Ha-mim’de geçtiğimiz hafta yapılan (14. 02. 2025) İşârâtü’l-i’câz dersinde Bakara sûresinin 27. ayetinin tefsiri ile ilgili kısımlar okunup müzakere edildi. Söz konusu sûrenin bir önceki ayetinde Allah’ın bir sivrisineği, ondan daha ötesi bir varlığı temsil olarak vermekten çekinmediği, müminlerin onun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bildikleri, küfre girenlerin ise “Allah temsil olarak bununla neyi kast etmiştir” dedikleri ifade ediliyor. Ayetin sonunda (fezleke) “Allah onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Saptırdıkları ancak fâsıklardır” buyruluyor. Devamındaki ayette ise fâsıkların özellikleri şöyle sayılıyor: “Onlar, Allah’a verdikleri sözü bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparan, yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar hasarete uğrayanların ta kendileridir” (2: 27). Müellif bu ayetin önceki ayetle, yine ayetin kendi içindeki fıkralar ve kelimelerle ilgili diziliş ve bağlamlarına dair açıklama yaptıktan sonra ayette geçen kelimelerin anlamlarını paylaşıyor. Metin, ayetteki “Ellezine yenguzûne ahdellahi min ba’di misagıh ve yaktaûne mâ emarallahü bihi en yûsele” fıkrasıyla ilgili olarak burada geçen “nakz”, “ahd” ve “emir” kelimelerinin mânâları hakkında şu bilgileri veriyor:
“Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak manasını ifade eden ‘nakz’ tabiri, yüksek bir üsluba işarettir. Sanki Cenab-ı Hakkın ahdi meşiet, hikmet, inayet’in ipleriyle örülmüş nuranî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nuranî şerit, kainatta nizam-ı umumî şeklinde tecelli ederek, silsilelerini kainatın envâına dağıtırken, en acip silsilesini nev-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini, cüz-ü ihtiyarinin eline vermiştir. O cüz-ü ihtiyarinin yuları da, şeriatın, yani delâil-i nakliyenin eline verilmiştir. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakkın ahdini bozmamak ve ifa etmek, ancak o istidatları layık ve münasip yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Mesela, bazı enbiyayı iman ve tasdik, bazılarını inkar ve tekzip; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı ayetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd nazmı, nizamı, intizamı ihlal eder, bozar. ‘ve yaktaûne mâ emarallahu bihi en yûsele’ ifadesine gelince bu cümledeki emir, iki kısımdır. Birisi, teşriidir ki, sıla-i rahm ile tabir edilen akraba ve mü’minler arasında şer’an emredilen muvasala hattıdır. Diğeri, emr-i tekvinidir ki, fıtri kanunlarla adetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Mesela, ilmin i’tası, manen ameli emrediyor; zekanın i’tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekayı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvinen emrediyor. İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer’an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Mesela akılları marifetullaha, zekaları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.” (İşârâtü’l-i’câz, İstanbul 2020, YAN, s. 217-218)
Görüldüğü gibi müellif “ahd”i Yaratıcının irade, hikmet ve inayet ipleriyle örülmüş, ebede kadar uzanan nuranî bir şeride, bir yumağa benzediğini, Onun bu şeridi, bu yumağı kainatın yahut varlığın bütün çeşitlerine umumi bir “nizam” şeklinde yansıttığını, en ilginç silsilesini insanlığa uzattığını, bunu insan ruhunun istidat ve kabiliyetlerinin tohumlarına ektiğini ancak o istidatların terbiyesini ve neticesini insanın iradesine bıraktığını dile getiriyor. “Ahde bağlı kalma”nın bu istidatları şer’i hükümler çerçevesinde uygun yerlere sarf etmek, “nakz”ın yani ahdi bozmanın ise bunun aksini yapmak olduğunu ifade ediyor. Ayette geçen “emir” kelimesinin -burada-, birisi şer’î (vahyî bildirime dayalı) diğeri tekvinî (yaratılışa ait) olmak üzere iki kısım olduğunu belirtiyor; şer’i olanın müminler arasında emredilen “muvasala hattı” yani irtibatlaşma bağı, tekvinî olanın ise “fıtrî kanunlar” ile “adetullah”ın içine alan emirler olduğunu kaydediyor. Arkasından mesela ilmin verilmesinin ameli, aklın verilmesinin marifetullah’ı, kudretin verilmesinin çalışmayı tekvînen emrettiğini söyleyerek örneklendiriyor. İşte “fısk”ın hem şerî hem tekvinî emirlere uymamak olduğunu, nitekim fâsıkların akıllarının marifetullah’a, zekalarının ilme küs olduğunu, ayrıca müminlerle ve akrabalarla da ilişkilerinin sorunlu olduğunu söylüyor.
Derste, zaman zaman Arapça orijinali ile karşılaştırma yapılarak metnin neredeyse her cümlesinin anlaşılması istikametinde kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunları kayıtlara (https://www.youtube.com/watch?v=X8k0_igDwJg) havale ederek burada “emir” kavramı çerçevesinde yapılan müzakerelerin bir kısmına -bazı kısaltma ve öteki tasarruflarla- değinmek istiyorum. Bir müzakereci şunları söyledi: “Ayette fâsıkların ‘Allah’ın muvasalayı yani irtibatlaşmayı emrettiği şeyleri kesen kimseler oldukları’ şeklindeki ifade toplumda yaygın olarak ‘akrabalık ilişkileri’ diye anlaşılıyor. Oysa müellifin gayet açık olarak ifade ettiği üzere buradaki ‘emir’ açık anlamı itibariyle sıla-ı rahmle ilgili emir değil hem şer’î emir hem de tekvinî emirdir. Bu ayeti ‘sılayı rahm’le sınırlandırmak ayetin anlamını daraltıyor. Bazen de dengenin kaybedildiği açıklamalar başta anne-baba olmak üzere akrabalık bağlarını imanın hizasına koyan bir anlayışa sevk ediyor. Oysa imanın her türlü bağın önünde bir öneme sahip olduğunu gösteren çok mesajlar ve Resulullah (asm) döneminde yaşanan çok olaylar var. Mesela Bedir Savaşı sonunda esirlere yapılacak muamele ile ilgili olarak Hz. Ömer’in teklifi ve sonradan nazil olan ayetlerin onun teklifinin uygunluğunu belirtmesi bunun örneklerinden birini oluşturuyor. Anne-baba hukuku ile ilgili olan ayetleri de iyi tahlil etmek gerekiyor. Mesela Lokman sûresinde şöyle buyruluyor: ‘İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek (nice zahmetlerle) karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: ‘Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır Eğer hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.’ (31: 14-15) Ayetlerin mesajları açık, özellikle anne-babayla ilişkiye dair ‘marûf’ kelimesinin kullanılması dikkat çekici görünüyor. Maruf burada ‘bilinen, genel olarak kabul gören, örfe uygun olan’ gibi anlamına geliyor.”
“Yine mesela İsra sûresinde, ‘Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve anne-babaya iyi davranmanızı emretti…’ (17: 23) buyruluyor. Burada anne-baba ile ilişkiye dair ‘ihsan’ kelimesi kullanılıyor. İhsan da bu bağlamda fıtratta, örfte, insanî değerler listesinde ‘iyi kabul edilen şeyler’ anlamına geliyor. Demek ki başta anne-baba ilişkileri olmak üzere akrabalarla ilişkilerin ‘maruf’ ve ‘ihsan’ temelli olarak gerçekleşmesi gerekiyor. Yaratıcıya imana gelince, bu en büyük, en önemli, en merkezi bir gerçekliktir. Zira insanın kendisini ve bütün varlığı var eden Yaratıcıya inanması onun anlam arayışında tatmin edici sonuca ulaşması, insani özlem ve özelliklerini karşılaması, güvenli bir hayata intikal etmesi ve nihayet akıbeti hakkında endişelerinin giderilmesi… gibi açılardan hayatî önem taşıyor. Tekrar Bakara sûresindeki ayetin anlamına dönersek, Nursi söz konusu ibare ile ilgili olarak hemen ‘ayet sıla-ı rahme dikkat çekiyor’ demiyor. Öncesinde ‘ahd-i ilahi’yi kainatta gördüğümüz yaratılış düzeni, sünnetullah diye açıklıyor, burada geçen ‘emir’ kelimesini bu yaratılış düzenine uymak olarak yorumluyor. Ayrıca kelimenin vahyî anlamdaki ‘emir’ ile fizikî alemdeki nizamı yani adetullahı içine alan ‘emir’ olarak zikredip şer’i emirler noktasında iman bağı ile bağlı olanlarla da muvasalayı kesmemek gerektiğine işaret ediyor. Nitekim metnin orijinalinde söz konusu kısımla ilgili olarak akraba kelimesini kullanmaksızın ‘kalplerinde iman olanlar’ denilerek geniş anlamda müminlerle muvasalanın emredildiğini zikrediyor. Elbette bu açıklama onun ‘sıla-ı rahm’ konusunu önemsiz gördüğü anlamına gelmiyor.”
Bunun üzerine bir müzakereci şunları paylaştı: “İfade edildiği üzer müellifin ahd-i ilahîyi kainatta gördüğümüz ‘nizam-ı umumî’ şeklinde açıklaması çok önemli görünüyor. Çünkü geleneksel anlayışta bu tabir kulların Allah’a verdiği söz olarak tanımlanıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Kur’an iç içe birçok anlamı barındırdığı için bu tabir bir taraftan elest bezmindeki (Allah’ın ezelde ruhları yarattıktan sonra ‘Elestü bi Rabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorduğu ve ruhların ‘Belâ’ (evet), sen bizim Rabbimizsin’ diye Allah’ı tasdik etmeleriyle verdikleri) söze atıf yaparken, öteki anlamların yanında bir taraftan fiziki alemdeki ‘nizam’a gönderme yapıyor. Bakıldığında yaratılış düzeninin yahut yaratılış düzenindeki kanunların Yaratıcı ile kul arasında bir tür ‘ahit ve ahitleşme’ olduğu fark ediliyor. Çünkü insan, söz gelimi, düzene uymadığı zaman sonuca ulaşamıyor. Ha-mim derslerinde sık sık vurgulandığı üzere, mesela bir sebzenin yaratılmasını istiyorsak yaratılış düzeninde gördüğümüz kurallara uyarak hareket etmek gerekiyor. Bu, konunun bir yönü. Diğer bir yönü ise müellifin ‘emir’ kavramını çoğu defa insanların aklına geldiği gibi sırf ‘dinî emir’ olarak değil, ‘tekvinî emir’ olarak da açılayarak onun iki türüne dikkat çekmesi. Başka bir eserinde o, dinî emirlerin Onun kelâm sıfatından, tekvinî emirlerin ise irade sıfatından geldiğini dile getiriyor. Demek ki ayette geçen ve ‘ilişki içinde olmak’ anlamına gelen ‘muvasala’yı Onun her iki tür emrine uymak şeklinde anlamak gerekiyor. Mütercimin kullandığı ‘sıla-i rahm’ kavramına gelince, malum, anne karnı anlamına gelen ve mecazi olarak akrabalığı ifade eden ‘rahm’ kelimesi bu ayette yer almıyor. Dolayısıyla önceki müzakerecinin belirttiği üzere bunu ‘sıla-i rahm’ olarak anlamak yanlış olmasa bile eksik hatta çok eksik bir anlayış oluyor.”
Ardından başka bir müzakereci şunu ekledi: “Burada konuşulanlar önemli olmakla beraber, kanaatimce sıla-i rahmin önemine dair zemini kaybetmemek lazım diye düşünüyorum. Çok önemli bir zemin çünkü bu. Bu zeminin hem fıtrî ve evrensel boyutu var hem dinî-şer’i boyutu var. Diğer taraftan Kur’an’ın akrabalık ilişkilerinde imanî boyuta ısrarla dikkat çektiğinin en önemli delillerinden birisi Hz. Nuh’un inanmayan oğlu ile ilgili beyanıdır. Malum, Nuh peygamber inanmayan oğlu için ‘Ey Rabbim! O benim ailemdendir’ dediğinde Allah, ‘o, asla senin ailenden değildir’ buyurmuştur (11: 45-46).” Bunun üzerine ilk müzakereci tekrar söz alarak şöyle söyledi: “Kur’an’ı temel ölçü olarak aldığımızda her konunun kendine has oranda ve ağırlıkta bir önemi olduğu görülüyor. Bu açıdan mesela imanî konuların önem derecesi ile sıla-i rahmin önem derecesini kıyasladığımızda belli bir sonuca ulaşabiliriz. Ne yazık ki, kültürde zaman zaman bazı konuların önem sırasının korunamadığını gözlemliyoruz. Söz gelimi, bazen anne-baba hukuku ile ilgili öyle tablolar çiziliyor ki farzlar üstü bir farz gibi görünüyor. Mütercimin geleneksel izaha meyletmesinin aksine müellifin metnin orijinalinde emir kavramını açıklarken bunun şer’i emir yönü ile ilgili olarak sıla-i rahmden söz etmeyerek ‘kalplerinde iman olanlar’ şeklinde bir yorum paylaşması bana çok anlamlı geldi. Tekrarla söylüyorum, bu elbette sıla-i rahm konusunu önemsiz görme anlamında değildir. Ama bugün toplumda insanlara gerek ayetteki ahd-i ilahî kavramı gerekse muvasalası emredilen şeyin ne olduğu sorulsa pek çok kimse gelenekteki cevabı tekrarlar. Tekrarlayınca ne oluyor? Kur’an’daki mesajın esprisi gölgeleniyor. Pek çok kimse yaratılış düzenine uymanın ilahî ahde bağlılık, uymamanın ilahî ahdi bozma anlamına geldiğini düşünmüyor. Dolayısıyla çok dikkat etmek gerekiyor.”
“Şunu da eklemek gerekir ki anne-baba hukuku veya akrabalık ilişkilerine yönelik vurgunun tarihi arkaplanı var, fıtrî olan tarafı var, sosyal açıdan önemi var vs. Mesela Hz. Musa’ya indirilen on emirden birisi ‘Annene ve babana hürmet edeceksin’ emridir. Yine mesela Resul-i Ekrem zamanında evde bakıma muhtaç ebeveyni olan bazı kimseler cihat için talepte bulunduğunda onun (asm), -özel durumlarından dolayı- anne-babaya bakmanın daha hayırlı olduğunu ifade eden beyanları var. Yine mesela, insanlar fıtrî bağ dolayısıyla anne-baba hukukuna vurgu yapıldığında bundan çok hoşnut olurlar vs. Kaldı ki Kur’an -az önce ifade edildiği gibi İsra ve Lokman sûrelerinde onlara ‘maruf’ olarak ve ‘ihsan’ üzere muamelede bulunmayı emreden ayetler var. Allah’a, Resul’e ve sizden olan ulü’l-emre itaatten bahseden ayette (4: 59) veya başka her hangi bir ayette anne-babaya itaat emri yoktur. Benim demeye çalıştığım husus bundan bahsederken vahiydeki ölçüyü dikkate almak gerektiği ile alakalıdır.”
Dersten sonra doğrudan sıla-i rahim hakkında olduğu belirtilen üç ayete baktım. Birisi Nisa sûresinin şu ayeti: “…Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” (4: 1). Diğer bir ayet Muhammed sûresindeki şu ayet: “Demek yüz çevirdiğinizde yer yüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?” (47: 22). Üçüncü ayet ise Mümtehine sûresinin şu ayetidir: “Yakınlarınız ve çocuklarınız kıyamet gününde size asla fayda vermeyecektir…” Üç ayette de akrabalık “rahm” kelimesinin çoğulu olarak (ehram) geçiyor; ilk ayette bu bağların koparılmaması emrediliyor, ikinci ayette akrabalık bağlarını kesmek yer yüzünde bozgunculuk yapmakla ilişkili olarak yer alıyor, son ayette ise kıyamet gününde akrabaların fayda vermeyeceği uyarısı yapılıyor. Mamafih tefsiri yapılan ayette “rahm” veya “erham” kelimesinin geçmediği ifade edilmişti. Sonuç olarak derste ilgili ayetin yorumu, “ahd-i ilahî” ve “emir” kavramlarının tanımı, sıla-i rahmin dindeki yerinin dengeli bir şekilde belirlenmesi gibi konularda yapılan açıklama ve tefekkürlerden çok istifade ettim. Allah razı olsun.


