Dine burhanlarla muhatap olma
Dinimizi, hak ve burhan üzerine tesis etmek zorundayız. İslamiyet’i hak burhana dayandırarak insanlara teklif etmek usulümüz olmak zorundadır. Müslümanların üstünlüğünü anlatan, demagojik ve hissiyata dayanan konuşmalar yaparak İslamiyet’i ayakta tutma çabaları netice vermeyecektir. Dünya menfaatleri için en ince hesaplar, en ince muhakemeler yapılırken, din konusuna gelince 3 yaşındaki çocuğun ezberlediği “sübhaneke” düzeyinde din takipçiliği yapılmaz. Bu davranış kendini kandırarak hisleriyle dine taraftar olmaktır. Dünyevi işlerde tam bir muhakkik, dini konularda tam bir mukallit oluyoruz.
Bir meslek sahibi olabilmek için ilkokuldan itibaren ihtisas bitimine kadar 18 yıllık bir eğitim süreci gerekirken, din konusunda 18 saatlik bile muhakeme yapmayan insan, hislerle dine bağlanıyormuş gibi davranıyor. O kişi dine bağlandığını zannediyor halbuki tamamen yanılıyor, dine bağlanmış gibi görünerek vicdanını susturuyor. Yani din konusunda insaniyetini öldürüyor, dünyada boğuluyor. Bir adam ortaya çıkıyor, gözü yaşlı bir takım hikayeler veya sahabe örnekleri anlatıyor ve milyonlarca insanı peşinden sürüklüyor. İnsanların akıllarıyla hakikate dayanarak hak üzere burhanlarla dine girecekleri yerde hakikati olmayan hikayelerle dine girdiklerini zannediyorlar. Hz. Muhammed asv hiçbir zaman gözyaşlarıyla, hissi konuşmalarla insanları İslamiyet’e davet etmedi. Bu dünyanın hakikati nedir, gerçeği nedir, ahiret neden var, ahiretin delilleri nelerdir, gibi sorulara Kur’an’ın hakikatleriyle muhatap oldu. Yani Resulullah; muhakemesiyle, şefkatiyle, hikmetiyle insanlara hitap etti. İslamiyet’in ilk üç asrında duygusallıktan daha çok hakkaniyetinin araştırmasına dayanan çalışmalar yapıldı. Büyük meclislerde çok müthiş muhakemeler, tartışmalar gerçekleşti. Günümüzde ise insanlar mevlid dinleyerek dinlerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Fakat dini kanaatlerini tatmin edemiyorlar ve gelecek nesilleri dinin hakkaniyetine ikna edemiyorlar. Çünkü hisleriyle dine girmiş gibi görünüp, insaniyetinin gereğini ifa etmeden dindarmış gibi görünüp dünyasını kazanmaya çalışıyorlar yahut kendilerini dindar zannettiği halde dinle ilgisi olmayan dünyevi bir hayat yaşamaya devam ederek dünyevileşiyorlar. Dünyevileşen de dinini yeni nesline aktaramaz. Böylesi bir davranış, dindarlık, İslamiyet’e girme, İslamiyet’in hak olduğunu tasdik etme olarak tanımlanmaz, ancak tarafgirlik denilebilir.
12 ve 19. Asırlar arasındaki dönemde, yani mazi döneminde Müslüman toplumlarda bir köyde çiftçilik yapan bir insanın namaz vakti geldiğinde işini bırakıp arabasının gölgesinde namazını kılması, sadık ve saf bir davranıştı ve kendini kandırmıyordu. Yaşadığı durumu izah edecek teknik kelimeler bulamazdı ama şu kainatın Rabbi/Sahibi olduğunu kabul ediyor, kendisinin de O’nun abdi olduğunu tasdik ediyordu. Biçtiği buğdayını bir rahmet eseri olarak görüp secdeye kapanıyordu. Bu düşündüklerinde ve yaptıklarında doğruydu ve haklıydı.
21. asırda ise ilk, orta, lise ve üniversite eğitimi alıp istediği mesleğe giren ve o dalda derinlemesine incelemeler yapan insanlar dünyevi işlerinde en ince hesapları gerçekleştirirler. Randevularına sadık olan, iş görüşmelerini en başarılı bir şekilde geçiren, en hassas psikolojik, sosyolojik tahliller ve politik analizler yapan kabiliyetli bir insanın dinle bağı kopmasın diye sadece cumadan cumaya namaza gitmesi, bayram namazlarını kaçırmaması, kandillerde bir kaç tane cami gezmesi şeklinde takındığı dindarlıkta hiçbir hakikat var mıdır? Hiçbir gerçeklik var mıdır? Bu yapılanların hislerle, dine bağlılıkla hiçbir ilgisi yoktur ve sahtekarlıktır, kendini kandırmadır. Yüreğine su serpip, vicdanını susturup, kendini kandırıp dindar gibi görünerek dünyasını huzur içerisinde yaşamak için uydurduğu ‘’manevi’’ bir hal yaşamaya çalışmaktır.
Demografik olarak Müslümanların yüzde 95 oranında olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Nursi, bu bölgede konuşuyor ve İslam’ın geleceğinin tesis edilmesi için yaptığı önerilerle Müslümanlara hitap ediyor. İslam’ın geleceğinin tesisi için burhanın hakim kılınması gerektiğini, hakkın hakim olması için de menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyenin önüne geçirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak bu prensiplerle İslamiyet parlatılabilir ve sahip çıkılmış olabilir. Aksi takdirde İslamiyet’in geleceği temin edilemez ve sorumluluklar da yerine getirilmiş olamaz.
İnsanları iddialarına göre tanımlıyoruz ve yanlışlık yapıyoruz halbuki gerçeklerine göre tanımlamak gerekir. Eğer bir kişi ehli dünya ise ona göre tanımlamalıyız. Allah’ı ve tevhidini, vahdaniyetini tasdik ediyorsa o kişinin burhanı kadar tanımlanır. İnanıp inanmadığı, kafir olup olmadığı bizi ilgilendirmez, ne kadar burhanı varsa o kadar inanıyordur. Örneğin, elinde sıfır delil varsa sıfır inanıyordur, yüzde yüz delili varsa yüzde yüz inanıyordur. Fakat hiç kimse sıfır veya yüzde yüz inanmaz, arada bir yerde olur.


ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbel belirtilen dönemleri içerdiği gibi biz de kişi olarak ebnâ-yı mâzi veya müstakbelde yaşayabiliriz. ebnâ-yı mâzi dönemlerinde şahış olarak ebnâ-yı müstakbeli yaşayanlar olmuştur muhakkak. Üstadımızın dediği gibi bulunduğumuz dönem ebnâ-yı müstakbel olsa da kişi olarak topluluklar olarak ebnâ-yı mâzide yaşanlar vardır.
Abi Risale-i Nur’a çok ciddi çalışmak lazım ki ebnâ-yı müstakbel ehli olabilelim. Cenab-ı Hakk nasip etsin İnşaAllah…