şahitlik ederiz. Bazen kasırgalar oluyor, vahşi hayvanlar zayıf hayvanları avlıyor. Çetin mücadeleler ve dehşet verici olaylar gerçekleşiyor. İnsan, nefes alıp vermeden yaşayamaz. Vahşi hayvanlar da nefes alıp vermeden yaşayamaz. Her ikisi de oksijene muhtaç. Böyle yaratılmışlar. Aslında vahşi hayvanlar da en az insanlar kadar masum. İnsanlar da evcil hayvanların etlerini, sütlerini, meyve ve sebzeleri yiyerek adeta onları avlıyor. İnsan ağaçtan bir meyve koparıp, ısırarak yediğinde katil olmuyor. Kendini suçlu hissetmiyor. Her şeyin birbiriyle bağlantılı ve birbiri için yaratıldığını anlıyor. Meyve insan için yaratıldı, hayvanlar da insanın yemesi ve hayretle onları gözlemleyip düşünmesi için yaratıldı. Bitkiler hayvanların yemesi için yaratıldı. Yani dünya bütün canlılar için yaratıldı. Canlılarla ve birbirimizle bu şekilde iletişim kuruyoruz; bir şeylerin tadına bakıyoruz ve birbirimizi anlıyoruz. Bir bitkiyi suladığımızda, bitkinin masum suyla beslendiğini, yeryüzündeki mineralleri tükettiğini düşünmeyiz. Hayvanların ve insanların beslendiği sebzelerin yeşerdiği topraktan bir şeyler çalan bir katil mi var? Peki, bir doktor bebeği anneye bağlayan göbek bağını kestiğinde katil mi oluyor? Anne bir bebek doğurduğunda mutlu olur ve bebek de yeni bir hayata başladığı için mutlu olur. Yaratılıştaki her şey mutludur. Toprak ve su bitkiler tarafından tüketildiğinde, su ve toprak feda edildikleri için mutludur. Bitki de bir hayata dönüştüğü için mutludur. Bitki hayvanlar tarafından yendiğinde mutlu olur. Ayrıca, hayvanlar diğer hayvanlar tarafından yenir. Örneğin, balinalar küçük balıklarla beslenir. Bu durum balinayı vahşi bir hayvan veya katil yapmaz, aksine hayat bu şekilde bir hayat düzeyinden bir başka düzeyde yaratılır. Kâinattaki bu tür ilişkileri doğru anlamak gerekir.

İnsan, vicdanının sesini dinleyerek hakikate ulaşabilir. Fakat vicdanıyla çelişen bir yol seçerek ruhunun mesajını saptırabilir ve kendi tercihinin hakikat olduğunu iddia edebilir. Bu tavırla Kur’an’ı önyargılı biçimde okur ve yanlış anlar ve yorumlar. Kur’an’ın genel öğretilerine aykırı davranıp bu çağın ve medeniyetin yaşam koşullarını ileri sürerek vicdanıyla çelişen bir insan fıtratında Yaratıcıya meyilli olma ve O’nu tanıma özelliğine aykırı davranmış olur. Ruh, insan ile Yaratıcısı arasında bir sözleşmedir. Ruhunu tanıyan Yaratıcısını tanır. Yaratıcı insana Kendi Ruhundan üflemiştir. Yani ruhundaki mesajı takip eden herhangi bir insan onun varlık kaynağı olan Yaratıcısını bulabilir. Doğru ve sadık insan Yaratıcısına verdiği söze bağlıdır. İnsan, hayattayken ruhunun mesajını doğru anlamak için azami gayret göstermelidir. Özgür iradesini kullanarak yanlış yollar tercih edebilir. Fakat bir hata yaptığında ondan hemen geri dönmeli ve doğru bir iş yapmalıdır ki hatasını telafi etsin. Yapmaması gerektiğini bildiği halde yine yaparsa, yine doğruya geri dönmeli ve temizlenmelidir. İnsan, bazı anlarda zayıf ve yeterince güçlü olmayabiliyor. Ama bu, af dilemenin bir yoludur. Önemli olan hatalarını itiraf etmek ve yanlışını kabul ederek geri dönebilmektir. Yaratıcı cömerttir ve şöyle der: “Eğer hata yaparsanız bana geri dönün, anlarım, af dileyin ve tevbe edin.” İnsan eğer tevbe ederse fıtratına uygun davranmış olur. Ancak kibirlenerek tevbe etmezse, o zaman vicdanına ters düşer ve ruhunu karalamaya başlar.

İnsan bir hata yaptığında suçluluk duyar. Suçluluk duygusu, ruhun bir başka yönüdür. Suçluluk duygusu insana acı verir. Ruhun veya vicdanın kabul etmediği bir iş yapınca böyle olur. İnsan, uzun zaman işlemediği bir günaha tekrar düşebilir. Bu durumda kendini suçlu hisseder. Fakat bu suçluluk hissini sürekli yaşamak ve nefsini kötüleyerek umutsuzluğa düşmek bir çözüm değildir. İşlenen kabahati itiraf edip af dileyerek vicdanı rahatlatmak gerekir. Ne kadar çok hata yaparsak yapalım her defasında af dileme yolunu seçmeliyiz. Af dilemek Yaratıcıya dönmek demektir. Esasen tevbe de bu anlama gelir.  Hata yapıp ruhuyla çelişen bir insan duyduğu suçlulukla yaratılışındaki ayarlara geri dönmesi gerektiğini anlar. Kur’an’da af dilemeyi, doğru yoldan saptığında tekrar Yaratıcıya geri dönmeyi teşvik eden çok sayıda ayet vardır. İnsan, suçluluk duygusunun baskısı altındayken artık Yaratıcıya dönecek yüzü olmadığını ve kendisini günahkâr görüp affa layık olmadığını düşünebilir. Oysa bu şeytanın en ciddi tuzaklarından biridir. İnsan bu tuzağa düşerse Yaratıcıdan uzaklaşmaya başlar. Böyle düşünmek, Yaratıcı ile ilişkiyi kesmek demektir. Aksine, insan yanlış bir şey yaptığını kabul ederek yanlışını itiraf edip af dilediğinde Yaratıcısıyla irtibatını sürdürür. Bu nedenle. tevbe edip af dileyerek suçluluk duygusundan kurtulmak gerekir. Çünkü Yaratıcıdan hiçbir şey gizlenemez. O’nun şefkati, merhameti ve ikramı mutlaktır. Yanlışını kabul edip annesinin kucağına sığınan bir çocuk gibi safiyane pişmanlık duygularıyla Yaratıcının rahmetine sığınmak gerekir. İnsan bu şekilde tevbe ettikten sonra suçluluk duygusundan kurtulur. Suçluluk duygusunu sürekli zihinde taşımak, Yaratıcı ile ilişkiyi keser çünkü ümitsizlik insanı çıkmaza götürür. Bu yol, Kur’an’ın ifadesiyle Şeytan’ın yoludur, yanlış yoldur. Tevbe etmek, aynı şeyi laubali biçimde tekrar tekrar yapıp af dilemek değildir. Gerçekten tevbe eden ve vicdanının sesine kulak veren insanlar Yaratıcıyla sürekli irtibat halinde olur.

سَلَـٰمٌ هِىَ حَتَّىٰ مَطْلَعِ ٱلْفَجْرِ

97.5: “O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.”

Varlık Kaynağını tanıyan ve varlığına bir dayanak bulan bir insan için onun varlık anlayışındaki karanlığı, anlamsızlığı temsil eden gecenin karanlığı azalmaya ve gündüzün aydınlığı artmaya başlar.  Böylece her şey daha anlamlı biçimde görünür. Yani hayatı değişir, yaratılışa dair anlayışı değişir ve ümit var olur. Çünkü her şeyi Var Eden’in kendi ihtiyaçlarını karşıladığını idrak etmiştir. Günümüz teknolojik konforu insanlara yüzyılın rüyası olarak tanıtılıyor. Fakat esas rüya her insanın kendi varoluş gerçeğine cevap bulmasıdır. İşte “Kadir Gecesinde” bu varoluşsal rüya gerçekleşir. Yani Kadir Gecesi tüm insani beklentileri karşılamanın yoludur. İnsan bu zirveye kendi başına çıkamaz. O gece melekler yani insanın ruhuyla irtibatını evrenin melekutiyet yönünü ilan ederek kuran varlıklar, Yaratıcının iradesi ve izniyle insana varlığını anlamlandıracak manalar taşır. Mana bulan insan ruhu o zaman huzura kavuşur. Büyük bir mutlulukla varoluşsal susuzluğunu giderecek suyu içmeye başlar. Tüm duygular karşılık bulur. Tıpkı bir elektrik devresinin tamamlanması gibi insan ruhu Varlık Kaynağıyla irtibat kurarak var olmanın manasını idrak etme mutluluğunu yaşar. Varlık Kaynağına iman eder yani varlığını O’nun devam ettirdiğinden emin olur. Bu mutluluğun devam ettirilmesi yine insanın gayretine bağlıdır. Varlığını ve varlıkları Yaratıcıyla ilişkilendirme çalışmaları yaptıkça bu mutluluk yolunda ilerler. Bu hali canlı tutmak için sözlü ve fiili çalışmalar yapmak gerekir. İbadetler ve dualar bunun pratiğidir. Yine Kur’an’ı ciddi biçimde incelemek ve çalışmak da bu imanın ve mutluluğun pekişmesini sağlar.

Kadir Gecesinin sonunda şafağın sökmesi, insanın kendi gerçekliğiyle ilgili yaşadığı çıkmazların ve sıkıntıların sona ermesini müjdeler. Meleklerin ilan ettikleri manaları insan ruhuna taşıdığı kadarıyla etraf ve tüm varlıklar nurlanmaya yani belirgin hale gelmeye başlar. Zira şafak belirdiğinde, gün aydınlanır ve insan günün geri kalanını bu aydınlıkla yaşar. Bu halin pratik hayatta çokça örnekleri vardır. Mesela insan, bir konuyu çalışırsa öğrenir ve sonra öğrendiklerini hayatına uygular. Bu, öğrenme sürecidir. Öğrenme tek seferlik bir olay değildir ve bir defada bitmez. Ömür boyu sürer. Kişiden kişiye ve aşamadan aşamaya değişir. İnsanın varlığına mana bulma süreci de böyledir. Sürekli karanlıklar ve gece olacak insan bu anlarda arayışa başlayacak ve günün sabahında huzura kavuşacak. Bu döngü devam ettikçe insan mana bulma yolunda tekâmül eder. Geceler varoluşsal sıkıntılara duçar olmayı, şafaklar ise vahiyden faydalanarak, yani çağımızda Kur’an’dan faydalanarak mana bulmayı temsil eder.

Kur’an’ın her bir kelimesi ve ayeti, vahyin temel gayesi olan tevhid çerçevesinde anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır. Herhangi bir ayet veya kelime bize belli bir zamanda anlaşılması zor görünebilir. O haldeyken şimdilik anlama seviyem bu kadar, Yaratıcımı tanıdıkça daha yeni mana katmanlarına ulaşabilirim diye düşünmek gerekir. Önemli olan, varlık kaynağını tanımak ihtiyacında olan ruhumuza Yaratıcımızı tanıtmak için çaba sarf etmektir. Yaratıcıyla bağımızı güçlendirdikçe ruhumuz tatmin olur, vahyin mesajları daha ileri seviyelerde anlam kazanır. Hayat bu bakımdan bir eğitim sürecidir. Kendi şahsımıza münhasır yaşadığımız “Kadir Geceleri” ile bu eğitim sürecinde merhaleler kat ederiz. Böyle bir anlayışla ulaşılan inanç ve iman süreci dinamik ve gelişmeye açık bir karakterdedir. Yeni hakikatlerin farkına vardıkça imanda ilerleme ve gelişmeler olur. Bu iman sürecinin bir öğrenme süreci gibi yenilenmesi gerekir. Tıpkı bir öğrencinin ders çalışırken, derste öğretmenini dinleyip ardından laboratuvara gidip o konuyla ilgili pratik yapması gibi bir süreçtir. Öğretmen yeni bir şey öğrettiğinde, öğrenci de pratik yaparak konuyu daha iyi kavrar ve ilerler. Öğrendikçe de konu hakkında aydınlanır. İşte Kadir Gecesi, bir öğrencinin derste öğrendiklerini pratik etmesi ve bilgisini üst seviyeye taşımasına benzer. Ramazan’ın son 10 günü gibi bütün gün ve geceler, yani anlamsızlığa veya umutsuzluğa düştüğümüz bütün karanlıklı ruh halleri, Yaratıcının mesajını anlamak ve O’nu tanımak için bir davet veya fırsattır. Varlık Kaynağını tanımak isteyen her insan bu günlerde özel bir arayış çabasına girmelidir. Bütün varlıkları var eden, mutlak merhamet ve şefkat kaynağı olan Yaratıcının adaleti mutlaktır, rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatır. Bu doğrultuda samimi arayışların gayesi, Yaratıcı dışında varlık verme gücüne sahip hiçbir şeyin olmadığını idrak ederek her şeyi hikmet ve rahmetiyle yaratan Yaratıcımıza olan imanımızı pekiştirmektir.

https://ifw.ha-mim.org/chapter-qadar-2/

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Qadar – Part 2 –08/31/20” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın

1 Yorum

  • “Ruh, insan ile Yaratıcısı arasında bir sözleşmedir. Ruhunu tanıyan Yaratıcısını tanır.” demişsiniz metinde..
    Ruh nasıl tanınır, örneklerle açabilir misiniz?