Risale-i Nur Okumaları

Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış

İmkân delili

Zira hiçbir nev-i müteselsil, ezelî değildir. ‘İmkân’ bırakmaz.

Bu, basite alınmaması gereken önemli bir cümledir, yanlış anlaşıldığında itirazlar gelebilir. İmkan bırakmaz, dediğinde kelam ilminde, imkan delili, hudus delili diye anılan konuya referans verilir. İmkan delilinin içeriğini incelememiz gerekir. İmkan delilini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bir mevcudun bir halden diğer bir hale geçişinde, yani hangi hale geçme ihtimalini düşündüğümüzde kainat çapında genişliği olan bir imkan dairesi olabilir. “Şu da olabilirdi, bu da olabilirdi” diye kainatın partikülleri adedince imkan dairesi önümüze çıkar. Bir partikül kendinin geleceğine ait en müsait en münasip olan neticeyi verecek bir pozisyonda ortaya çıkar. (Kendisi mi çıkıyor, Yaratıcısı mı çıkarıyor, daha sonra ulaşılacak bir sonuçtur.) Bu partikülün, sayısız imkan içinde kendisinin görev yapacağı ya da görev yaptırılacağı en mükemmel pozisyona gelmesinin nedeni, bizzat kendisinin tercihi olabilir mi, yoksa onu ve bütün kainatı bilip, o bütün kainattaki düzeni tasarrufu altında bulunduran mutlak olan (kainat cinsinden olmayan, kainatın parçaları gibi olmayan) Şuurlu bir Zatın tercihi midir? O partikülün varlığının bu yeni pozisyonda orijinal olarak ilk defa varlığını, “Bu şekilde olsun”, diye karar altına alan bir karar merkezi olması gerekir. Bu karar merkezinin tercihiyle o partikül orada bulunur.

Partikülün yeni pozisyonunda nasıl oluşuyor olduğunu gözlemliyorum ama karar merciinin buna nasıl vücud verdiğini gözlemleyemiyorum. Ben sadece sonucu gözlemliyorum. Yepyeni bir alemin içinde bir partikülün nasıl bir pozisyonda var edildiğini gözlemleyebiliyorum. Fakat partikülün orijinal olarak varlığını tercih eden kaynağın onu yeni pozisyonunda nasıl var ettiğini gözlemleyemiyorum. Çünkü onu nasıl var ettiğini gözlemlemem için hem mutlak olanı görmem, müşahede etmem hem de o mutlak olanın nasıl böyle bir şey yaptığını gözlemlemem gerekir. Halbuki mutlak olanı gözlemlemem mümkün değildir. O kainat cinsinden olmadığı için Yaratıcının nasıl yarattığı üzerinde düşünmek mümkün değildir. Bir partikülün nasıl olduğunu, nasıl varlık aleminde göründüğünü, nasıl tezahür ettiğini, benim karşımda nasıl sergileniyor olduğunu gözlemliyorum. O partikülün bir halden diğer bir hale geçerken, o yeni halin bir sonraki ve bir önceki haline göre fonksiyonlarını, görevlerini nasıl ifa ettiğini görüyorum. Mesela bir kuşun bedenindeki partikül, kuşun var ediliş maksadına en uygun pozisyonda nasıl olması gerekiyorsa onun tercihi yapılarak varlık veriliyor. O partiküle bakıyorum “Bu tercihi sen yapabilir misin?” diye sorduğumda herkesin bildiği cevabı alıyorum: Bir partikülü alıp nereye koyarsanız orada durur. Elektronlara ‘dön’ denildiği için dönerek hareket ederler. Elektronun kendisinin “Ben böyle dönmeyeceğim, şöyle döneceğim ve şu atomda olacağım” şeklinde ne bir tercihi, ne ilmi, ne gücü vardır. “Kendi vücudumu kendim yapacak bir özellik kendimde görmüyorum ama yapılıyorum” diyen elektron, hal diliyle var edildiğini anlatır. Mesela bir bina tuğlalarla yapılır, o tuğlalar binayı yapacak özellikte değildir. Ya tuğlalar binayı yapar ya da binayı yapan, tuğlalara da vücud verir ve o tuğlaların binanın neresinde olacağına karar verir. Tuğlanın birine, burada bulanacaksın, diğerine, şurada bulunacaksın, diyerek binayı yaptığını görürüz. Tuğlaların kendilerini var edemediklerini ve kendilerine belli bir pozisyonda bulunmaları için tercih yapacak hakları olmadığını gösterir. Bu duruma, çok ana hatlarıyla, imkan delili deniyor.

Hiçbir nev-i müteselsil ezeli değildir. Mesela kuştan yumurta çıkar, yumurtadan da kuş çıkar, böyle bir nev-i müteselsil görürüz. Hiçbir nev-i müteselsil ezeli değildir, imkan bırakmaz. Yani birisi diğerini, o da öbürünü, o da öbürünü yapıyor değildir. Ta ki, bir andan diğer bir ana geçişte tercih yapma özelliğine sahip olmadığı için “Ben onu yapıyorum” diyebilsin. Tercih yapma özelliğine sahip olmadığı için (tercih yapabilecek özellik görmediğimiz için), öyle yapılıyor olduğunu gördüğümüz için böyle geldi böyle gider diyemeyiz. Kuşun kendisinde veya zerrelerinde “Ben böyle olacağım” diyen bir özellik görülmez. Kuş, her bir anında böyle özelliklere sahip olmadığını söylerken, aynı zamanda her bir andaki varlığında görülen özelliklerin kendilerini sonuna kadar devam ettirme özelliğine sahip olmadıklarını da söyler. Kuşun oluşumunda kullanılan partiküller, atomlar tercihlerini kendileri yaparak kuşu oluşturmaz. Bu durumu dikkatli bir nazarla gözlemlemek gerekir. Aksi takdirde birazcık dikkatsiz bir nazarla, insan nev’inin çocuklarıyla devam ettiğini söylemek, konuyu çok yüzeysel bir argüman düzeyine düşürmek anlamına gelir. Sanki anne bebeğe varlık veriyormuş gibi konuşmak anlamsızdır. Gözlemlediğimiz dünyada teselsülün mümkün olduğunu söyleyebilmek için mantığımızı reddetmemiz gerekir.

“Nev-i mütevassıtın silsilesi devam etmez” cümlesini, ‘’At ile eşek birleştiğinde katır dünyaya gelir onun da nesli devam etmez,’’ diye açıklamak yeterli değildir. Katırın bu şekilde yaratılışı Allah’ın sünnetidir. Kainatın yaratılışından anlıyoruz ki atla eşek birleşmesinden katır yaratılır ve katırın da soyu devam etmez. Fakat bir genel kural olarak konuşulduğunda, “Zira hiçbir nev-i müteselsil, ezelî değildir. ‘İmkân’ bırakmaz,” cümlesinin analizi yapıldığı şekliyle açıklanması gerekir. Zaten hiçbir şeyin varlığı diğer bir varlığa dayandırılarak izahı mantıken mümkün değildir.

Vahiy nasıl tasdik edilir?

Varoluşun belli bir düzen içerisinde gerçekleştirildiğini görüyoruz. Eşya var olurken düzen olmasaydı, varlıklar her an bambaşka bir şekilde ve mahiyette ortaya çıkacaktı. Yani gözlemlediğimiz düzen olmayacaktı, düzen olmayınca insan varlık alemiyle ilişkisini anlamlı bir şekilde kuramayacak ve ne yapacağını bilemeyecekti. Bugün böyle, yarın şöyle olacaktı.

Kainattaki düzen, insanın kainatı anlamlı bir şekilde yorumlamasına zemin hazırlar. Anlamlı şekilde harfler dizilir, anlamlı cümleler çıkar. Harflerin düzenli bir şekilde gerçekleşmesinden insan bir anlam elde edebiliyorsa demek ki bu harfleri düzenleyen bir yazar, müellif vardır. Bu müellif, harfleri kasıtlı olarak yerine oturtuyordur yoksa kainat kitabı, başından sonuna kadar tesadüfen oluşmuş harflerin tesadüfen meydana getirdiği bir kitap değildir. Bu kitapta hiçbir harf anlamsız bir yerde bulunmuyor.

Bir grup insan, “Bu kitabın harfleri başından sonuna kadar anlamlı bir şekilde düzenlenmiş, anlamlı cümleler oluşturulmuş. Bütün bunlar tesadüfen olmaz, neyin nesidir, benim bunu anlamam lazım” diyerek çırpınıyor.  Diğer bir grup insan düşüncesi ise, bu kitap tesadüfen kendi kendine oluşuvermiş, diyor. Bu iki grup düşüncelerini savunurken kitabın yazarı “Onu Ben yazdım. Seni bu kitabı okuma kabiliyetiyle var eden Ben, bu kitabı okuyup, Benim sana vermek istediğim manayı/mesajı algılaman ve dolayısıyla, sana verdiğim insanî özellikler aracılığı ile Beni tanıman için yaptım” diye bir mesaj gönderiyor. Biz de, “Tamam, bu kitabın bilinçli bir Yapıcısı, Yazarı var. Kainatın tesadüfen oluştuğu hikayesine zaten inanamıyordum, olacak iş değildi çünkü mantığım kabul etmiyordu” diyerek insan olarak onaylayacağımız bir mesajı kabul ediyoruz. İşte, vahiy bu şekilde onaylanır.

Önce evrenin varoluşunun bir müzakeresi yapılır. Herkesin muhakkak laboratuvara gidip araştırma yapması gerekmez, kendi düzeyinde bunu gerçekleştirir. Okuma yazma bilmeyen Ayşe Nine köyünde doğmuş, orada büyümüş ve orada ölmek üzere bekliyor. Yaşlı nine bahçesine çıktığı zaman, yahut evinde otururken camının önündeki saksıdaki çiçeğe bakarak: “Bunlar nerden geliyor? Bunlar kendi kendine olacak gibi görünmüyor! Bunların yapıcıları, bilinçli tercih edicilerinin olması lazım. Kim, bunları, bu şekle girecek bir düzen içerisinde varlıklarını tercih ediyor?” diye sorar. Daha sonra çevresindeki insanlardan bu kainatın Yaratıcısının görevlendirdiği peygamber adında bir kişinin varlığını işitir ve o peygamberin “Bu kainatın bir Yaratıcısı var, bütün bu işleri O yapıyor” dediğini duyar. Ayşe Nine, ne kızlarının ne oğullarının varlık alemine gelmelerinde kendisinin hiçbir haberlerinin olmadığını, bunlara varlık verecek özelliklerine sahip olmadığını bilir. Çiçeklerin kendilerinden bile haberi yokken kendilerine varlık vermelerinin mümkün olmadığını düşünür. O halde, varlığın kaynağının bu kainatın tümünü var edendir, haberini duyunca kullandığı dile göre o dilde ‘kainatın yaratıcısı/var edicisi’ anlamında bir kelime kullanır. Türkçede bu ‘Allah’ kelimesiyle ifade edilir. Eğitim yüzü görmemiş Ayşe Nine “Bunu Allah şöyle yaptı” diye konuşmaya başlar. Ayşe Nineye böyle söylememesini, doğrusunun “Bunu böyle yapandır Allah” olduğunun eğitimi verilir. Fakat o, böylesi bir eğitim almadığı için ve saf bir şekilde kabiliyetlerini kullanarak Allah’a teslim olmuştur. “Ben, ‘Eşya kendi kendilerine oluşmuşlar’ diyen saçmalıklarla uğraşamam” diyerek bunları yaratan Allah’a teşekkür etmesi gerektiğini anlar ve ibadet anlayışını geliştirir. Çünkü ona gelen mesajda ‘ibadet ederek teşekkür edin,’ der. Ayşe Nine de “Tabi O’na teşekkür edeceğim, başka kime ibadet edebilirim ki?” diyerek gayet güzel bir şekilde kainatın şahitliği altında, kendi kapasitesince vahyi tasdik eder.

Problem Ayşe Ninede değil, problem bizlerde… Ayşe Nine çiçeğe bakıp “Bu kendi kendine olamaz, bunun bir yapıcısının olması lazım” diyebilir ama biz diyemeyiz çünkü biyoloji, fizik, kimya okuduk. “Çevremizdeki bu işler doğal olarak oluşuyor” diyenlerin ve kendilerine göre delilleri olduğunu savunanların eğitiminin içinden çıkıp geldik. Sebep-sonuç ilişkisi ile varlık alemini tekrar tekrar incelemek suretiyle beyinleri yıkanmış ve şartlanmış insanlarız. Ayşe Ninenin yolunu takip edersek beynimizde şartlanan düşünce tarzından kendimizi kurtaramayız. Empoze edilen düşünce tarzının tek tek ele alıp analiz etmek mecburiyetindeyiz. Ayşe Ninenin böyle bir sorumluluğu yok ama bizim var. Ayşe Nineyi bizim konumumuza getirmeye çalışmak onun kapasitesine ne kadar zıt ise, bizim de Ayşe Nine gibi davranmamız o kadar sahtekarlıktır, kendimizi kandırmaktır.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın

1 Yorum

  • el-ihtirâ’: Yarmak manasınadır. Ve bilâ-sebk ve bilâ-misl bir nesne inşa ve peyda eylemek manasına müstameldir.Kâmusul’l-Muhit Tercümesi’nden. (Firuzabadi’nin)