Ders Notları

Bedenin ve Ruhun İhtiyaçlarında Önceliklerimiz

Bedenin ve Ruhun İhtiyaçlarında Önceliklerimiz | Ha-Mim

Ha-mim’in geçtiğimiz hafta sonu yapılan (26. 11. 2023) Lahikalar dersinde, Kastamonu Lahikası’ndan 26-28. Mektuplar okunup müzakere edildi. Her zaman olduğu gibi pratik hayatımız açısından kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=8Z_vzT7__Wo), burada 26. Mektup’ta geçen ve aşağıya alıntıladığım kısa paragrafla ilgili olarak gündeme getirilen müzakerelere değinmek istiyorum. Paragraf şu:

“…Eskiden beri, ‘İman kurtarmak zamanıdır’ dediğimiz ve ihtiyarım olmadan tekrarla erkân-ı imaniyeye dâir burhanlardan tahşidat-ı azimeyi yaptığımız çok haklı ve lüzumlu olduğunu zaman gösterdi. Size, bir ay evvel manevi bir muhaverede Risale-i Nur’un azim tahşidatına dair gayptan gelen bir cevabı yazmıştım. Bazı zatlar o fıkrayı Âyetü’l-Kübrâ risalesinin ahirine ilhak ettiler.” (Kastamonu Lahikası, İstanbul 2023, s. 34).

Bir müzakereci söz alarak -sonradan yapılan bazı küçük tasarruflarla- şunları paylaştı: “Bu parçanın ilk cümlesinde geçen üç ifade bana dikkat çekici geldi: ‘İmanı kurtarmak zamanı’, ‘tekrarla erkân-ı imaniyeye dair burhanlar’ ve ‘tahşidât-ı azime’. Gerçekten Risale-i Nur’a bakıldığında zamanın imanı kurtarma zamanı olduğu vurgusu, iman esaslarının her birinin aklî delillerle temellendirilmesi, aynı şekilde bu konuya ‘azami tahşidat’ yapılması yani sıklıkla dikkat çekilmesi bariz olarak görünüyor. Metin, ‘bunun doğru olduğunu zaman gösterdi’ diyor. Çünkü o gün olduğu gibi bugün de imanı kurtarmak ya da kuvvetlendirmek yahut tahkikî imanı elde etmek hayatî önem arz ediyor. Zira eğitim kurumlarında imanı engelleyen pozitivist bir anlayış ve dil hakim, medyada pozitivist bir anlayış ve dil hakim, çarşıda-pazarda aynı anlayış ve dil hakim. Buna -müellifin başka yerdeki ifadesiyle- iki tağuttan insanın iç dünyasındaki ‘ene tağutu’ ile ‘tabiat tağutu’ da eklendiğinde iman sürekli olarak -deyim yerindeyse- saldırılara maruz kalıyor. Dolayısıyla imanı canlı tutan, tevhidî bakışı sürekli pekiştiren, iman dışı anlayış ve dilin geçersizliğini fark etme imkanı veren bir hayatın daha doğrusu bir eğitim ortamının içinde bulunmak adeta zaruri görünüyor.”

“Bu çerçevede Ha-mim derslerine bakıldığında da aynı tabloyu görüyoruz. Hem tahkikî iman vurgusu hem iman esaslarını aklî burhanlarla temellendirme hem de bu konularda tekrarlar ve yoğunlaşma. Öyle ki, bence birkaç ay Ha-mim derslerini takip eden bir kimse, ‘burada inanç konuları kainatın şahitliği altında gayet güzel açıklanıyor, Yaratıcının kainat cinsinden olamayacağı, Onun mutlak oluşu, kainatta gördüğümüz özelliklerin Yaratıcıyı tanıtan özellikler olduğu, insaniyetimizden yola çıkarak düşündüğümüzde iman esaslarının onaylanabilir nitelik taşıdığı… gibi hususlar gayet sık olarak vurgulanıyor’ diyecektir. Sonra da ‘bu kadarı gerekli mi, tamam iman ediyoruz, bir de dış dünya var, dış dünyada insanların yaşadığı olaylar var, Müslüman toplumların çeşitli yerlerde çektiği sıkıntılar var, bunlara hiç değinilmiyor’ diyerek belki de eleştiri yöneltecektir. Oysa müellifin başka yerlerde dile getirdiği üzere, ‘İnsanın hem şahsı hem alemi devamlı teceddüt ettikleri için her zamanda tecdid-i imana muhtaç olduğu gibi insanda hükmeden nefis, heva ve şeytana karşı her vakit tecdid-i imana ihtiyaç oluyor’ diye düşünmek gerekiyor.”

Ama şunu unutmamak lazım, burada bütün çabalar bedenleri kurtarmaya yönelik. Açlar doyurulsun, açıklar giydirilsin, üşüyenler sıcak bir ortama kavuşsun! İnsanî bakımdan dramatik bu çeşit olaylar olduğunda, bunlar dünyanın gündemini teşkil ediyor. Bütün haber ajansları bunlardan bahsediyor. Yapmalı, yapsın, tamam. Ama bana ihtiyaç yok ki burada! Ben haber ajansı da değilim. Burada benim kendi adıma sorduğum soru şu: İnsanların bedenlerini kurtarmak için koşuyorsunuz da ruhlarının ebedi saadete kavuşması için ne katkıda bulundunuz ya da bulunuyorsunuz?

Bundan sonra başka bir müzakereci söz alarak -sonradan bazı eklemelerle- şunları ifade etti: “Ben önceki müzakereye bir ilavede bulunacağım: İfade edildiği gibi İslam dünyasında ve gayr-ı Müslim dünyada pek çok şey olup-bitiyor, pek çok olay yaşanıyor, herkesi ilgilendiren olumlu-olumsuz pek çok gelişme gerçekleşiyor. Mesela bugünlerde sadece müslümanların değil bütün insanların ilgilendiği bir olay yaşanıyor. Orta Doğunun bir bölgesinde ‘insanlar ölüyor, hastaneler bombalanıyor, kadınlar, çocuklar, masumlar feci şekilde can veriyor, çok büyük zulümler yapılıyor’ deniyor. Ayrıca harekete geçilerek ‘yardım toplayalım’ denilerek bedenlerin kurtarılması için çığlıklar atılıyor. Yine bundan bir müddet evvel Türkiye’de on bir ili etkileyen deprem olduğunda dünya ayağa kalktı. Yardım olarak kim ne yapabilirse koştu, koşmaya çalıştı. Peki, bunları kötü mü? Asla! Yardım yapılmamalı mı? Elbette yapılmalı! Ama şunu unutmamak lazım, burada bütün çabalar bedenleri kurtarmaya yönelik. Açlar doyurulsun, açıklar giydirilsin, üşüyenler sıcak bir ortama kavuşsun! İnsanî bakımdan dramatik bu çeşit olaylar olduğunda, bunlar dünyanın gündemini teşkil ediyor. Bütün haber ajansları bunlardan bahsediyor. Yapmalı, yapsın, tamam. Ama bana ihtiyaç yok ki burada! Ben haber ajansı da değilim. Burada benim kendi adıma sorduğum soru şu: İnsanların bedenlerini kurtarmak için koşuyorsunuz da ruhlarının ebedi saadete kavuşması için ne katkıda bulundunuz ya da bulunuyorsunuz?”

“Parçada ‘tahşidat-ı azime’ terkibi geçiyor. Yani alabildiğine çaba göstermek! Hangi konuda? İnsanların en çok ihtiyaç duyduğu konuda! Nedir o? İnsanın varlık nedenini düşünerek kendisini ve evreni Var Edeni tanıması, insanî duygularıyla Ona yönelmesi, dünyasını güvenli ve huzurlu kılması, içindeki ebedi mutluluk özlemini karşılayacak mesajlara ulaşması… Ama -istisnalar hariç- kimse bunu dile getirmiyor? Bundan mahrumiyetin kaybına dikkat çekmiyor. Yüz binlerce insanın dinden, imandan haberi yok. Camiler boş. Memleketlerini terk etmişler. Kamplarda kalıyorlar. Kamplara gidiyorsunuz, çadırdan yapılmış iptidai mescitler var. Ama içlerinde birkaç kişiden başka kimse yok. Fakat öbür tarafta parti düzenleniyor. İnsanlar oraya koşuyor. Partide hangi müzik çalacak diye insanlar birbirleriyle itişip-kalkışıyorlar.”

“Üzülerek ama gerçekçi olarak ifade etmek gerekir: Bu adamların kalpleri bomboş. Bunların bedeni ihtiyaçları karşılandı, karşılanıyor; mideleri doldu, doluyor. Peki, bunların insaniyetlerine uygun şekilde yaşamalarını sağlayacak ihtiyaçlar karşılandı mı, karşılanıyor mu? Bu konuda gayretler var mı? Bunu gören, bunu dert edinen kimseler var mı, yahut varsa ne kadar? İfade edelim ki, maalesef böyle gayretkeş kimseler çok göremiyoruz! Bir tarafta binlerce, yüz binlerce insan yardıma koşuyor beden için, bedenî ihtiyaçlar için. Bakıyoruz mesela, yaşadığı dönemde Said Nursi insanların ruhi ihtiyaçlarını karşılamaya koşuyor. ‘Tahkiki imana ulaştırmak lazım insanları’ diyor. Her vesile ile iman esaslarının kanıtlarını gösteriyor, adeta çırpınıyor. Bırakalım da tekrar etsin, bırakalım da ‘tahşidat-ı azime’ yapsın canım… Niye? İnsanların insanlığı için en önemli iş bu! En önemli görev bu! En önemli sorumluluk bu! Çünkü hem dünyada ruhen cenneti hissetmek hem ahirette ebedi saadeti kazanmak buna bağlı. Tekrarlayalım bu hayatî alanda meşgul olan kimse yok denecek kadar az. O dönemlerde mesela bazı mahallelerde veya mahalle mescitlerinde az-çok ibadetten vs. bahseden kimse vardı. Allah razı olsun. Çocuklara bazı bilgiler öğretiyorlardı. Hepsi o kadar! Yani insanları ebedi istikbale hazırlanmaları için davette bulunan, gayret gösteren pek kimse yoktu. Burada insanın tahayyül edemeyeceği kadar ihmal var. Bu ihmal o kadar aslî bir konu ki, düşündüğünde insanın içi eriyor.”

“İnsanın bu dünyada yaratılmasının amacı, bu evrenin ve dolayısıyla kendisinin ne maksatla bu dünyada bulunduğunu araştırması ve ebedi mutluluk için çırpınan duygularının neden var olduğunu ve nasıl tatmininin mümkün olabileceğini araştırmasıdır. Gerçek insanî ihtiyacı budur. Bedenin ihtiyacı karşılanmalıdır, böyle bir ihtiyaç içinde yaratılmışız, fakat dikkat etmemiz gerekir ki, bedenî ihtiyaçlarının karşılanması insanı ancak kabre kadar mutlu eder. Fakat insan yalnız kabre kadar bulunmak üzere mi bu dünyadadır? İnsanî duyguların, yani diğer canlı varlıklardan ayıran ve insanı insan eden ruhun ihtiyaçlarının karşılanması daha acil, daha önemli değil midir? İnsan mutluluğunun esas kaynağı ruhun ihtiyaçlarının karşılanması değil midir?”

İnsanın bu dünyada yaratılmasının amacı, bu evrenin ve dolayısıyla kendisinin ne maksatla bu dünyada bulunduğunu araştırması ve ebedi mutluluk için çırpınan duygularının neden var olduğunu ve tatmininin nasıl mümkün olabileceğini araştırmasıdır. Gerçek insanî ihtiyaç budur. Bedenin ihtiyacı karşılanmalıdır, böyle bir ihtiyaç içinde yaratılmışız, fakat dikkat etmemiz gerekir ki, bedenî ihtiyaçlarının karşılanması insanı ancak kabre kadar mutlu eder. Fakat insan yalnız kabre kadar bulunmak üzere mi bu dünyadadır? İnsanî duyguların yani insanı diğer canlı varlıklardan ayıran ve insanı insan eden ruhî ihtiyaçlarının karşılanması daha acil, daha önemli değil midir?

“Demek ki bir gerçek var ortada, bir kişi kendisinin en çok neye ihtiyacı olduğuna karar vermişse, diğer insanların da aynı şeye ihtiyacı olduğunu düşünür ve o konuda yardımcı olmaya çalışır. İnsanların çoğunun yalnızca beden ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumlar oluşturduğunu ve fakat bu kurumların ruhun ihtiyacına koşmamaları gösteriyor ki, insanlar genellikle kendilerini bedenî ihtiyaçlarını karşılamakla doyuma erişeceklerini düşünüyorlar. Fakat azınlıkta olmakla beraber insanın gerçek ihtiyaçlarının ruhun ihtiyacı olduğunu anlayanlar, başta bütün peygamberler olmak üzere, insanların Yaratıcılarını tanımaları için yardımcı olma gayretine odaklandıkları görülüyor. Yaşadığı dönemde bu gerçeği önce kendinde hisseden Risale-i Nur müellifi de kendisinin ruhî ihtiyacının farkına varmış ve bu ihtiyacın karşılanması için çırpınmış olmalı ki bu ihtiyacın ne kadar önemli olduğuna sürekli dikkatleri çekiyor; yazdığı eserlerinde gerekçeleriyle birlikte bunları insanlığa sunuyor. Yaşadığı yaklaşık bir asır önceki dönemde görülen bu ihtiyacın şimdilerde daha da derinlerden hissedilir hale geldiğini hepimiz görüyor ve yaşıyoruz.”

“İnsanlık genelinde bir bunalım, anlamsızlık ve tatminsizlik yaşanıyor. Bu gerçeği görmemek mümkün değildir. Bu ihtiyacı karşılamak için çırpınan Said Nursi, bütün engellemelere, zulümlere, hapishanelere atılmasına rağmen, elinden geldiği hiçbir imkanı kaçırmadan insanları böyle bir yardım kampanyasına çağırıyor. Bu kampanyanın topluma mal olması için ne kadar çığlıklarla davette bulunsa da azdır! Toplum sanki rahatsızlığın, doyumsuzluğun ıstırabı içinde kıvranıyor, teşhis koyamıyor, adını dahi bilmiyor. Yanlış yollarda arıyor tedavisini, daha rahat bir bedenî tatmin, daha güvenceli bir dünya hayatı endişeleriyle çözüm için çareler aramakla geçiyor hayatlar. Said Nursi ise bu konudaki çağrısını sürekli yeniliyor ve kendi tabiriyle ‘erkân-i imaniyeye dâir burhanlardan tahşidat-ı azimeyi yaptığımız çok haklı ve lüzumlu olduğunu zaman gösterdi’ diyerek çevresindeki insanları teşvik ediyor. İşte bu gayreti tebrik etmek, desteklemek gerçek insaniyettir, gerçek insan sevgisidir. Maalesef insaniyeti bedenden ibaret görenler ise böylesi bir insancıl davranışa karşı direnmişler, bu gayreti söndürmeye çalışmışlar. Ne acı değil mi? Demek ki, insan kendisini nasıl tanırsa, diğer varlıkları da öyle tanıyor, kendisinin en zorunlu, en acil ihtiyacı olarak neleri görüyorsa, diğer insanları da o tür ihtiyaçlara muhtaç biliyor ve ilişkisini, konuşmalarını, çabalarını, başarılarını karşılamak için o yönde gayret gösteriyor ve davette bulunuyor, organizasyonlar düzenliyor. Önce kendimizi iyi değerlendirmemiz gerekiyormuş.”

“Maddi yardımda bulunmaya gelince, dünyanın her yerinde bu amaçla yapılan çalışmalar var, kulüpler var, kuruluşlar var. İnsaniyetin gereği olarak bir şeyler yapıyorlar. Ama sokakların temizlenmesinden daha önemli olan zihinlerin temizlenmesi değil mi? Bedenlerin kurtulmasından daha önemlisi ruhların anlamsızlıktan, tatminsizlikten kurtulması değil mi? Maalesef bu ikincileri ile ilgilenenler azınlıkta. Bu konuda çok ‘tahşidat’ yapılması lazım. Bizim de aynı şekilde bu konuda çok uyanık olmamız lazım. Tutup da ‘aman efendim, insanlar açlık sıkıntısı içinde’ derken insanların insaniyetleri açısından ihtiyaçlarını görmezden gelmemek lazım. Medyanın oyununa da gelmeyelim. Medyada ‘bu insanların insanî problemi var, imanî problemi var’ diye tek bir haber duyamayız. Peki, insan olarak varlık sebebimiz insaniyetimizi imanla geliştirerek Var Edenimizi tanımak, Onun sevgisine ulaşmak ve aynı zamanda bu suretle insaniyetimizin aradığı ebedi mutluluğu elde etmeye çalışmak değil midir? Ama ne yazık ki bu konuda çok büyük bir ihmal olduğu için ne kadar dikkat çekilse, ne kadar ‘tahşidat’ yapılsa azdır, diye görünüyor.”

Ders hem bu mektubun diğer paragrafları hem okunan öteki mektuplardaki noktaların açıklanması istikametinde verimli tefekkürler ile devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın