Tadlil-i gayr: Başkalarının yanlışta olduğuna hükmetme
İslam’ın geleceği, ilk 3 yüzyıllık dönemde yaşanan ve hakim olan ilkelere bağlı. Alem-i İslam’ın geleceğini iyi anlamak için Resulullah’tan sonraki 300 yılı kapsayan dönemde hakim olan ilkelerini ön plana çıkartmak gerekir. Hislerin hakim olduğu bir anlayışla yapılan tarafgirlik, İslam’ın gayrı olanlara düşmanlıkla kendimizi tanımlamak İslamiyet’in geleceği olamaz. Hem şahsi hem de sosyal alanda İslam’ın geleceğini; mutlaka burhanlara, delillere, fikre dayandırarak ve hak, akıl ve efkarlar esas alınarak tesis edebiliriz. Mesela, “Biz doğulular dindarız, batılılar gibi değiliz” şeklindeki söylemlerle (bu söylemin içeriği doğru da olsa) İslam’ın geleceğini tesis etmemiz mümkün değildir.
Miladi 9. asırdan 20. asra kadar insanları hissiyat ile İslam çerçevesi içerisinde tuttular fakat bu hissiyatlar safi olduğu için yanılmadılar. Bu durum o insanların şahsi faziletlerine ait bir olaydı. Lakin hislere muhatap olarak yapılan tarafgirlikler, demagojilerle, tadlil-i gayr ile İslam’ın dışındakilerin yanlış olduğunu söyleyerek kendimizi onlardan ayrı tutmak “Biz neden varız?” sorusuna cevap olmaz.
İslam nasıl takdim edilecek? İslam nasıl muhafaza edilecek? İslam dünyaya, insanlara nasıl öğretilecek? Bu gibi soruların cevabını “İslam şöyle değildir, şunlar gibi değildir, şunlara benzemez” gibi tanımların 21. asırda hiçbir geçerliliği olmaz. Tadlil-i gayr, başkalarının delalette, yanlışta olduğuna hükmetmektir. “Biz Müslümanlar batılılar gibi değiliz” şeklindeki tadlil-i gayr yaklaşımlarla bir din ya da anlayış tesis edilemez. Mesela pratik bir örnek verelim: Galatasaray kötü bir takımdır, bu nedenle Beşiktaşlıyım. Galatasaray’ın kötülüğü benim Beşiktaşlı olmamı gerektirmez. Neden Beşiktaşlı olduğuma dair burhanları, delilleri olan açıklama yapmam gerekir.
Haçlılar şöyle yaktılar, yıktılar; kötü insanlardı, diyerek İslamiyet’in hak din olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü mehter takımının dolduruşuyla Müslüman askerlerin krallığın topraklarını genişletmek için işgal ettiği yerlerde yapmış oldukları hareketlerin haklılığı sorulduğunda cevabımız olmaz. Bu durumun toplum bazındaki yansıması, İslam’ın hak üzerine, burhan üzerine kendi gerçeğini ortaya koyan açıklamalarla takdim edilmesi gerekir.
Fert bazında ise çocukları ve gençleri yetiştirirken “Yavrum böyle yapma, gavurlar böyle yapar” şeklinde açıklamalarla çocuklar veya gençler ikna edilemez. “Gavur olmak kötüdür, o halde ben Müslümanım” gibi ifadelerin doğruluğuna delil ile izah getirilemiyorsa İslamiyet’in istikbali yoktur. Yani İslam gelecekte o kişinin hayatında ya da o toplumun hayatına hakim olmayacak, kaybedecek demektir. Halbuki İslam, kendisinin hak olduğunu burhanlar ile fikirlere, akıllara, vicdanlara izah edecek malzemelerle doludur. İnsanlara bu malzemelerle ulaşmak gerekir, tadlil-i gayr ile, ithamlarla, reddetmelerle değil. Çünkü insaniyet artık burhan, delil istiyor. Mazi dönemi hissiyat diniydi ama artık günümüz burhan dini, delil dinidir. Eskiden hissiyat safi idi, insanlar bir hakikate tarafgir olduklarında iyi niyetlerle tarafgir olurlardı. Mazi döneminde insanlar kendilerini kandırmak için iyi niyetlerle taraftar olmuyordu, dünyevi hayatlarını haklı çıkarmak için bir bahane olarak kullanıp “Biz Müslümanız” diye tutturup gitmiyorlardı. Fakat dünya işine gelince en iyi doktor, en iyi tüccar olma noktasında bütün insani duygularını seferber ederlerken din meselesine gelince çocukça taklitlerle kendilerini kandırmıyorlardı.
20. asırdan sonra hala hissiyat ile din anlatımına girenler ya da hala hislerine dayanarak dini takip edenler kendilerini kandıran yalancılardır. Matematiği, fiziği, mantığı, bilgisayar programlarını en mükemmel seviyede öğrenen ve bütün bilimlerin mantıki ilişkilerini en üst düzeyde kuran bir kişi dine gelince annesinden, babasından öğrendiğiyle ya da cumadan cumaya duyduğu birkaç hikaye ile geçiştiriyorsa buna ‘’hissiyatta safilik’’ denmez. Bu din değil sahtekarlıktır, kendini kandırmadır.


ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbel belirtilen dönemleri içerdiği gibi biz de kişi olarak ebnâ-yı mâzi veya müstakbelde yaşayabiliriz. ebnâ-yı mâzi dönemlerinde şahış olarak ebnâ-yı müstakbeli yaşayanlar olmuştur muhakkak. Üstadımızın dediği gibi bulunduğumuz dönem ebnâ-yı müstakbel olsa da kişi olarak topluluklar olarak ebnâ-yı mâzide yaşanlar vardır.
Abi Risale-i Nur’a çok ciddi çalışmak lazım ki ebnâ-yı müstakbel ehli olabilelim. Cenab-ı Hakk nasip etsin İnşaAllah…