Hürriyetin yolu, tarafgirlikten kurtulmaktır
‘’Medrese-i efkarda elif bâ okutulmaz.’’ İlkokulda ya da okul öncesi öğretimde çocuğa alfabe, buna “a”, buna “b” denir, şeklinde öğretmeni taklitle öğretilir. Bu şekilde öğrenen çocuğa “Neden buna ‘a’ deniyor?” diye sorulmaz. Çünkü taklide dayalı bir öğrenimdir. Taklide dayalı eğitim, insanlığın ulaştığı mertebeye göre de artık mazide kaldı. Medrese-i efkara girdiğini gördüğümüz insanları tarafgirliğe dayalı bağnazca metodları uygulamaya zorlarsak ne Kur’an’ı ne hadisi doğru bir şekilde anlayıp tahlil edebilir ne de hayatına uygulayacak hür bir atmosferi bulabilir. Ancak tarafgirlikten çıkıp, konuşabilecek duruma gelmiş bir kişiyle müzakere yapılabilir ve o durumda Kur’an kendini ifade eder, insanlara rehber olur.
16. yüzyıla kadar gayri Müslimler de körü körüne Hıristiyanlığa bağlıydılar, dışına çıkanı aforoz ediyorlardı. Sadece 12. ve 13. Yüzyılda Fransa’nın güneyindeki şehirlerde, Endülüs Emevileri’nden nakledilmiş eğitim usullerini kullanan küçük bir iki yerde medrese-i efkar açılmıştı. Ama çok az sayıda ve lokal olduğu için henüz yaygınlaşmamıştı, böylece halka mal olmadı.
Müslüman ülkelerde de bazı yerlerde bağnazlık devam ediyor. Mesela bir caminin imamına biri “Senin cemaatine Hıristiyanlığı anlatmak istiyorum” dese ne tepki alır? Bir tane bile istisnası olmadan “Kesinlikle olmaz” diye cevap gelir. Bu da bizim hala medrese-i efkarda olmadığımızı, belki mekteb-i hissiyatta olduğumuzu gösterir. Kendi inancından emin olan insan, alternatif inançlardan rahatsız olmaz. Onu dinler ve makul görmediği görüşlerini söyler ve onun görüşlerine karşılık makul alternatifini sunar. Böylece insan gibi efkar dairesinde fikirlerini çarpıştırırlar. Bu davranışı, alem-i İslam’ın genelinde değil de sadece cami cemaatinde görebiliriz, üniversite eğitimine ait değildir. Üniversitede bir hoca İslamiyet’i anlattığı gibi Hıristiyanlığı da Yahudiliği de anlatır, hatta ateizm hakkında daha detaylı bilgi verir. İnsanlar da oturup dinler, itiraz etmezler, cami cemaati gibi tepki vermezler. Demek ki cami cemaati hala Nursi’nin mazi diye tanımladığı alemde yaşıyor olmalılar.
Görüyoruz ki, alem-i İslam’da mazi 20. yüzyıla kadar devam ederken gayri Müslim alemde 17. yüzyılda sona eriyor. Bu hal, hakikati buldular anlamında değil de, efkarı ön plana çıkardılar anlamındadır. Batı dünyasında bu noktada bazı politik manevraların yapıldığını görüyoruz. Halkın kendisine indiğimizde bir Hristiyan’la çok rahat bir şekilde İslamiyet’in nasıl bir din olduğu konusunu konuşabilirsiniz. Ama alem-i İslam’da cami cemaatiyle Hıristiyanlığı konuşamazsınız, cami dışındaki insanlarla tartışabilirsiniz. Özellikle eğitim görmüş kesimde büyük bir değişme olduğu için onlarla konuşabilirsiniz. Bu durum da bize gösteriyor ki, tarafgirlik ve bağnazlıktan kendini kurtaran kişide İslamiyet için ümit kaynağı vardır.
Ümit, insaniyetin parlamasıdır
“İnsaniyet bir derece tecelli etti. Beşaret veriyor ki: Asil insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.”
Her tarafa ışık sızarak, insanlar İslamiyet’in hakikatine muhatap olacağı ümidi insaniyetin parlamasında görülüyor. Ümit, Kur’an’ın şu veya bu şekilde yayılması, okunması, ezberlenmesinde değil, insaniyetin parlamasındadır. Bu kural, çocuğun gelişimindeki, bakımındaki eğitim prensiplerini tespit etmekten, toplum yönetimindeki ana düsturları belirlemeye varıncaya kadar dikkate alınması gereken noktalara dikkat çeker. Bu prensip, çocuklara körü körüne bazı şeyleri ezberletmekten daha çok , onlara insaniyetlerini tanıttıracak bir eğitime tabi tutulması gerektiğini söyler. Taklidi besleyen davranışlarla eğitim yapılmaması gerektiğini anlıyoruz. Eğitimde, çocukların insaniyetlerinin terakkisinde öğrencilerin araştırmacı duygularının geliştirilmesine öncelik vermenin gerekliliği anlaşılıyor. Özellikle din konularında öğrencilerin araştırmacı olmalarını sağlayan bir tavır sergilenmesi gerekiyor.


ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbel belirtilen dönemleri içerdiği gibi biz de kişi olarak ebnâ-yı mâzi veya müstakbelde yaşayabiliriz. ebnâ-yı mâzi dönemlerinde şahış olarak ebnâ-yı müstakbeli yaşayanlar olmuştur muhakkak. Üstadımızın dediği gibi bulunduğumuz dönem ebnâ-yı müstakbel olsa da kişi olarak topluluklar olarak ebnâ-yı mâzide yaşanlar vardır.
Abi Risale-i Nur’a çok ciddi çalışmak lazım ki ebnâ-yı müstakbel ehli olabilelim. Cenab-ı Hakk nasip etsin İnşaAllah…