Yaratılışla İlgili Ayetleri Anlamada Usûl ya da “Mutlak’ın Yaratması”
Dersin ilk bölümünde çekirdekten ağaca, ağaçtan bahçeye, bahçeden -kısacası- “yaratılış ağacı” olan tüm kainata bakıldığında hem mekan hem zaman boyutunda “düzen” olduğu, varlıklar zamana bağlı olarak değişikliğe uğradığı halde “düzen”in değişmediği ifade olundu; bunun bir Yapana, bir Varlık Kaynağına delaletinin zorunlu olduğu söylendi. Bir kitabın, kağıda ve mürekkebe izafe edilmesinin imkansız olduğu gibi kainattaki özelliklerin de kaynağının varlıkların kendisi olmayıp “mutlak bir Yaratıcı” olduğu belirtildi. Aynı şekilde bir kitabının yazarına delaletinin sadece onun varlığına delaleti ile kayıtlı olmayıp aynı zamanda onu bilgisi ve diğer özellikleriyle tanıttığı gibi kainatın da, Varlık Kaynağını sadece var olması gerektiği ile değil aynı zamanda Onun ilim sahibi, kudret sahibi, hikmet sahibi gibi… özellikleriyle tanıttığı ortaya konuldu. Bunun için bilinçli yaratılmış kimseler olarak bizim varlıkları, yaratıkları, kainatı insanî özelliklerimizle incelememiz gerektiği paylaşıldı. Böyle bir inceleme yapıldığında aklî bakımdan Varlık Kaynağının yarattığı varlıklar yani kainat cinsinden olmayacağı, Onun zaman ve mekan kayıtlarından uzak olması gerektiği (“mutlak” oluşu) vurgulandı.
Bu bağlamda kainatta fiilleri ile konuşan Kaynağın sözlü konuşması demek olan Kur’an’daki yaratılışa dair dile getirdiği ayetlerin kainatta gözlemlediğimiz varlıkların bize yansıttıkları özellikler ile bire bir uyuştuğu belirtildi. “Şimdi Kur’an’ın ayetlerine dikkat ediyoruz” denilerek ilkin bunlardan şu ayetler okundu:
وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا
أَلَمْ تَرَوْا۟ كَيْفَ خَلَقَ ٱللَّهُ سَبْعَ سَمَـٰوَٰتٍ طِبَاقًا
وَجَعَلَ ٱلْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ ٱلشَّمْسَ سِرَاجًا
وَٱللَّهُ أَنۢبَتَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ نَبَاتًا
ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ بِسَاطًا
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا۟
14. Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yarattı.
15. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yarattı!
16. Onların içinde ayı bir nûr yaptı, güneşi de bir çerağ yaptı.
17. Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirdi.
18. Sonra sizi yine oraya donduruyor ve sizi yeniden çıkarıyor.
19, 20. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yaptı.” (Nuh 71/14-20)
Görüldüğü gibi bu ayetler dikkatimizi kainata çekiyor, kainattaki yaratılışlar üzerinden Yaratıcıyı tanıtıyor. Derste geçen örneği ile-, bir sanatkarın kendisini sanat eserleri üzerinden tanıtması gibi. Diğer taraftan bu ayetler, -yine derste dikkat çekildiği üzere- “Kur’an, tenezzülât-ı ilahî olup insan olarak bizim gözlemlerimize göre konuştuğu” için insanın bebeklikten çocukluğa, gençlikten yaşlılığa doğru tavırdan tavıra geçerek evreler halinde yaratıldığını beyan ediyor. Ardından göklerin tabakalar halinde yaratıldığına, ayın ışık, güneşin kandil kılındığına, topraktan nice bitkiler halk edildiğine dikkat çekip ölümden sonra yeni yaratılışın makul olduğuna işaret ediyor. Daha sonra da yer yüzünün Sanatkârının özelliklerini yansıtan bir sergi olduğu bildiriliyor.
Derste daha sonra şu ayetler örnek olarak paylaşıldı:
سَبِّحِ ٱسْمَ رَبِّكَ ٱلْأَعْلَى
ٱلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّىٰ
وَٱلَّذِى قَدَّرَ فَهَدَىٰ
وَٱلَّذِىٓ أَخْرَجَ ٱلْمَرْعَىٰ
فَجَعَلَهُۥ غُثَآءً أَحْوَىٰ
1. Yüce Rabbinin ismini kusurdan ve ortaktan tenzih et.
2. O Rabbin ki yarattı, düzene koydu.
3. O Rabbin ki kaderini çizdi [ölçü verdi], [yaratılış amacına uygun bir şekilde] tesviye etti.
4. O Rabbin ki, yerden yeşillikleri çıkardı,
5. Sonra onu kapkara bir cürufa çevirdi.” (A’la 87/1-5)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde de Yaratıcının var etmesi, her organı birbiriyle uyumlu şekilde tesviye etmesi, her varlığı ölçüp biçerek (şeklini, fiziki varlığını, sahip kılındığı alet yahut aletçiklerini…) kasıtlı bir şekilde gerçekleştirdiğine değiniliyor, sonra da topraktan yeşil bitki örtüsünü hem çıkaranın hem de onları çürüyüp kararmış çör çöpe döndürenin O olduğu beyan ediliyor. Takdimci bu ayetleri okuduktan sonra şunları söyledi: “Kur’an’ın bu anlatımını biz belirli bir zaman dilimi içinde, diyelim bir saat boyunca gözlemlediğimiz bir filme benzetelim. Bu filmin sürekli olarak değişen her bir karesinin içeriğinin ayrı ayrı kaydedildiğini düşünmeyebiliriz; sanki bir önceki karenin birazcık değiştirilmesiyle takip eden karede gerçekleşiyor olduğunu zannedebiliriz. Biz kainatı da böyle gözlemliyoruz. Fakat dikkat ettiğimizde bir akış halinde gözlemlediğimiz kainatın her bir andaki varlığı, daha önceki varlığına benzer fakat hiçbir şekilde aynı olmayan ‘film karesi’ gibidir. Her bir karenin özel olarak düzenlenip yeni özelliklerle donatılarak yaratılması şarttır. Bu karelerin yaratıcısı daha önceki yaratılıştaki özelliklerin kendilerinin doğasında bulunan veya (bazı Müslümanlar için) doğasını ilk Yaratan Allah’ın koyduğu kodlamanın şimdi kendisini devam ettirmesi midir? Değilse yaratılışın böyle düzenli bir şekilde gerçekleştirildiği midir? (Düzenin iki boyutlu gerçekleşmesini hatırlayalım)”
Bundan sonra takdimci bizim zaman kayıtlarıyla sınırlı oluşumuz Yaratıcının ise “mutlak” olması dolayısıyla -tarif gereği- zaman kayıtlarından münezzeh olduğu hatırlatmasına işaret ederek Kur’an’da çeşitli zaman kipleriyle ilgili kullanımlara dair çok önemli usulî prensiplere yer verdi: “Kur’an’da bir fiil mazi yani geçmiş zaman veya gelecek zaman sigasıyla geçiyorsa, bakılır; eğer söz konusu fiilin faili yani öznesi Allah ise şunları dikkate almak gerekir:
a) Bu kullanım, Allah zamandan münezzeh olduğu için geçmiş zamanda Allah bir şey yarattığına veya yaptığına değil, o işi yapanın kesinlikle, yalnız ve yalnız Kendisi olduğunu vurgulamak içindir.
b) Bu kullanım, o işi ihdas edenin Allah olduğuna, ilk defa yapan, benzerini başkasının yapamadığı bir fiil olduğuna delalet eder.
c) Yine bu kullanım, o tür fillerin daimî olarak yapıcısının, failinin daima yalnız Kendisi olduğuna delalet ettiği gibi ne zaman o fiilin gerçekleştiğini görürseniz Onun geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı da kapsayan bir Fail olduğunu nazara almamıza dikkati çeker.”
“Önemli bir Kur’an okuma prensibi de şudur: Allah’a izafe edilen fiillerde nesnenin devamlılığı değil, Fâilin o nesnenin fâili olarak devamlılığına delalet eder. Yani Fâil oluşunun devamlılığına şehadet eder. Ne zaman nesnede bir değişiklik görülürse, o değişikliği, Fâil’in, Mutlak olan Allah’ın, Hallâkiyyetinin gerçekleştirdiğini ifade eder.”
“Nesnelerin daimî, düzenli bir değişik yaratılışa tabi tutulması, Hâlık olan Allah’ın Nazzâm isminin daimi Hallâk ismiyle birlikte tecellisi olduğunu gösterir. Mahlukatın varlığını her an ayakta tutanın O olduğunu anlarız. Bir an Kayyûmiyetini tecelli ettirmezse, nesnelerin varlığını gerektirecek bir özelliğe sahip olmadıklarını görüyoruz. Hem varlıkları ve hem de varlıklarının düzenli bir şekilde değiştirilerek yenilenmesi, Hâlık-ı kainatın İradesiyle Kayyumiyetini tecelli ettirmeye devam ettiğini gösterir.”
d) Eğer bir fiil kullanarak yapılan bir işin gerçekleştirdiği nesneden bahsediyorsa, o bahsettiği iş, o fiil geçmişe veya geleceğe ait bir konu ile ilgili olarak bahsedilse bile, mesela, ahiret için (ahirete delalet eden ayetlerde çokça fiil-i mazi kipi kullanılan ayet vardır) o işin olmuş bitmiş, yaratılmış olduğuna delalet eder. İslam ulemasından ahiretin şu anda mahluk olduğunu kabul eden alimlerin gerekçelerinden biri de budur. İkinci gerekçeleri de Allah için zaman içeren bir kavram ile Onun yaratmasını anlamak Onun ‘Mutlak’ oluşuna zıt düşer, şeklindeki açıklamalarıdır. Bu tür kullanımlar hemen her dilde vardır. Mesela Türkçede birisine, “Yarın şu işi yap” dendiğinde, o kişinin “tamam o işi yapıldı bil” demesi bu görevin kesin olarak gerçekleştirileceğini ifade eder.
e) Kur’an’da bahsedilen konu bizim zaman içerisinde seyrettiğimiz filmin bize göre geçmişine delalet ederek konuşuyorsa, ‘Size göre geçmişteki varlıkları da Ben yarattım’ der. Fakat Kendisi için geçmiş, gelecek söz konusu olamaz. Kur’an’ın insanın kapasitesine göre konuşması ile Konuşan Yaratıcının kapasitesini karıştırmamak gerekir.”
“Öte yandan eğer fiil gelecek zaman veya ism-i fâil (etken fiil) olarak kullanılmışsa, bizim algılamalarımıza göre sonradan göreceğimiz veya filmin sonradan gelen parçalarının da yaratıcısının O olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü Kendisi ‘Mutlak varlık’ olduğu için onu zaman sınırları içinde düşünemeyiz. Bunu da unutmamak gerekir. Örnek olarak, HAYY, KAYYÛM, NAZZÂM VE FERD isminin konumuz itibariyle tecellilerini nasıl müşahede edeceğiz?
Önce ayette geçen ‘nefs-i vâhide’ tabirini hatırlayalım. ‘Ferd’ isminin tecellisi açısından büyükten küçüğe doğru konuşursak kainatın tümü bir ferddir, bir galaksi bir ferddir, bir güneş sistemi bir ferddir. Bir yıldız bir ferddir, bir dünya bir ferddir, bir insan bir ferddir (Hz. Adem dahil, o da bir ferddir), ben de bir ferdim, insanın kalbi bir ferddir, kalbin bir hücresi bir ferddir, hücrenin bir parçacığı bir ferdir… Allah’ın diğer tüm isimlerinin de böyle yaratma fiiliyle birlikte tecelli ettiğini anlamamız zorunludur, çünkü varlığın gerçeği budur!”
“Bir fail kendisinin tüm özelliklerini kullanarak bir iş yapar. Yaratıklar, özellikle insanlar bir konuda ihtisaslaşırlarsa o ihtisas alanını temsil eden özelliği yaptığı işte ön plana çıkar, diğer özellikleri geri planda kalır. Allah’ın yaratmasında da, yarattığı bir mahlukta o mahlukun ihtiyacına ve yaratılış maksadına göre belli bir isim hâkim görünür ve diğer isimleri de bizim açımızdan ikinci planda görünür. Fakat aynı gerçekleştirilen işi değişik ihtisas alanındaki insanlar inceleseler bunları hepsi kendi ihtisas alanına giren Yaratıcının özelliğinin tecellisini en çok görürler. İnsan bedeninin kemiklerinin altın kuralını inceleyen ile beyni inceleyen, psikolojik rahatsızlığı inceleyen, bedeninin sıhhatini inceleyen, bedeninin hikmetli, muvazeneli yaratılışını inceleyen, organlar arası sonsuz bağımlılığı inceleyen, hücrelerin çalışmasını inceleyen… hepsi değişik isimlerin sanki ‘ism-i azam’ mertebesindeki tecellilerini müşahede ederler. Onun için iyi dikkat edelim, her bir şeyde Allah’ın bütün isimleri azami mertebede tecelli eder, fakat bizlerin pratik hayatımızda bir mahlukta bir ismi daha hâkim görürüz. Bu bizim kapasitemizin sınırlılığından dolayıdır.”
Takdimci şöyle devam etti: “Allah’ın fâil olarak geçtiği şu ayetleri okurken bunları nahiv ve belagat ulemasının bildirdiği kurallara göre okumadan tefsir yaparsak çok yanlış anlayışlara kapı açarız. Dikkatle okuyalım şimdi:
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱتَّقُوا۟ رَبَّكُمُ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَٰحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَآءً وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ ٱلَّذِى تَسَآءَلُونَ بِهِۦ وَٱلْأَرْحَامَ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
‘Ey o bütün insan toplulukları! Sakının o Rabbinize karşı gelmekten ki, sizleri bir tek nefisten yarattı, ondan eşini yarattı da ikisinden birçok erkekler ve dişiler üretti, sakının o Allah’a karşı gelmekten ki, siz onun ve o rahimlerin hürmetine birbirinizden dilek dilersiniz, çünkü o Allah üzerinizde gözcü bulunuyor.’ (Nisa 4/1) Buradaki ‘nefis’ kelimesine müfessirler insan, şahıs, kimlik, canlı, akıl, ruh, hayat… gibi anlamlar vermişlerdir. Kanaatim şudur: Her bir şey, her andaki varlığı ile kendisine ait bir şahsî kimlik verilerek yaratılıyor. Buna insanlık, insan olma özelliği, mahiyeti, cinsi, türü, soyu, sınıfı vs. gibi ne ad verirsek verelim-, Yaratıcının Ferd olma özelliğinin tecellisidir.
خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَٰحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ ٱلْأَنْعَـٰمِ ثَمَـٰنِيَةَ أَزْوَٰجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أُمَّهَـٰتِكُمْ خَلْقًا مِّنۢ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَـٰتٍ ثَلَـٰثٍ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ ٱلْمُلْكُ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّىٰ تُصْرَفُونَ
‘O odur ki sizi bir tek nefisten yarattı hem onun eşini de ondan yaptı ve sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz eş ‘en’am’ da indirdi: sizleri analarınızın karınlarında üç zulmet hilkatten hilkate yaratıp duruyor. İşte Rabbiniz Allah o, mülk Onun, Ondan başka tanrı yok, o halde nasıl çevrilirsiniz?’ (Zümer 39/6) Yaratmanın sürekliliğinin bir düzen içinde gerçekleşmesi bir gerçektir. Bu düzenliliğin her döneminin farklı özellikte olması evreleri, kademeleri, aşamaları ile ‘Rab’ isminin yahut Rubûbiyet sıfatının tecellisidir. Yani bizim gözlemimize göre kemâle erdirerek, mükemmel olacak hale getirerek yaratmak, tekamül ettirerek var etmek -dediğimiz gibi- Rububiyetin tezahürüdür. Daha geniş yelpazede ifade etmek gerekirse Yaratıcının her bir şeyi, her bir anındaki varlığını mükemmel olarak gerçekleştirmesi Hallâkiyet, Kayyûmiyet, Nazzâmiyet, Hakîmiyet, Ferdiyet, Alîmiyet, Muhtâriyet, Musavviriyet, Müvezziniyet, Müzeyyiniyet… tecellileridir.”
“Bir önceki aşamanın veya evrenin ‘evrimleşme’ terimi kullanılarak ifade edilmesi ‘evreleri maddenin kendisinin oluşturduğu’ anlayışını ifade eder. Bugünkü dildeki kullanım şekli budur. Kullanılan kavramların içeriğine dikkat etmek gerekir. Evrim teorisini savunanların Yaratıcıya inanmamalarının sebebi böyle bir terakkiden dolayıdır. ‘Evreler halinde yarattık’ demek ayrıdır, ‘Evrimleşmek” demek ayrıdır. Oluşumun fâili birinde Mutlak Yaratıcının düzenli ve özel bir kimlik ile yaratması, diğerinde ise, maddenin kendisinin bu evreleri oluşturması demektir.”


