Ders Notları

“İbadet” Kavramı Üzerine

“İbadet” Kavramı Üzerine | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta yapılan (5 Nisan 2024) İşârâtü’l-i’câz dersinde Bakara suresinin 21-22. ayetlerin tefsiri vesilesiyle yazılan ilk Mukaddime’nin ikinci yarısı okunup müzakere edildi. Müellif bu mukaddimede imanî hükümlerle ibadet arasındaki ilişkiye dikkat çekerek “Akâidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getirenin ancak ibadet olduğunu” söylüyor. Ardından ibadeti “Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerden sakınmak” şeklinde tanımlayıp, “Vicdanî ve aklî olan hükümler ibadetle terbiye ve takviye edilmezse eserleri ve tesirlerinin zayıf kalacağı” uyarısında bulunuyor. Devamında ibadetin dünya ve ahiret saadetine vesile olduğunu ifade edip onun hem insan nev’i hem de şahsî kemâlâta vesile olacak yönlerine dair izahlar ortaya koyuyor. Gerek iki hafta önce yapılan gerekse geçtiğimiz hafta yapılan derste söz konusu izahlarla ilgili çok verimli müzakereler gerçekleşti. Ben bunların tamamını mezkur tarihli ders kayıtlarına havale edip aşağıdaki paragrafla ilgili olarak gerçekleşen müzakerelerin bir kısmına değinmek istiyorum:

“İbadetin şahsi kemâlâta sebep olduğunun izahı: İnsan, cismen küçük, zayıf ve aciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor. Ve pek büyük bir istidada maliktir. Ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır. Ve gayr-ı mütenahi emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır. Ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır. Ve öyle acaip bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva ve alemlere fihriste olarak yaratılmıştır. İşte, böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren, ibadettir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir. Emellerini tahakkuk ettiren, ibadettir. Fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibadettir. Şeheviye ve gadabiye kuvvelerini had altına alan, ibadettir. Zahiri ve batıni uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir. İnsanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren, ibadettir. Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalat-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.” (İşârâtü’l-i’câz, İstanbul 2020, s. 136)

Geleneksel anlayışta ‘Allah’ın emirleri’ deyince namaz kılmak, oruç tutmak, infakta bulunmak gibi daha çok formel ibadetler akla geliyor. Yine ‘Allah’ın yasakları’ deyince de içki içmek, kumar oynamak, faiz yemek gibi belli haramlar akla geliyor. Bunlar yanlış olmamakla beraber ciddi anlamda eksik olup ‘emir’ ve ‘yasak’ kavramını dar bir alana sıkıştırıyor. Oysa Allah’ın en önemli emri iman etmektir, yani bir insanin tevhid anlayışını pratik hayatında gerçekleştirmesidir… Aynı şekilde Allah’ın en önemli yasağı küfürdür, şirke düşmektir, yani yaratıkları Yaratıcılarından ayırarak, onları ya kendi kendilerine oluştuklarını veya ‘doğa’ adını verdikleri hayali bir ‘güce’ ait olduklarını iddia ederek varlıklarını izah etme saplantısına kapılmaktır…

Derste bir müzakereci müellifin ibadeti “Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmak” şeklindeki tanımına atıf yaparak şunu söyledi: “Geleneksel anlayışta ‘Allah’ın emirleri’ deyince namaz kılmak, oruç tutmak, infakta bulunmak gibi daha çok formel ibadetler akla geliyor. Yine ‘Allah’ın yasakları’ deyince de içki içmek, kumar oynamak, faiz yemek gibi belli haramlar akla geliyor. Bunlar yanlış olmamakla beraber ciddi anlamda eksik olup ‘emir’ ve ‘yasak’ kavramını dar bir alana sıkıştırıyor. Oysa Allah’ın en önemli emri iman etmektir, yani bir insanin tevhid anlayışını pratik hayatında gerçekleştirmesidir… Aynı şekilde Allah’ın en önemli yasağı küfürdür, şirke düşmektir, yani yaratıkları Yaratıcılarından ayırarak, onları ya kendi kendilerine oluştuklarını veya ‘doğa’ adını verdikleri hayali bir ‘güce’ ait olduklarını iddia ederek varlıklarını izah etme saplantısına kapılmaktır… Nitekim Kur’an’da mesela emir kipiyle -bırakalım diğer insanları- iman ettiğini söyleyen müminlere seslenilerek, ‘Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…’ (Nisa 4/136) buyrulmaktadır. Yine mesela Kur’an şu ayetiyle en büyük haramlardan birisinin şirk olduğunu ifade ediyor: ‘De ki, Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şekilde ortak koşmayın…’ (En’am 6/151). Örnekleri çoğaltmak mümkün. O halde emir yahut yasak denince sadece amelî yönü olan tutum ve davranışları değil, inanca dair konuları ilk sıraya yerleştirmek gerekiyor.”

Başka bir müzakereci metinde ibadet ile insan duyguları yahut insan gerçeği arasındaki ilişkiye dikkat çekerek şunları paylaştı: “Biliyoruz ki insan bedenden ibaret bir varlık değil. Beden veya cismaniyet insanın hayvanî yönünü teşkil eder. İnsanı insan yapan ise insanın ruhudur yani başta bilinci olmak üzere, tefekkür etme, düşünme, analiz etme, sorma, insaniyetinin ne demek olduğuna dair sorularına cevap arama, sayısız hislerinin yani insanî duygularının varlık kaynağını sorgulama ve onları nerelerde ve nasıl kullanması gerektiğine dair araştırma gibi özellikleridir. Ruhun mahiyeti ile ilgili tartışmaların yeri burası değil. Metin insanın bedenî bakımdan küçük, zayıf ve aciz olduğunu fakat ruhu bakımından -yani ben ona insaniyeti yahut insanî duyguları diyorum- çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu ifade ediyor. Ardından gelen şu cümleler insanî özelliklerimizi daha çarpıcı olarak tasvir ediyor: ‘Ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır. Ve gayr-ı mütenahi emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır. Ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır. Ve öyle acaip bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva ve alemlere fihriste olarak yaratılmıştır.’ Bu cümleler tam da bizi tarif eden cümleler değil mi? Hepimizin sayısız arzuları var, dünyaya sığmayan istekleri var, ebediyeti içine alan talepleri var. En güzel şeyleri yemek istiyoruz, en güzel yerleri görmek istiyoruz, hiçbir sevdiğimizi kaybetmek istemiyoruz, sonsuz mutluluk talep ediyoruz, sınırsız bir şekilde kendi menfaatimize gördüklerimize sahip olmak, zararlı gördüklerinden ise kaçınmak istiyoruz…”

“Metin, insan gerçeğine işaret ettikten sonra ibadet ile insanın bu gerçeği arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor ve -deyim yerindeyse- özgün ibadet tanımları yapıyor. Mesela en sondan başlamak gerekirse, ‘Abd ile Mabûd arasında en yüksek ve en latif olan nispet ancak ibadettir’ diyor. Ben burada kendimce çok önemsediğim bir öneride bulunmak istiyorum: Metni tersinden okumak yani değilleme ile okumak. Mantıkta bir şey hem selbî hem sübutî yönü ile tanımlanır. Selbî tanımlamaya ‘değillemeci tanımlama’ diyebiliriz. Yani bir şeyi ‘olmadığı tarafı’ ile tanımlamak. Kelime-i tevhitte de bu var. Önce ‘lâ ilâhe’ diyerek gördüğümüz varlıkların ilah olamayacağını söylüyor, sonra ‘illallah’ diyerek mutlak ve gaybî bir Kaynağı tasdik ediyoruz.”

“Ayrıca müellifin ibadeti, ‘Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerden sakınmak’ diye yaptığı tanımında dikkate değer başka bir incelik daha görüyoruz. Kur’an’da ‘emir’ kavramı hem kainatın yaratılışının hem de insan ruhunun yaratılışının temellendirilmesinde kullanılıyor. İlahi vahyin, kainatın bize taşıdığı mesajı, insanın kavrayabileceği bir özellik ile buluşturacak şekilde bir yaratılışın gerçekleşmesini, tüm var olanların Yaratıcısının irade ettiğini ifade ediyor. ‘Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir.’ (Yasin 36/82). Başka bir ayette ‘Sana ruh’tan sorarlar; de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.’ (İsra 17/85). Demek ki, ‘Allah’ın emirlerini yapmak’, kainatın mesajını insanî potansiyeli temsil eden ruhunun değerlendirmesi için gönderilen vahiy aracılığı ile buluşturmasını tercih edecek şekilde insanın iradesini kullanmasıdır. Diğer bir ifade ile ‘emirleri yapmak,’ kainat-ruh-vahiy buluşmasıdır. İbadetin bir kanadı bunu ifade eder. Diğer kanadı ise ‘nehiylerden sakınmak’tır. Yani yukarıdaki paragrafta geçen ayetin (En’am 6/151) ifade ettiği şekilde, en önemli nehiy, varlıklardaki Yaratıcısını bildirmek üzere tecelli eden özellikleri yaratıkların kendiliğinden ‘doğal olarak’ kaynaklandığını veya diğer bazı yaratıkların etkisi olduğunu veya varsayımsal bazı kavramların (bilinçsiz maddenin deneme-yanılma yoluyla kendiliklerinden varlıkta kalma çabası gibi) neticesinde oluştuklarını iddia etmekten hem kendimizi uzak tutmak ve hem de başkalarını sakındırma çabası içinde olmaktır. Kısacası, bütün bu hayali iddiaların özeti olan, Kur’an’ın ifadesiyle ‘şirk’ten uzaklaşmak ‘nehiylerden sakınma’nın temelini oluşturmaktadır. Bu temel üzerine oturtulmuş tarzda haramlardan sakınma, yani Allah’ın insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği Vahyin ‘yapmayın’ dediği fiilleri yapmamak bir anlam ifade eder. Bu bilinçli sakınmanın insan sayısı kadar dereceleri olmalıdır, ki bu dereceleri ancak insanın Yaratıcısı Allah bilir.”

Tekrar sözünü ettiğimiz usûle yani ‘değillemeci’ okumaya gelirsek, metni bu yöntemle okuduğumuzda ibadet kavramını da doğru biçimde tanımlama imkanı buluyoruz. Yine metindeki son cümleden gidelim: ‘Abd ile Mabûd arasında en yüksek ve en latif olan nispet ancak ibadettir’. Tersinden okuduğumuzda ‘Abd ile Mabud arasında nispet sağlamayan şey ibadet değildir’ sonucu çıkıyor. Metni böyle anladığımızda hem ibadeti insanî gerçekliğimizle örtüşen boyutları bakımından daha etraflı anlama imkanı buluyoruz hem de bu vesile ile ulaştığımız sonuçlarımız ibadet bilincimizi güçlendiriyor.

“Tekrar sözünü ettiğim okumaya yani ‘değillemeci’ okumaya gelirsek, metni bu yöntemle okuduğumuzda ibadet kavramını da doğru biçimde tanımlama imkanı buluyoruz. Yine metindeki son cümleden gidelim: ‘Abd ile Mabûd arasında en yüksek ve en latif olan nispet ancak ibadettir’. Tersinden okuduğumuzda ‘Abd ile Mabud arasında nispet sağlamayan şey ibadet değildir’ sonucu çıkıyor. Metni böyle anladığımızda hem ibadeti insanî gerçekliğimizle örtüşen boyutları bakımından daha etraflı anlama imkanı buluyoruz hem de bu vesile ile ulaştığımız sonuçlarımız ibadet bilincimizi güçlendiriyor.”

Usûl ile ilgili olarak bu önemli prensibi dikkate alarak metni okumaya çalıştığımda gerçekten ibadet tasavvurumu esaslı temele oturtan sonuçlarla karşılaştım. Zira metinde dokuz kadar ibadet tanımı yapılıyor. Bu açıdan bakınca dokuzu selbî, dokuzu sübutî olmak üzere on sekiz tanıma ulaşılıyor. Mesela metin diyor ki, “İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren ibadettir”, selbi olarak, demek ki böyle bir “inbisat”a yol açmayan şey ibadet değildir. Yine mesela, “İnsanın istidatlarını inkişaf ettiren ibadettir” diyor, demek ki, bizim insan olarak sahip olduğumuz potansiyelimizi geliştirmeyen şey ibadet değildir diye bir sonuç çıkıyor. Yine mesela, “Emellerini tahakkuk ettiren ibadettir” diyor, o halde insan olarak benim, bizim sonsuza açılan umut, arzu ve beklentilerimizi gerçekleştirmeyen şey ibadet değildir demek oluyor. Burada zaruri olarak şunu vurgulamak gerekir ki, bununla gerek kendime gerekse başkalarına yönelik olarak ibadet kastıyla yapılanları küçümsemek, yadırgamak yahut bunların ibadet olmadığını söylemek gibi bir değerlendirme söz konusu değildir. Zira kim halis bir niyetle ibadet yaparsa, onun ibadetinde burada zikrolunan hususlar açık veya örtük olarak muhakkak surette vardır. Kul ile Yaratıcısı arasındaki ilişkiyi ifade eden yani ‘Abd ile Mabûd arasında en yüksek ve en latif nispet olan ibadet’in herkesin kendi geliştirdiği kapasitesine göre derece farkları olmak zorundadır. Ve bu derece farklarının ölçüsünü de ancak Mabûdu olan Yaratıcısı bilir. Metin ve metni böyle okuma buradaki örtük hakikatlerin açığa çıkmasına, daha iyi anlaşılmasına veya daha yakından fark edilmesine yol açıyor diye anlaşılıyor. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın