Risale-i Nur Okumaları Usûle Dair

İslam’ın Geleceği Efkârın Hâkimiyetinde

Efkarın hakimiyeti insaniyeti terakki ettirir

Sekizinci Mukaddeme’de esas vurgulanmak, hissiyat veya efkardan hangisinin hakim olduğu meselesidir. Hissiyatın, tarafgirliğin hakim olduğu yerde gerileme, ümitsizlik söz konusudur. Efkarın hakim olduğu dönemlerde ise bir ümit parladığını görürüz. 20. asrın başından itibaren alem-i İslam’da efkar dönemi olan fikirlerin çarpışması ve araştırmalar başlar; körü körüne taklit biter. Neden üstün olduğunu sorgulamadan “Biz üstünüz” iddiasıyla eline kılıç alıp dünyaya meydan okuma tavrı bir kenara bırakılır. Bu sadece Osmanlıda yada Anadolu’da vuku bulmuş bir yönetim biçimine indirgenmemelidir. Bütün alem-i İslam’da bir açılma vardır ve bir fikriyatın hakim olması dönemi başlar. Fikriyatın hakim olmasını, medrese-i efkar tabiriyle eğitime, sorgulamaya, araştırmaya açık olmak şeklinde izah edilebilir.

“Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı muhakkak oldu.”

Heves ve şehvetle zulmet, karanlıklar içerisinde kalmış hissiyatlara dikkat çekiliyor. Buradaki hissiyat tabirinden sadece kalbi anlamamamız gerekir. Hissiyat tabirinden kalbin, efkardan da aklın kastedildiğini söylemek cinayet derecesinde yanlış olur. “Biz üstünüz, biz haklıyız, bizim dinimiz doğru” şekildeki tarafgirlik duygusu hem alem-i İslam’da hem de gayri Müslimlerin dünyasında çok hakim bir tavırdı. Efkarların hakim olduğu dönemde insaniyet bir derece tecelli etti. İnceleme, araştırma, sorgulama yapmak insaniyetin en bariz özelliğidir, körü körüne tarafgirlik yaparak inatçılık yapmak insaniyetin özelliği değildir. Nursi, insanın araştırıp, soruşturduğu müddetçe hakikat ortaya çıkacağı için ümit var olmak gerektiğini söyler. İnsaniyet çalışmaya başlayınca insaniyet-i kübra olan İslamiyetin anlaşılması mümkün olacaktır.

Müslümanlarla gayri Müslimlerin tarihini sorgulamaya girmeden sadece usul belirlemek gerekir. İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan, isterse dinsiz olsun eğer araştırma, sorgulama yapmıyorsa insaniyet-i kübra olan İslamiyeti bulması mümkün değildir. Bu kural kişisel bazda doğru olduğu gibi toplumsal bazda da doğrudur ve çok ilginç bir yaklaşımdır. İslamiyet, insaniyetin gelişmesiyle parlayacak bir dindir. Taassup ve tarafgirlikle İslamiyete ulaşılamaz.

İnsani duyguları yaratan ve o duygulara rehberlik konuşması yapan Rabbimiz, bize iki temel vesileyle hitap eder. Birincisi Kelamullah dediğimiz Kur’an-ı Kerim’dir, diğeri de Resulullah, Allah’ın Resulü’nün hayat tarzıdır, ki ‘’Sünnet’’ diye tabir edilir. Her ikisi de insaniyetini kullananlara rehberlik yapmak üzere yardımcıdırlar. İnsaniyetini kullanmayan kişiye ne Allah yardım eder ne de Resulullah’tan bir şey anlar. Bir insanın İslamiyet’e tarafgirlik yaparak ve bağnazca sahip çıkarak İslamiyet’in kaynaklarına ulaşması ve o kaynaklardan beslenmesi mümkün değildir. Bu nedenle tarafgirlikten kurtularak, incelemeden, üzerinde düşünmeden, ‘’Biz doğru yoldayız’’ veya ‘’Biz kurtulanlardanız,’’, iddiasından kaçınılmalıdır. Yoksa insaniyeti terbiye etmek amacıyla Kur’an’ın yaptığı rehberlik konuşması anlaşılmaz, resullere de ulaşılmaz.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın

1 Yorum

  • ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbel belirtilen dönemleri içerdiği gibi biz de kişi olarak ebnâ-yı mâzi veya müstakbelde yaşayabiliriz. ebnâ-yı mâzi dönemlerinde şahış olarak ebnâ-yı müstakbeli yaşayanlar olmuştur muhakkak. Üstadımızın dediği gibi bulunduğumuz dönem ebnâ-yı müstakbel olsa da kişi olarak topluluklar olarak ebnâ-yı mâzide yaşanlar vardır.

    Abi Risale-i Nur’a çok ciddi çalışmak lazım ki ebnâ-yı müstakbel ehli olabilelim. Cenab-ı Hakk nasip etsin İnşaAllah…