Ders Notları

Ruhumuzun İhtiyacı mı, Bedenimizin İhtiyacı mı?

Ruhumuzun İhtiyacı mı, Bedenimizin İhtiyacı mı? | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (03. 12. 2023) Lahikalar dersinde, Kastamonu Lahikası’ndan 29. Mektup okunup müzakere edildi. Müellifin bir vesile ile söylediği “Siyasi geniş daireleri merakla takip eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder” şeklindeki cümlesinin bazı talebelerince izahının istenmesi üzerine kaleme alınan mektupta önemli gerekçeler sayılıyor. Derste bu gerekçelerle ilgili olarak verimli müzakereler paylaşıldı. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=pepY_XuAtYQ) aşağıya alıntıladığım ilk paragrafa dair bir tefekkürü aktarmak istiyorum:

“Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, manevi bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevi bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, manevi bir ecnebî olur.” (Kastamonu Lahikası, İstanbul 2020, s. 37)

Moderatörün de işaret ettiği üzere metin, o günkü şartların iletişim vasıtası olan radyoyu zikrederek dünyadaki siyasi mücadeleleri ilgiyle takip eden kimselerin hem aklî bakımdan zarar görerek manevi bir divane hem kalbî bakımdan zarar görerek manevi bir dinsiz hem fikrî bakımdan zarar görerek manevi bir ecnebi olacağına dikkat çekiyor. Bir müzakereci söz alarak -sonradan bana ulaştırdığı notların da ilavesiyle- şunları dile getirdi:

“Pratikte çok önemli bir konu bu. Sadece aktüel bir olayın konuşulduğu bugünlerde değil. Her zaman için geçerli önemli bir konu. Dikkat etmezsek kendimizi kaptırabiliriz. İç dünyamızdan çıkıp, dış dünyadaki olaylarla ilgilenmek çok cazip geliyor insana. Nedenini ben şöyle düşünüyorum: Önce dış dünyaya baktığım için bu benim iç dünyamdaki işlerime odaklanmamı engelliyor. Dikkatimi dağıtıyor. Benim ilgi alanım ne? Önce kendim, kendi işlerim, kendi temel görevlerim! Herkes evinin önünü temizlerse bütün sokak temiz olur. Birisi diyor ki, ‘Bu mahallenin her tarafı pis.’ Oysa o, önce kendi evinin önünü temizlemesi gerektiğini düşünmüyor. Kendi ilgi alanına giren temel işleri bırakıp da siyaset aleminde, İslam dünyasında ortaya çıkan olaylardan bahsettiğinde, sanki çok büyük alanda iş yapıyormuş, bencil davranmıyormuş, enerjisini kişisel alanda değil de fedakarlık yaparak toplum için harcıyormuş gibi bir hava esiyor kendi dünyasında. Halbuki o dış dünya dediğimiz büyük alan benim gücümün yetmediği, kimsenin beni dinlemediği, kendi enerjimi kullanmama bir kaçış yolu oluyor.”

Ben bana düşen göreve yoğunlaşmalıyım. Ben kendi dünyamda imanın hakkaniyetini hazmedebilirsem, eğer onu başkalarıyla paylaşabilme imkanım varsa ben ona bakacağım. En yakınımdan başlayarak komşuma, akrabama ulaşabilirsem onlara dönük görevlerimi yerine getirmeye çalışacağım. Bakın, bunlar yapabileceğim şeyler! Oysa bunu bırakıp da alem-i İslam’la ilgilendiğimde koca bir kalbim var zannediyorum. Halbuki kendimi kandırıyorum.

“İfade etmek gerekir ki nefis böyle bir kaçıştan çok zevk alıyor, çok hoşlanıyor. Bugünlerde yaşanan bir olaya atıf yaparak zikredersek, mesela şöyle diyor: ‘Şuradaki Müslüman kardeşlerimize bakın neler oluyor? Nasıl zulümler yapılıyor? Nasıl acı çekiyorlar?’ Peki kardeşim, siyasi olaylar bunlar. Dünyada birçok olay gerçekleşiyor. ABD ile Çin dış dünyada savaşıyor. Filan yerde bu iki ülke birbiriyle boğuşuyor, birbirlerini yiyor. Peki, benim yapacağım iş ne? Bana düşen görev ne? ‘Efendim, bu mağdur insanlara yardım etmek lazım, yardım göndermek lazım’ deniyor. Ben de ‘tamam kardeşim, nasıl yardım gönderilecek bu insanlara’ diyorum. Onlar ‘Efendim, şurada şöyle bir mekanizma var’ diyorlar. Bakarım, güvenebilirsem imkanıma göre yardım ederim. Başka ne yapabilirim? Eğer bu insanlara fiilen yardım etmek elimden geliyorsa fiilen yardım ederim. Ama siyasi alanda kimse beni dinlemez. Hangi tilkilikler var olayların arkasında ben bilemem, hangi manevralar dönüyor arkada ben bilemem.”

“Üstelik siyasi alanda bu tür mücadeleler için ne ben bir şey diyebilirim, ne bir şey desem dikkate alınır, ne benim fikrimi soranlar var! Hani Türkçede bir deyim var: ‘Kendi kendine gelin-güvey oluyor’ diye. Ben buna benzemiş olurum. Kendi kendime homurdanıp duruyorum, bilgisayarın başında, bu haberleri duydukça. ‘Bakın Müslüman kardeşlerimize neler yapıyorlar’ diye. Tamam zulmedenleri biliyoruz. İnanmayanların zaten amacı iman meşalesini söndürmektir. Ben bana düşen göreve yoğunlaşmalıyım. Ben kendi dünyamda imanın hakkaniyetini hazmedebilirsem, eğer onu başkalarıyla paylaşabilme imkanım varsa ben ona bakacağım. En yakınımdan başlayarak komşuma, akrabama ulaşabilirsem onlara dönük görevlerimi yerine getirmeye çalışacağım. Bakın, bunlar yapabileceğim şeyler! Oysa bunu bırakıp da alem-i İslamla ilgilendiğimde koca bir kalbim var zannediyorum. Halbuki kendimi kandırıyorum.”

“Şimdi metne bakınca, böyle bir tavır nelere yol açarmış, onu görüyoruz. Metin ‘aklını dağıtır, manevi bir divane olur’ diyor. Öyle ya ilgisiz alanda düşünmeye başlar. Sorumluluk alanına girmeyen yerde düşünmeye başlar. Sanki kendisi kanserken soğuk algınlığına duçar birisini iyileştirmeye çalışıyor. Hatta daha ötesi kendi ebedi hayatı sallantıda iken başkasının bu dünya hayatında midesine girecek lokmaya yoğunlaşıyor. Bu akıllılık mıdır? Divane insanlar bile önce kendilerine düşen görevi düşünmez mi?”

“Metin ikinci olarak böyle bir tavrın kalbi dağıttığını, sahiplerini ‘manevi dinsiz’ kıldığını söylüyor. Yani duyguları ümitsizliğe kapılır. ‘Ne oluyor bu Müslümanlara’ der, kalbini dağıtır. ‘Manevi dinsizliğe’ düşer. Yani inançsız olur anlamında değil de Allah’a olan borcunu ödemede yaya kalır. Çünkü din sözlük anlamı bakımından ‘borç’, terim anlamı bakımından insanın Yaratıcısına karşı ödemesi gereken, daha doğrusu yapması gereken yükümlülükler demektir. Dış dünyadaki gelişmelere kendini kaptırıp da aslî görevlerini ihmal eden kimseler Allah’a karşı borçlarını ödememiş oluyor.”

“Üçüncü olarak da metin bu tavrın insanın ‘fikrini dağıtarak manevi bir ecnebi’ kılacağını söylüyor. Türkçede ecnebi ‘yabancı’ anlamına geldiğine göre bu insanlar temel insanî görevlerini yapmadıkları için kendi insaniyetlerine yabancılaşıyor, kendi fıtratlarına yabancılaşıyor, kendi gerçekleriyle çelişiyor diye anlaşılıyor.”

Daha da dikkatimizi çekmesi gereken önemli bir konu var: Bir insan kendisi için en önemli ihtiyaç diye hissettiği ne ise, diğer insanlar için de onun önemli olduğunu düşünür ve gayretini o doğrultuda kullanır. Eğer ben kendim için en önemli olanın bedenimin sıhhati, giydiğim elbiselerin kalitesi, kullandığım ev eşyalarının değeri, oturduğum evin görünüşü olduğunu zannederek yaşarsam, diğer insanların da ihtiyacının bu konularda olduğunu düşünür, onlarla olan ilişkilerimi bu doğrultuda kurarım.

“Sonuç olarak önemli bir konu bu, diye düşünüyorum. Bazıları, ‘siz niye sokağa çıkmıyorsunuz, gösterilere katılmıyorsunuz?’ gibi şikayetlerde bulunuyorlar. Peki sokağa çıkıp da ne yapacağız? ‘Efendim, topluma hakkı söyleyeceğiz, hakkaniyeti anlatacağız.’ Tamam da insanlarda hakkın ve hakikatin doğru kriteri var mı? İnsanlar hakkaniyete dayalı olarak mı yoksa menfaatlerine göre mi hareket ediyorlar? Bunun cevabını düşünmek lazım. Dolayısıyla dış dünyadaki olayları konuşmak ne kadar cazip olursa olsun, nefse ne kadar hoş gelirse gelsin, bizim temel insanî vazifelerimizi dikkate alarak hareket etmemiz gerekiyor.”

“Daha da dikkatimizi çekmesi gereken önemli bir konu var: Bir insan kendisi için en önemli ihtiyaç diye hissettiği ne ise, diğer insanlar için de onun önemli olduğunu düşünür ve gayretini o doğrultuda kullanır. Eğer ben kendim için en önemli olanın bedenimin sıhhati, giydiğim elbiselerin kalitesi, kullandığım ev malzemelerinin değeri, oturduğum evin görünüşünün önemli olduğunu zannederek yaşarsam, diğer insanların da ihtiyacının bu konularda olduğunu düşünür, onlarla olan ilişkilerimi bu doğrultuda kurarım. Bedeni güçlü olanların, kaliteli elbise giyenlerin, görkemli evleri olanların değerli insanlar olduğunu zannederim. Bunlardan mahrum olanların ise çok muhtaç olduklarını düşünür ve onlara yapılması gereken yardımların da bu alanlarda olması gerektiğine inanır ve gayretimi bu doğrultuda gösteririm. Elimden geleni yapmaya çalışırım, başkalarını da bu konularda teşvik ederim.”

“Bir gözlemimi sizinle paylaşmak isterim. Bir gün Kadıköy iskelesinin önünde bir kişi gördüm, insanlardan sigara dileniyordu. Benim böyle bir ihtiyacım olmadığı için bu kişinin bu isteğiyle hiç ilgilenmedim. Vapurun gelmesini bekliyorduk. Bir başka kişinin bu dilenciye sigara verdiğini görünce biraz garipsedim içimden; neden bu kişi için zararlı olan bir şeyde yardımcı oluyor diye. Sanki içimden geçeni bildi veya bakışlarımdaki ifadeden anladı, yardım eden kişi hafiften homurdanarak ‘Bakalım ne derdi vardır bu zavallının’ dediğini duydum. Fark ettim ki, kendisi de sigara içen olması gerekir ki, yanında sigara taşıyor ve içtiği sigaranın bir ihtiyaç olduğunu düşünerek kendini haklı biliyor. Kendisinin zaruri ihtiyacı diye inandığı ne ise, başkalarının da zaruri ihtiyacının o olduğuna inanıyor ve yardım ediyor.”

“Eğer ben kendimin ilk önce karşılanması gereken zaruri ihtiyacım olarak bedenim, kalacağım evin dekorasyonun niteliği, elbiselerimin kalitesi olduğuna inanırsam, diğer insanların da ihtiyacının bunlar olduğunu düşünür ve onlara bu konuda yardıma koşarım. Eğer ben kendimin temel ihtiyacımın dünya hayatımın gereklerinin karşılanması olarak algılarsam, hayatımın önceliklerini bu konulara ayırır, ondan sonra, eğer bir ihtiyaç olarak görürsem, ruhumun ihtiyaçlarına da ikinci derecede zaman kalırsa ilgilenirim. Genellikle de kalmaz, biliyorsunuz. Diğer insanlarla da ilişkilerimde önceliklerim, onların bedeni ihtiyaçlarını karşılamak üzere fedakarlıklarda bulunurum. Fakat lütfen dikkat edin, ‘öncelikler’den bahsettim. Değilse, tamamen ruhumun ihtiyacını düşünürüm, aç kaldım, evsiz barksız kaldım diye hiçbir derdim olmaz demiyorum. Biz insanlar, bu dünya şartlarında içinde sonsuz bir hayatın kazanılmasına muhtaç olan bir bedene yerleştirilerek yaratılmışız. Bu ne demektir? Bir sonsuz hayata hazırlık aletleri olan sonu gelmez duygularımız, akıl, bilinç gibi paha biçilmez aletleri içeren ruhumuz bir beden aracı içine konularak yaratılıyoruz.”

“Eğer önceliklerim kıymete göre ise, bedenin ihtiyaçlarının karşılanmasının önemi ile ruhun ihtiyaçlarının karşılanmasının önemi karşılaştırıldığında, önceliğimiz ruhun ihtiyaçlarının karşılanması olmalı değil midir? Ruhun ihtiyaçlarının ihmal edildiği bir anlayışta bedenin ihtiyaçlarının karşılanmasının ne değeri olur? Beden ruha hizmet etmek için var değil midir? Ruh, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılırsa, o takdirde ruh geçici bir hayatın bakımını sağlamak için görevlendirilmiş olmaz mı? Bedenin ihtiyaçlarının karşılanmasının amacı, ruhun ihtiyaçlarının karşılanmasında görevlendirildiği takdirde değerli olmaz mı? Eğer bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bedenin ihtiyaçlarının karşılanması ancak bu dünyada yaşadığımız bir ortalama süre olan 70-80 yıllık bir hedefi güder. Ruhun ihtiyaçlarının karşılanması ise sonsuz bir mükafat yeri olan Cennete layık olmak ve yine sonsuz bir mahrumiyet yeri olan Cehennemden kurtulmak olduğuna göre bunların yüzdeliğinden bile bahsedilemez! Dünya hayatının değeri ruhun hayatının değerine oranı yüzde bir dahi diyemeyiz.  Ruhun değeri sonsuz ise, dünyanın değeri ancak ruha hizmet ettiği kadardır. Eğer önceliğimiz beden ise, artık hep beraber düşünelim önceliklerimizin neler olması gerektiğini.”

“Bu gerçeği biraz daha somutlaştıralım. Bir yerde bazı Müslümanlar bedenen mahrumiyet yaşadıklarına dair medyada genellikle abartılmış görüntüler paylaşılır. İnsanların önceliklerine göre, ‘sigara ihtiyacı olan dilenciye sigara vermek gibi’ bizim önceliklerimiz de harekete geçer ve seferber oluruz bu Müslümanların yardımına koşmaya. Şunu da parantez içinde hatırlayıverelim: Kur’an’da ‘Müslümanlara yardım ediniz, sadaka veriniz, Müslüman yetimleri gözetiniz’ gibi bir ayrım yoktur. Her zaman genel ifadelerle ‘yetimlere, muhtaçlara, miskinlere…’ infak edin, ‘onların nafakalarını karşılayın’ denir. ‘İnfak’ kelimesi çok ilginçtir, nafaka karşılamak, yani zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için sadaka vermek demektir. Bu anlamıyla ruhunun ihtiyacını karşılamak için gerekli olan zaruri ihtiyaç demektir. Hatta Bakara Suresi 273. ayetinde ‘Kendilerini Allah yolunda adayan fakirlere…’ ifadesinde bile Müslüman tabiri kullanılmaz. Bu bir genel ifadedir.”

Eğer bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bedenin ihtiyaçlarının karşılanması ancak bu dünyada yaşadığımız bir ortalama süre olan 70-80 yıllık bir hedefi güder. Ruhun ihtiyaçlarının karşılanması ise sonsuz bir mükafat yeri olan Cennete layık olmak ve yine sonsuz bir mahrumiyet yeri olan Cehennemden kurtulmak olduğuna göre bunların yüzdeliğinden bile bahsedilemez! Dünya hayatının değeri ruhun hayatının değerine oranı yüzde bir dahi diyemeyiz.  Ruhun değeri sonsuz ise, dünyanın değeri ancak ruha hizmet ettiği kadardır. Eğer önceliğimiz beden ise, artık hep beraber düşünelim önceliklerimizin neler olması gerektiğini.

“Eğer ben gerçekten kendimin esas ihtiyacımı, ruhun ihtiyaçlarını karşılamak olarak öncelerse, diğer insanlar için de aynı gayret içine girer, onların Rablerini tanımalarında, Rableriyle olan ilişkilerinin kurulmasında gerekli olan bilgileri paylaşmada öncelikli olarak hassaslaşırım. Medyada şu veya bu nedenle bedenen ve mal bakımından zarar görmüş Müslümanların yardımına davet eden haberlerin görüntüsünü izlemek için beklemem. Bilirim ki medya hiçbir zaman ruhun ihtiyacını dile getiren acıklı bir tablo ile beni böyle bir ihtiyaç içinde kıvrananlara yardıma davet edecek bir haber peşinde değildir. Demek ki, önceliklerimizde bir ‘kayma’ yaşanıyor bu dünyada. Alarma geçmek lazım! Medyayı beklemeden benim kendimin harekete geçmem, bu ebedi hayatını ihmal edenlerin ihtiyacına koşmam gerekir. Böyle bir tercihi yapmanın da tek yolu kendimin böyle bir ihtiyacı olduğu anlamam, bu ihtiyacı öncelikle kendim için karşılamam ve ancak ondan sonra ruhun açlığından dolayı kıvranan, Rabbini tanıyamamış milyarlarca insandan ulaşabildiğim kadarını akrabalarımdan başlayarak, komşulara ulaştırma, onların ruhunu doyurma faaliyetine girişirim. Bu konuda kampanyalar başlatmak için çırpınırım. Bunun güzel bir örneğini ‘iman zafiyeti içinde kıvranan bir toplumun bu ihtiyacını karşılamak için bütün engellemelere rağmen hayatını feda eden Said Nursi’de görüyoruz. Bu doğrultuda fedakarlıklarda bulunan herkesi de tebrik ediyoruz. Şimdi bedenen zarar gören Müslümanlar için yardıma koşanları da dikkate davet edip, yanı başındaki ruhunun ihtiyacını karşılayamadığı için ebedi hayatını kaybeden akraban, komşunun fakirliğini, yetimliğini, ruh hastalığını görüp de bir teşebbüse girişmesi için önce kendisinin gerekli malzemeleri toplaması, yani öğrenmesi, hayatında uygulaması ve ubudiyetin lezzetini diğer muhtaçlarla da paylaşmasını hatırlatma görevimiz de olmalı değil midir?”

“Son olarak herkesin bildiği Maun suresini bir kez de bu gözle okuyalım: ‘Dini yalanlayanı gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen! Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.’ (107: 1-3, 7) ‘Dini (hesap gününü, ahireti yalanlayan’ kimdir? Ahirete, sonsuz hayata hazırlanmak için insan bu dünyadadır. Bu gerçeği dile getirmeyip örtbas edenler değil midir? ‘Yetim’ kimdir? Ruhu korumasız, bakımsız kalmış, anlamsızlıktan kıvranan, hayatını niçin yaşadığını düşünmeye bile fırsat aramayan, sahibini bulamamış korumasızlar değil midir? ‘Yoksul, miskin’ kimdir? Rabbini tanımanın kazandırdığı güveni olmayan, sahipsiz, anlamsız bir duygu ortamı içinde bedenin ihtiyacı için hayatını harcayıp neyi kaybettiğinin farkında olmayan zavallılar değil midir? ‘Ufacık bir yardıma bile engel olanlar’ kimlerdir? Öncelikle kendisinin ruhunu tatmin etmek için çırpınıp anlayabildiği ve ruhunda hissedebildiğini bu halin muhtaçlarına ulaştırmak için çırpınanları şu veya bu bahaneler uydurarak yaftalayanlar, engel olmaya çalışanlar, bir Kur’anı terimi dahi gençliğin öğrenmesine engel olmak için insanların dilleriyle oynayıp kendi kurdukları eğitim kurumlarına katılmaya zorlayanlar, taze dimağlara o kelimeleri unutturmak için kurduğu örgütleri kanun adı altında kuran, koruyan ve örgütlenenler değil midir? Müslümanların dilinden ‘Allah’ kelimeciğini bile sokup atmak için her türlü medyayı kullananlar değil midir? Neden bir kaşık tuz isteyen komşunun bu isteğini reddeden diye sınırlayıp, Rabbimizin evrensel mesajını hiç de layık olmadığı bir alana mahkum ediyoruz ki? Bu mudur insanı ebedi hayat için yaratanın amacı, insanı dünyayı imarda görevli kılmış gibi anlamak ve insanlara takdim etmek? Rabbimiz bize uyanmak nasip etsin, gerçeğimizi tanıma bilincine ulaşmak nasip etsin! Yolumuzun çok uzaklarına sürükleniyoruz, uyanmamız lazım!”

Ders mektubun yazılmasına sebep olan soruyla ilgili olarak diğer gerekçelerin okunması ve müzakeresiyle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın